31 Ekim 2007 Çarşamba

Sen de çiz çiz çiz bir kenara...

Tasarımhane'ye yeni katılan arkadaşlarımızla ilk dersimizi yaptık bugün: Temel Tasarım Atölyesi. Ekibin ağzı en çok laf yapan elemanı olduğumdan olsa gerek, dersin işleyişi de benim sorumluluğuma kaldı. Bir nevî hocalık yaptım aslında. Çok öğretici bir pozisyonum yoktu elbette ama yine de yaklaşık 2 saat boyunca konuşup çalışmaları yürütüp yorumlamakla uğraştım. İlgi güzeldi ama biraz bizim deneyimsizliğimizden olsa gerek soyutlamanın tam olarak ne olduğunu anlatamadık, öyle olunca da arkadaşlar gerçekçilikten çok uzaklaşamadılar. Ama arada süper bir biçimde beni çizdiler. Hatta bir ara eser sahiplerinden izin alıp bir-ikisini buraya koysam mı? Hmm, olabilir...

Sonuç olarak iki saatlik bir dersin büyük bir kısmını yürüttüm, aldığım yorumlar da iyiydi. Hocalık eğlenceliymiş. Arkadaşlarımın birer birer akademisyenliğe adım attığı, sevgili Çimen'in laboratuvarında lisans öğrencilerinin omzunun üstünden bakıp "Tcık tcık tcık" yaptığı şu günlerde ben de ucundan kıyısından bulaşmış oldum.

İnsanın topluluk önünde konuşmaktan zorlanmaması güzel bir şey. Ve eğer başkalarına söyleyebileceği üç-beş lafı varsa, bunları söyleyebilmesi daha da güzel bir şey. Paylaşmak güzeldir...

30 Ekim 2007 Salı

28 Ekim 2007 Pazar

Antalya, gün 4

Everything that has a beginning has an end. At least The Matrix Revolutions poster said so. Some stories have a happy ending, while some simply don't. And some stories... Well, they just have a beginning.

27 Ekim 2007 Cumartesi

Antalya, gün 3

Hoş bir gün: Serra Yılmaz'la bir söyleşi, ki süper bir kadınmış, ardından da 3 film: Svalbard Adası'ndan -İsmi Loki olan biriyle tanışırsanız hemen kaçın- Lizbon'a, oradan Uruguay-Brezilya sınırına -Bu devirde Papa'ya bile güvenmeyeceksin- seyahatler...

PS: With special thanks to Mr Neil Gaiman on a more personal level...

26 Ekim 2007 Cuma

Antalya, gün 2

Bugün neler öğrendik?

1. Altın Portakal'da kısa filmler ön elemesini bir kasa portakala yaptırmışlar.
2. Eğer ana karakter boyaları dökülmüş bir duvarın önünde yürümüyorsa o film kısa film değildir.
3. Asla bir Arap berberin damarına basma.
4. Çin devleti süper bir devlettir, vatandaşına hem analık hem babalık yapar. Sansür mü, o ne?

24 Ekim 2007 Çarşamba

Antalya, gün 1

Londra'daki Doğu Avrupalı kaçak işçiler, delik deşik olup can veren Çin askerleri, şefine emeklilik hediyesi olarak kendi kulağını kesip veren Hong Konglu polis dedektifi... Altın Portakal'daki ilk günümün özeti.

Kırk bir eksi dört

Filmekimi'ne sadece tadımlık düzeyde katılabilmişken, Altın Portakal'dan tam bir ısırık alabilmek için sabahın kör karanlığında yola çıktım. TK410, Antalya'da hava açık, 13.00'de ilk filme gitmek üzere lobide buluşuyoruz...

22 Ekim 2007 Pazartesi

Süper bir gözlem

Adı cafe olmasına rağmen Taksim Bambi'nin menüsünde kahve mevcut değil!

İçeceğimden değil, sadece dikkatimi çekti...

17 Ekim 2007 Çarşamba

Sometimes we loop

Müzikle ilişkimiz nasıldır, nasıl olmalıdır? Geçenlerde bir ara sevgili dostum Emre'yle konuşmuştuk bu konudan. Müziğin onun hayatında, benim hayatımda olduğu kadar yeri yoktur. Yani, o da müzik dinler elbette ama hayatının her anını müzikle doldurmak gibi bir derdi yoktur. Benim de yok tabii böyle bir derdim ama zevk ve alışkanlık işte, muhtemelen uyumadığım ve başka bir şey dinlemek zorunda olmadığım zamanların çok büyük bir kısmında müzik dinliyorumdur. Her sabah uyanınca mesela, giyinmeye başlamadan önce illaki ya bilgisayardan ya da mp3 çalardan bir şeyler çalmaya başlarım (Akşamları soyunurken çalmıyorum genelde, ne o öyle striptiz gibi...). Zaten çoğu sabahlar kafamda bir şarkıyla uyanırım. Eğer o günlerde dinlemekte olmadığım bir şarkıysa düşünürüm "Nereden çıktı bu şarkı şimdi?" diye. O şarkıyı en son dinlediğim zamanı hatırlamaya çalışırım, ya da o şarkıyı en çok dinlediğim zamanı. Ha evet, bende böyle bir şey de var, kimi zaman bir şarkıya feci takıyorum, günlerce sadece o şarkıyı dinlediğim olur. Bunun aşırı bir örneğini Norveç'te yaşadım, ismi lazım değil bir şarkıyı 307 kere dinlemişim Norveç'te geçirdiğim süre zarfında. Ama bu ziyadesiyle uç bir örnek, hatta türünün tek örneği diyelim. Şu günlerde de Nil'in Bu mudur? şarkısının akustik versiyonuna takıldım. Günde birkaç kere dinlemeden rahat edemiyorum. Geçer bir-iki güne kalmadan...

Onu diyordum, aklıma bir şarkı geldiğinde ona takıldığım zamanlar geliyor aklıma. Bazı şarkılar, gruplar hayatımın belli dönemlerini simgeliyor yani. "Hangi tür müzik dinlersin?" diye sorduklarında verecek bir cevabım yok, bir sürü şey dinliyorum, ama çok sevdiğim birkaç grup ve şarkıcı var elbette. Beni tanıyanlar bilirler, bunların başında her zaman Iron Maiden gelmiştir. Hani "Stüdyoya girip osursalar bile albümünü alacağım gruplar ve şarkıcılar" diye bir liste yapsam bir gün (Ki çok kısa bir liste olur inanın ki), ilk sırasında Iron Maiden yer alır. Hatta sanırım ikinci sırasına da Şebnem Ferah'ı koyarak listeyi noktalayabilirim, evet.

Iron Maiden başta olmak üzere müzik zevkimin gelişmesine en büyük katkıyı sevgili abim yapmıştır. Kendisi üniversiteyi İngiltere'de okuyup, Maiden'ın Fear of the Dark turnesinde konserlere gidip, sonra gelip 8 yaşındaki kardeşine (Evet, ben) ballandıra ballandıra anlatmak suretiyle o genç zihindeki kahramanlar listesine önemli katkılar yapmıştır. Liste şöyle bir şey olmuştu: Leonardo, Donatello, Michaelangelo, Raphael, Eddie, Steve Harris. 2005 Haziranında ilk defa canlı olarak izledim Iron Maiden'ı, abimle birlikte. Gece tuvalete kalktığında salonda Noel Baba'yla karşılaşmış bir çocuğunkine benzer bir mutluluktu hissettiğim: "Gerçekmiş...". Bu sene, yani 2007 yazında ise bir kez daha canlı izleme fırsatım oldu Maiden'ı. Tarih 17 Mayıs, ben Norveç'te Volda adlı bir kasabadayım, o gün Norveç'in ulusal bayramı, ertesi gün de ben Volda'dan ayrılıyorum. Rotamı kesin planlamamışım ama biraz dolanıp İstanbul'a döneceğim. Kopenhag, Hamburg, Berlin, Prag gibi bir şeyler geçiyor kafamdan ve tam o sırada bir e-posta düşüyor hesabıma: Iron Maiden, A Matter of the Beast, Summer 2007 European Tour. Gerisi belli zaten, 6 Haziran 2007'de Çek Cumhuriyeti'inde, adını ilk defa bir önceki cümlede bahsettiğim e-postada gördüğüm Ostrava şehrindeyim.

Neyse dağıttım konuyu. Toparlamaya çalışayım biraz: kimi zaman bir şarkıya/gruba takılırım demiştik, oradan Iron Maiden'a geçmiş konuyu bir hayli dağıtmıştık oralarda. İşte Iron Maiden deyince mesela lise yıllarım aklıma geliyor. Çok pis metalciydik o zamanlar... Ha bir de film müzikleri var tabii, filmi ve filmi izlediğim zamanları anımsatan. Don't Panic mesela, Coldplay'den: Garden State filminin müzikleri arasında olduğundan bana 2005 Nisan'ını hatırlatıyor, İstanbul Film Festivali, Kadıköy Rexx, yağmur (O gün yağmur yağıyor muydu, yoksa filmde yağmur yağdığından mı, emin değilim... Şarkının klibini ise ilk defa şimdi izledim, onda da yağmur yağıyormuş.).

Yazı uzadıkça uzadı, burada kessem iyi olacak. Aslında başta anlattığım konuya girebilmiş değilim ki aslında anlatmak istediğim bir-iki şey daha vardı. Neyse bilahare yazarım biraz daha...

10 Ekim 2007 Çarşamba

İç içe

Sevgili KIzçocuğu'nın şu yazısı yüzünden dönüp bir içime baktım.

Bir süredir iç içe olmamızdan dolayı kıllanıyordum içimden zaten ama bakmamaya çalışıyordum. Hani muhabbetini hiç çekemediğiniz ama bir şekilde aynı ortamda bulunduğunuz insanlar vardır, yanınızda dursa bile ondan yana dönmezsiniz, ki bu bir çaba gerektirir, kısa cevaplar falan verirsiniz. Yani, en azından ben böyle yaparım, biraz terbiyesizim galiba... Her neyse, konu bu değildi. Kıllanıyor ve içime bakmıyordum.

Bugün baktım, ilginçmiş. Odamın yeni toplanmış hâline benziyor. Gereksiz şeyler atılmış, her şey temizlenmiş, eşyalar yerlerinde, her şey -ilk defa- olması gerektiği gibi.

Ne var ki, elektrikler kesik. Trafo falan patlamış herhalde, çabuk gelmez...

Kars Seyahati: Fotoğraflar


Doğubayazıt 1 (İshak Paşa Sarayı)
Originally uploaded by bssenol

9 Ekim 2007 Salı

Kars Seyahati Bölüm 4: Erzurum ve Kürkçü Dükkanı

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"
Bölüm 2: Serhat şehri Kars
Bölüm 3: Ağrı Dağı'nın gölgesinde

Ağrı Doğu Turizm'le seyahat ediyorum Doğubayazıt'tan Erzurum'a. Sanırım otobüste anadili Türkçe olan bir tek ben varım. Mesafe yaklaşık 300 kilometre, yol da biraz bozuk, toplam beş buçuk saat sürüyor. Ağrı'yı geçtikten sonra, Erzurum'a kadar iki defa Jandarma durduruyor kimlik kontrolü için.

Erzurum'da da yine bir yol ortasında indiriyor otobüs. Yine şehir merkezi olduğunu tahmin ettiğim yere doğru yürüyorum. Erzurum büyük bir şehir, yaklaşık yarım saat sürüyor şehir merkezine ulaşmam. Otel bakınıyorum, buluyorum: Esadaş Oteli, Doğubayazıt'ta olduğu gibi, burada da kablosuz internet mevcut. Otele yerleştikten sonra çıkıp yürüyorum Erzurum'da.

Erzurum'da bayağı bir yürüdüm. Sanırım şehir büyük olduğundan. Cumhuriyet Caddesi boyunca yürüyüp Çifte Minareli Medrese'yi gezdim önce. Sonra da onun karşısında yer alan Erzurum Kalesi'ne çıktım. Kale'den indikten sonra da Taş Mağazalar'dan aşağı doğru yürüdüm. Kısacası şehrin sokaklarını gezdim bolca. Havaalanı'na giden belediye otobüsleri İstasyon Meydanı'ndan kalkıyormuş, istasyonu buldum ben de. Daha sonra otele döndüm, hava da kararıyordu ve üşümeye başlamıştım, üzerime daha kalın bir şey alıp akşam yemeği yemek için çıktım dışarı.

Tam da o sırada iftar olmuştu. Erzurum'un İslam'ın yoğun olarak yaşandığı illerimizden biri olduğu biliyordum. Yine de, tam iftar vaktinde şehrin hayalet şehir havasına dönüşmüş olması ilginç geldi. Sokaklarda tek bir insan evladını görmeyi bırakın, herhangi bir araç (Belediye otobüsleri de dahil olmak üzere) geçmiyordu sokaklardan. Her neyse, gündüz gözüme kestirdiğim (Tabii gündüz kapalıydı) bir yere girdim, cağ kebabı yedim. Tatlı olarak da bir adet kadayıf dolması yedikten sonra otelime döndüm. Biraz televizyon seyredip; gerek sabahki beş buçuk saatlik yolculuğumun, gerekse Erzurum sokaklarında saatler süren yürüyüşlerimin yorgunluğuyla uyudum.

Sabah kalktım, üç sabahtır üst üste yaptığım üzere çantamı hazırladım ve otelden çıktım. İstasyon Meydanı'ndan beni havaalanına götürecek belediye otobüsüne bindim. Hikayenin geri kalanında çok ilginç bir şey yok hâliyle. Güvenlik kontrolü, check-in, güvenlik kontrolü derken havaalanındaki amcalardan birinin deyişiyle beni "Sabiha Gökçeada Havaalanı"na götürecek uçağıma biniyorum ve yaklaşık bir saat kırk dakika sonra, bir önceki gün tıkanmış olan kulağımda basınç farkından dolayı oluşan şiddetli bir ağrıyla İstanbul'a iniyorum: Tarih 25 Eylül 2007 Çarşamba, saat 14:20, İstanbul'da hava güneşli...

8 Ekim 2007 Pazartesi

Kars Seyahati Bölüm 3: Ağrı Dağı'nın gölgesinde

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"
Bölüm 2: Serhat şehri Kars

Kars'tan Doğubayazıt'a ulaşmak için önce Iğdır'a gitmek gerekiyor. Bir başka serhat şehri olan Iğdır'a Serhat Iğdır Turizm'in midibüsüyle ulaşıyorum iki saatte. Midibüs beni çevremdekilerin otogar olduğunu iddia ettiği bir yerde indiriyor. Sokak üzerinde, iki binanın arasındaki bir boşluk. Tahminimce, Iğdır şehrinin gerçek bir otogarı var, burası ise sadece yakın yerlere giden daha küçük araçların hareket ettiği bir nokta. Zira, indiğim yerin hemen arkasında bir Doğubayazıt minibüsü beni bekliyor.

Yarım saatten biraz fazla süren Iğdır-Doğubayazıt yolunu da 60'lı yaşlarda Amerikalı bir çiftle birlikte alıyoruz. Minibüsten indikten sonra, yine bir otel aramaya koyuluyorum, biraz gezindikten sonra Otel Urartu'da karar kılıyorum. Bilseydim laptop'umu götürürdüm, zira Otel Urartu'da kablosuz internet mevcut.

Odama yerleştikten sonra İshak Paşa Sarayı'nın yolunu tutuyorum. Zaten Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı dışında da Doğubayazıt'ta pek ilgi çekici bir şey yok. Bu arada Doğubayazıt'ta da otobüs işletmelerinin (Bu sefer Ağrı Doğu Turizm) Kars'ta şahit olduğumdan daha da sık olduğunu görüyorum. Birkaç yüz metrelik ana cadde üzerinde en az dört tane Ağrı Doğu Turizm acentesi mevcut ve bir tanesi otogarın karşısına denk geliyor.

Otogar'dan İshak Paşa Sarayı'na giden minibüse biniyorum. Talep çok yüksek değil, minibüs bomboş. Biraz ekstra para alarak beni tek başıma götürüyor Saray'a. Saray şehrin yedi kilometre dışında, şehre tepeden bakan bir noktada.

Saray'la ilgili bilgileri internetten ya da kitaplardan bulmak mümkün, o yüzden burada uzun uzadıya anlatmam anlamsız. Gidip görmenizi tavsiye ederim ama, etkileyici bir yapı. Vakitten yana bir sıkıntım da olmadığından rahat rahat geziyorum Saray'ı tam bir saatte. Saraydan çıktıktan sonra yürüyorum biraz, minibüs falan yok, yokuş aşağı yürürüm derken bir araba yavaşlıyor, beni aşağı bırakmayı teklif ediyorlar, tamam diyorum. Yol boyunca Sami Yusuf dinleyerek huzur bulduktan sonra inip otele gidiyorum, biraz dinleniyorum. İftardan, yani lokantalar açıldıktan sonra, bir yemek yemek için çıkıyorum.

Doğubayazıt ilginç bir yer. Hani, çok değişik bir yer değil aslında. Herhangi bir doğu kasabasından farkı turistinin görece bol olması. Özellikle Ağrı Dağı'na tırmanmak için gelen bol oluyor. Bana da iki kere soruldu "Hocam, dağcı mısınız?" diye. Bu arada, "Hocam" lafı Kars'ta da yaygındı, 2003 yazında gittiğim Siirt'te de. Siirt'te Dicle Üniversitesi'ne bağlı bir eğitim fakültesi var, dolayısıyla esnaf da öğrencilere "Hocam" diye hitap ediyor. Kars'ta da sebep aynı olabilir, Kafkas Üniversitesi'nin de eğitim fakültesi var, ama bu tek fakülte değil. Neyse... Sonuç olarak bu hitabın Doğubayazıt'ta neden yaygın olduğunu bilmiyorum.

İlginç bir yer diyordum, turisti bol ama turistik bir yer değil, normal. Doğubayazıt'ta karşılaştığım özellikle ilginç bir durum var: nöbetçi berber uygulaması. Doğubayazıt'ı gezdiğim gün pazardı ve hâliyle berberler ve kuaförler kapalıydı. Ama, herbirinin kapısında "Nöbetçi Berber" ve "Nöbetçi Kuaför" yazan kağıtlar yapıştırılmıştı. Tıpkı nöbetçi eczane gibi, o gün nöbetçi berberin hangisi olduğunun ve adresinin yer aldığı kağıtlar. Dünyanın başka bir yerinde böyle bir uygulamaya rastlamış değilim ama bu tabii dünyada görmediğim pekçok yer olmasından da kaynaklanıyor olabilir.

Doğubayazıt'ta ana caddelerden bir tanesi çarşı işlevi görüyor ve araç trafiğine kapatılmış. Akşam olunca bu cadde üzerindeki çay ocakları dışarı masaları atıyorlar, bolca çay içiliyor. İnsana Nevizade'yi hatırlattığı bile söylenebilir, şu iki nokta olmasa:

1. Sadece çay var.
2. Oturanların 97%'si* erkek.

Bu arada, masaların ancak akşam caddeye çıkıyor olması ramazan ayı dolayısıyla da olabilir tabi. Her neyse, sokakta iki çay içtikten sonra (Çay da büyük ihtimalle İran sınırından geçmiş kaçak çaylardan, kaçak çay ve sigara ziyadesiyle yaygın Doğubayazıt'ta) otelime dönüyorum.

Uykusuz geçen bir gecenin sabahında çantamı alıp çıkıyorum otelden, Ağrı Doğu Turizm'in Konya üzerinden Antalya'ya gidecek olan otobüsü götürecek beni Erzurum'a. 24 Eylül Pazartesi sabahı 8:30'da terk ediyorum Doğubayazıt'ı.

*: İstatistiği bir tarafımdan uydurdum.

4 Ekim 2007 Perşembe

Aşkımı Süpürmüşler!

Erkin Koray'ın Çöpçüler şarkısını bilirsiniz. Peki o şarkının esasında Ali Toprak'a, nam-ı diğer Sokak Çocuğu Ali'ye ait bir eser olduğunu bilir miydiniz? Ben de bilmezdim, artık biliyorum. Daha fazla bilgi için Ekşi Sözlük'te Sokak Çocuğu Ali başlığına bakabilirsiniz.

Şarkının bestecisi tarafından söylenen orijinal versiyonu.
Erkin Koray - Çöpçüler, Efes Pilsen Blues Festival 16 (2005)

3 Ekim 2007 Çarşamba

Bir evcil hayvan olarak sıçan

Bazı insanların ne kadar boş vakti ve ne kadar az derdi var ki böyle şeylerle uğraşabiliyorlar. Bir haber okudum az önce, haberde Aprac diye bir kurum geçiyor. "L'Association de Promotion du Rat comme Animal de Compagnie", yani Sıçanın Evcil Hayvan Olarak Tanıtılması Derneği.

Ratatouille filminin ardından Fransa'da fare çılgınlığı başlamış, bu da faaliyetlerine geçen sene başlamış olan Aprac'a olan ilgiyi artırmış. Ratoupédia sitesi de evcil sıçanlarla ilgili hazırladığı broşürünü film dolayısıyla yenilemiş.

Sonuç olarak görüyoruz ki, sıçanlar bizim dostumuz, onları sevelim, koruyalım, evimize alıp besleyelim.

Bu arada, sıçanların farelerin çoğundan daha büyük olduklarını, ama ağırlıklarının en fazla 500 gram civarında olduğunu biliyor muydunuz? Teşekkürler Ratoupédia!

1 Ekim 2007 Pazartesi

Kars Seyahati Bölüm 2: Serhat şehri Kars

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"

Hani bir şehre ilk adımınızı atarken edinilen, yani otobüsten, trenden ya da uçaktan inerken, ilk izlenim vardır ya, işte o. Kars için hiç de umut verici değildi o ilk izlenim (:

Ya platform kısaydı, ya da makinist 1366 kilometrenin sonunda bir 10 metre daha gitmeye üşendi, bilemiyorum. Ama en arkada bulunan yataklı vagon platforma denk gelmediğinden, ben vagonun kapısını açıp (Zaten Erzurum'dan sonra bir tek ben kalmıştım vagonda) doğrudan raylara attım kendimi. Rayları geçtim, birinci platforma ulaştım ve gar binasının yanındaki aralıktan Kars şehrinin sokaklarına doğru süzüldüm. Tam da o sırada iftar oldu.

Biraz etrafa bakındım, sonra da şehir merkezi olduğunu tahmin ettiğim yöne doğru yürümeye başladım, birkaç dakika sonra da tahminimin doğru çıktığını çocuksu bir gururla fark ettim. Yolda okuduğum Kar'dan tanıdığım Faikbey Caddesi boyunca yürüyüp otellere bakındım, uygun görünen bir tanesine girdim: "Banyolu oda 25, banyosuz 15 YTL". Banyolu bir oda tuttum, eşyalarımı bıraktım, dışarı çıktım. Otele en yakın lokantada, yani Güzelyurt Lokantası'nda bir akşam yemeği yedim, sonra da bir markete uğrayıp odama döndüm ve uyudum.

Ertesi gün, yani 22 Eylül Cumartesi günü Kars'ı gezdim. Kars'ı gezmek zaten bir günde yapılabilecek bir aktivite. Ne yazık ki Ani Harabeleri'ne gidemedim, Kars merkezine 50 kilometre uzaktalarmış meğer. Kars Kalesi'ne çıktım, Serhat Şehri Kars'ı bir tepeden izledim. Kars, Rus egemenliğinde kaldığı kısa zaman içinde bugünkü şeklini almış, şehir planlaması anlamında. İki duvar arasında ısıtma boşlukları olan, Rus yapısı güzelim taş binalar ise artık neredeyse sadece kitaplarda kalmış. Şehir merkezinde yok denecek kadar azlar. Yerlerini ise muhtemelen son on beş yıl içinde inşa edilmiş, göz zevki ne kelime adeta göz işkencesi olan, gecekondudan hallice apartmanlar almış ki; yüzyıllık taş binalar bir tozunu alsanız ilk günkü hâllerine dönecekken bu apartmanlar sanki anca birbirlerine dayanarak ayakta duruyorlar.

En azından, Ruslar'ın şehir merkezinde inşa ettiği cadde ve sokaklar hâlâ yerinde. Türkiye'de başka herhangi bir şehirde görmenin zor olduğu bir düzen hakim şehir merkezinde. Birbirine paralel beş cadde ve onları dik kesen cadde ve sokaklardan oluşuyor. Caddeler de birer bulvar havasında, kendileri de kaldırımları da geniş, kenarları ağaçlı. Şehrin içinde dolaşmak gerçekten zevkli oluyor caddeler böyle olunca.

Bir serhat şehri olmasından dolayı, Kars'taki işletmelerin yarısının ismi "Serhat": Serhat Kars Turizm, Serhat Kars Gazetesi, Serhat Kars Televizyonu (Cumartesi akşamı duyma özürlüler için Türkçe altyazılı olarak Beynelmilel'i yayımladılar). Bundan sonra en sık rastlanan isim de "Kafkas" zaten. Kars'ta dikkatimi çeken bir başka ilginç nokta ise otobüs şirketlerinin yazıhaneleri oldu. Aynı sokak üzerinde birkaç bina aralıkla aynı şirketin yazıhanesine rastlamak mümkün. En çok gözüme çarpan da Doğu Kars Turizm. Hani, Kadıköy Rıhtım'da Ulusoy, birkaç bina yanında Varan, biraz ileride de Kamil Koç vardır ya, işte Faikbey Caddesi'nde de Doğu Kars, biraz ileride Doğu Kars, iki bina yanında ise yine Doğu Kars var.

Bu gözlemlerimin ardından, 23 Eylül Pazar sabahı saat 10:00'da Kars'tan ayrıldım. İstikamet Doğubayazıt.