29 Ocak 2008 Salı

25'inden gün almaya başlayan gencin hayatından 2 kesit

Bugün değişik iki hadise oldu. Anlatayım bakalım...

İlki sabah oldu, kalktım, bir duş aldım, sonra tekrar yatağıma çekildim, derginin provasını almıştım dün matbaadan onu incelemeye devam ettim, bir hata buldum, işaretledim, matbaayı aradım, okulda olmadığımı söyledim, provayı geri almak için kuryeyi eve göndermelerini rica ettim, beni kırmadılar.

Kuryeyi beklerken bilgisayarımı açtım, maillerime baktım, ilginç bir mail gelmiş, Kore Seul'deki Kookmin Üniversitesi Moda Tasarımı bölümünden. Benim de ilk tepkim "Ne alaka lan?" oldu hâliyle. Meğer burada adamlar Seoul Fashion Center için "Regional Lifestyles in the World" konulu bir veritabanı hazırlıyorlarmış ve söz konusu bölgelerden bir tanesi de Finlandiya imiş. Benim flickr sayfamdaki Finlandiya fotoğraflarımın da oranın yaşam tarzını gayet iyi yansıttığını düşünmüşler ve bu veritabanında fotoğraflarımı kullanmak için de izin istemişler. Zaten o sayfadaki fotoğraflarımda copyright olayı yok, Creative Commons lisansı koydum, her isteyen benim ismimi belirtmek, fotoğrafta değişiklik yapmamak ve kar amacı gütmemek kaydıyla fotoğraflarımı kullanmakta serbest. Buna rağmen Koreli dostlarımın izin isteme kibarlığı hoşuma gidiyor. Günün ilerleyen saatlerinde kendilerine "Ayıpsınız ya, dilediğinizce kullanın" manasına gelecek ziyadesiyle kibar bir ingilizce mail döşeniyorum, "Regards" diyerek bitiriyorum.

Kahvaltımı ederken kurye çalıyor kapıyı, kendisine teşekkür ediyor ve provayı teslim ediyorum. Kahvaltımı bitirdikten sonra çıkıyorum evden, 125'e atlıyorum.

Burhan Felek'in orada buluşuyoruz Sadun'la. Daha doğrusu ben otobüsten inip yirmi metre ötede Sadunlar'ın arabayı görüp yürümeye başlamışken, iki metre dibimde beklediğini fark etmediğim Sadun tutuyor kolumdan. Arabaya kadar birlikte yürüyoruz.

Günün ikinci hadisesi de Kızıltoprak'taki THY Satış Ofisi'nde vuku buluyor. Önümüzdeki hafta Sadun'la Palandöken'e gideceğiz, iki hafta önceden internetten rezerve ettirdiğim biletlerimizi teslim almak istiyoruz. Ama karşımıza daha önce aklımızın ucundan bile geçmemiş bir problem çıkıyor: 24 yaşına gelmiş olan Sarper THY'nin öğrenci indiriminden yararlanma hakkını kaybetmiş olabilir mi? Bileti kesmeye çalışan abi uzun uzun bunu düşünürken biz de Sadun'la "Ulan keşke iki gün önce gelip alsaydık biletleri" diye düşünüyoruz. Abi bir ara bana dönüp "Ama rezervasyonu yaptırırken yaşınızı 23 diye yazmışsınız" diyor, "Çünkü rezervasyonu yaptırırken yaşım 23'tü" diye cevap veriyorum, biraz daha karışıyor kafası. Sonra yan masadaki ablaya soruyor öğrenci indiriminin yaşını, abla "25 yaşından gün almaması lazım" diyor ama abinin kafası o noktaya kadar yeterince karışmış olduğundan "25? Bu 24. Tamam ya..." deyip bileti kesiyor, biz de sesimizi çıkarmıyoruz.

Karışık duygular içindeyim Kızıltoprak'tan Acıbadem'e seyahat ederken. Daha lisans eğitimini bile bitirmemişken -Hayır, sınıfta kalmış falan da değilim...- öğrenci sayılmamaya başlamış olmak koyuyor ne de olsa. Yaşlanmak abartılı bir laf tabii, ama "Genç" tanımının sınırlarını da zorlamaya başlıyoruz sanki hafiften. "Ah be THY diyorum, %25'lik indirimi çok görüp beni depresyona soktun..."

Bir buçuk ya da iki sene önceydi sanırım, gayet güzel saç-sakal traşımı olmuş bir vaziyetteydim de, Kazan'a girerken kimlik sormuşlardı. Yarın bir traş olup denesem mi acaba? (:

28 Ocak 2008 Pazartesi

Think where man's glory most begins and ends,
And say my glory was I had such friends. *

Bilen biliyor, pek tadım yok şu sıralar -biliyorum, "şu sıralar" lafı biraz muğlak oldu (: -. Yaşamaktan da keyif aldığım söylenemez. Nejat Yavaşoğulları da o karga gibi sesiyle "Yaşamaya mecbursun" diye bağırıyor ama sebebini söylemiyor. Bir öğrensem rahatlayacağım ama...

Her neyse, ben günlerimi "Yaşamımın tekrar bir anlamı olacak mı?", "Bir gün eskiden olduğum kadar keyifli bir insan olabilecek miyim?", "Amerikan senaryo yazarlarının grevi ne zaman bitecek?" gibi sorularla geçirirken yaş geldi 24 oldu.

Sessiz, sakin ve olaysız bir şekilde bu durumu göz ardı etmeyi düşünüyordum, ama arkadaşlarım pek izin vermediler. Benim varoluşumu olumlu bir çerçevede değerlendirenler hâlâ varmış demek ki (:

Başta dün akşamı "A night to remember" kategorisine yollayan arkadaşlarım (ve abim) olmak üzere,
  • dün çeşitli sebeplerle yanımda olamasa da telefon, SMS, e-mail yollarıyla doğumgünümü kutlayan arkadaşlarıma,
  • takvime yanlış bakıp altı gün öncesinden kutlamaya başlayan arkadaşlarıma, (:
  • unutup da bugün kutlayan arkadaşlarıma,
  • ve unutup da hiç kutlamayan arkadaşlarıma, [Olay yaratmaya gerek yok (: ]
teşekkür ederim.

*: William Butler Yeats

27 Ocak 2008 Pazar

24


24 may refer to:

21 Ocak 2008 Pazartesi

Anakin Skywalker ile Obi-Wan Kenobi arasındaki 7 fark

Birtakım kendini bilmezler, hâlâ Obi-Wan Kenobi'nin ne kadar büyük bir Jedi Şövalyesi olduğunu anlamadığından böyle bir yazı yazma ihtiyacını hissettim. Filmleri (Star Wars) izlememiş olanlar okumasın diyeyim, zira yazı spoiler içerir.

  • Anakin sabırsızdır, korkar. Korkusu öfkeye, öfkesi nefrete dönüşür, kendi kendini yakar.
  • Obi-Wan sabırlıdır, sakindir. Zamanla bu bilgeliğe dönüşür, son nefesine kadar -ve sonrasında da- bilgeliğini paylaşmaya çalışır.
  • Anakin "Seçilmiş kişiyim lan ben" gazına gelir, Jedi Code falan sallamaz, şımarıktır, laf dinlemez, kendisine bir görev verilse illaki kıllık yapar, yapmaması gereken şeyleri yapar. (Naboo'ya gideceğine Tatooine'e gider, kalkar Dooku'ya tek başına dalmaya çalışır [EP II], oturup bekleyeceğine İmparator'un yanına koşar vb.)
  • Obi-Wan gerek diplomaside gerekse ışın kılıcında nicesinin eline verecek kudrette olmasına karşın bir dakika şımarmaz. Bir görev verilse gider, halleder ve döner (Padmé'yi korur, Klonları bulur, Griveous'u keser vb.)
  • Anakin "It's all Obi-Wan's fault, he's holding me back!" diye ortalığı dağıtır.
  • Obi-Wan yeri geldi mi gerçekten de Anakin'i engeller, zira engelleyecek biri olmadı mı Anakin ışın kılıcını çekip çoluk-çocuk dinlemeden herkesi kesen bir denyodur.
  • Anakin, Obi-Wan'a "I hate you" diye bağırır.
  • Obi-Wan, Anakin'e "You were like a brother to me" der.
  • Anakin tümüyle kendi hatalarından ve zayıflığından dolayı karanlık tarafa düşüp bir sürü adamı kesmiş ve galaksinin içine etmiştir. Buna rağmen birileri kalkıp "Star Wars Anakin Skywalker'ın trajedisidir." demektedir.
  • Obi-Wan baba-oğul Skywalkerlar için sakalını süpürge etmiş, her daim erdemli davranmıştır. Buna rağmen birileri kalkıp "It's all Obi-wan's fault" diyebilmektedir.
  • Anakin, Obi-Wan'ın cübbesinden bile kıllanır.
  • Obi-Wan, Anakin'e gülümser ve ışın kılıcını kapatır.
  • Anakin, Obi-Wan'ın sakalını bile kesemez.
  • Obi-Wan, Anakin'in iki kolunu ve iki bacağını keser.
Konsept: Vedat Özdemiroğlu

Bir fark olarak belirtmek mümkün mü bilemem ama, Polonya'da bir sokağa "Obi-Wan Kenobi" ismi verildiğini de ayrıca belirtmek istiyorum.

20 Ocak 2008 Pazar

Bryggen (Bergen)



Originally uploaded by bssenol

Nisan 2007 İskandinavya seyahati fotolarımı flickr sayfama yükledim...

19 Ocak 2008 Cumartesi

Türkiye Çin olur mu?

Öncelikle Çin'i bir hatırlayalım.

Hatırladık mı? Güzel, şimdi adres satırımıza youtube.com yazalım ve "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." yazısını görüp, T.C. Ankara 12. Sulh Ceza Mahkemesi'ne onca işinden ve gücünden feragat edip bizi zararlı içerikten korumak için bu denli çabaladığı için teşekkür edelim.

Ardından da buraya geçelim, DNS adresi ayarlamakla falan uğraşalım. Bu öğretici aktivite için T.C. Ankara 12. Sulh Ceza Mahkemesi'ne tekrar teşekkür etmek opsiyoneldir.

- O değil de, ifade özgürlüğü diye bir şey vardı, o n'oldu?
Bir Yiğit Özgür Karikatürü'nden esinlenilmiştir.

16 Ocak 2008 Çarşamba

Kanla Türk Bayrağı yapmak

Önce yorumsuz bırakayım, sadece linkleri vereyim dedim. Ama haberleri, özellikle de son ikisini okuduktan sonra midemdeki ağrı o kadar rahatsız edici oldu ki, iki satır yazmadan duramadım.

Karnım ağrıyor resmen, sindiremiyorum. 13 yaşındaki çocukların parmaklarını kesip bayrak yapmalarını, Genelkurmay Başkanı'nın bu durumdan duygulanmasını, ulusal bir gazetenin bunu promosyon yapmasını, Vatan İçin Can Verenler Federasyonu diye bir derneğin bu öğrencileri alınlarından öpüp burs vereceğini açıklamasını ve bütün bunlar olurken birilerinin de "Evladım siz ne yapıyorsunuz?" dememesini ne aklım ne de midem alıyor...

Şimdi haberler:
‘Kanla boyanan bayrak’a inceleme
‘Kanlı bayrak’ gazeteye promosyon oldu
Kanıyla bayrak yapan öğrenciye burs sözü

13 Ocak 2008 Pazar

Bıçak Sırtı: cidden güzel dizi...

ABD'deki senaryo yazarlarının grevi sonucunda şu anda tek bir diziyi takip ediyorum, o da Bıçak Sırtı. Sanırım İkinci Bahar'dan bu yana ilk defa bir yerli diziyi takip ediyorum. (Karanlıkta Koşanlar daha mı sonraydı acaba? Neyse...)

Mükemmel bir dizi mi? Hayır değil. Senaryo muhtemelen rating kaygısıyla bazen fazla yayılıyor. Bölümler bana uzun geliyor, sonu bir türlü gelmeyen ilan-ı aşklar, uzun uzun bakışmalar bazen tempoyu çok düşürüyor, bu noktalarda ileri sarasım geliyor (Genellikle diziyi reklam aralarından kurtulmak için videoya kaydedip sonradan izliyorum...). Ama yine de, aklı başında ilerleyen bir hikayesi ve belli ki ziyadesiyle özenli bir yapım ekibi var. Genellikle özensizlikten kaynaklanan hatalara çok sık rastlanıyor yerli dizilerde ama bu dizide bunlar yok denecek kadar az olduğu gibi, kadrajlarda ayrı bir özen var gibi geliyor bana. Teknik anlamda izlediğim en iyi yerli dizilerden biri yani diyerek bitireyim bu paragrafı.

Bu arada, araya bir şey sokayım: geçenlerde bir dizide çalışan bir elemanla muhabbetim oldu. Bildiğiniz gibi dizilerin bir bölümü bir hafta içinde çekiliyor ve kurgulanıyor. Bu o kadar yoğun bir çalışma gerektiriyor(muş) ki kurgunun yayın saatine dakikalar kala bittiği çok oluyormuş hatta bölümün ilk yarısı kurgusu bitmiş bir şekilde yayına girmişken ikinci kısmın kurgusunun hâlâ devam ettiği ve ikinci kasedin reklam arasına kadar hazırlanıp kanala ulaştırıldığı da oluyormuş zaman zaman...

Bıçak Sırtı'na geri dönecek olursak yukarıda bahsetmediğim bir noktaya gelmek istiyorum: oyunculuk. Dizinin en büyük kozu da buydu sanırım. Oyuncuların neredeyse hepsi gayet iyi. Ama en son bölümünde (Sanırım 16. bölüm, ben geçen akşam videodan izledim) özellikle Fikret Kuşkan ve Erkan Can'ın oyunculukları tabiri caizse doruk noktalarına çıktı. İzlediğim bir şeye kendimi çok kolay kaptırmam ama geçen akşam kendimi Orhan karakterine (F. Kuşkan) ana avrat dümdüz giderken buldum neredeyse (Sanırım sinirliyim son günlerde). Erkan Can ise apayrı boyut kattı olaya.

Eskiden böyle değildim ama son bir yılda daha bir ağlak oldum. Filmlerde dizilerde falan gözüm dolar oldu kimi zaman. İşte bu bölümde Numan abi (E. Can) kızıyla mezarının başında öyle bir konuştu ki kaldıramadım. Bir büyük rakıyı kapıp yanına gitmek ve kaybettiklerimize içmek istedim. Ha sonrasında onlar Ali'yle (Nejat İşler) karşılıklı içtiler, üstüne Ali bir de aşkın tanımını yaptı, tam oldu...

Bu da böyle bir anımdır (:

Ulan resmen sinirlendim akşam akşam...

Yahu kim çıkardı şu kişisel gelişim %#&ini başımıza?! Nereden çıktı bütün bu millete temelsiz özgüven pompalayan kitaplar?! Ne oldu da bir gün birileri kalkıp da herkesin her şeyi bilebileceğini, herkesin her şey hakkında fikir sahibi olabileceğini, herkesin fikrinin değerli olduğunu ortaya attı?! Yok böyle bir şey! Her önüne gelen kendini ulema zannedip de fikir #@&masın lütfen...

Neden mi bu kadar sinirlendim? Anlatayım... Bugün aylar sonra ilk defa sinemaya gittim değerli bir arkadaşımla. Kabadayı'yı izledik, görmek istiyordum bu filmi. İzledik, beğendik. Hayatımda izlediğim en iyi film mi? Hayır, değil. Ama gayet iyi bir film. Senaryonun ayakları yere sağlam basıyor, ne de olsa Yavuz Turgul yazmış. Bu adam hakikaten iyi senaryo yazıyor. Hatta Sinan Çetin'e eğer bir gram sevgim varsa, o da senaryosunu Yavuz Turgul'un yazdığı Çiçek Abbas'ı yönettiği içindir diyebilirim. Yavuz Turgul'un yazıp yönettiği Gölge Oyunu diye de bir film var, çok bilinen bir film değil ama eğer bir şekilde rastlarsanız izleyin, Kanal D arada bir gecenin bir köründe veriyor, ben birkaç ay önce gece 2:30 gibi rastlayıp izledim, Şener Şen ve Şevket Altuğ oynuyor.

Özür dilerim, konuyu dağıttım. Yavuz Turgul iyi senaryo yazmış demiştim. Olay örgüsü gayet makul bir şekilde ilerliyor, karakterlerin hikayeye dahil olmalarında rahatsız edici herhangi bir yan yok hiç, klişeler de az ve yerinde kullanılmış vs. Ha, kötü yanları var elbet ama hikayeyi çok da açık etmemek için az bahsediyorum bunlardan. Ama kötü yanlarına genel olarak bir örnek vermem gerekirse, en dramatik sahnelerde bile aradan fırlayıveren gereksiz mizah unsurlarından bahsedebilirim sanırım.

Oyunculuk da bayağı iyi. Yani her oyuncunun tek tek harika olduğunu iddia etmek mümkün değil elbette ama pek çok oyuncu ciddi anlamda bir seyir zevki sunuyor izleyiciye... Her neyse, görmediyseniz hâlâ gidin görün derim.

Dediğim gibi, mükemmel bir film değil, zaten benim sinirlendiğim nokta da "Ben beğendim, insanlar neden beğenmemiş" gibi bir şey de değil. Benim sinirlendiğim nokta herkesin kendini bir Atilla Dorsay, bir Mehmet Açar sanıp değerli olduğunu zannettikleri $%#tan fikirlerini bir gıdım bile çekinmeden ve bir gıdım bile saygı duymadan atmosfere salıyor olmaları.

Akşamın erken saatlerinde bu kadar sinirlenmemiştim aslında. Film arasında tuvalete gitmek için salondan çıktım ve iki adet diyaloğa kulak misafiri oldum. İlkinde bir adam bir kıza "Ya Şener Şen de işte karizma olsun diye oynamış burada, Eşkıya gibi bir şey..." diye başlamıştı. Birader, karizma olsun diye oynamak ne demek lan? Adam oyuncu, işi gücü bu... Yıllardır Yavuz Turgul filmlerinde oynar bu adam, öyleki Yavuz Turgul ona göre rol yazmaya başladı artık. Ayrıca Eşkıya çekileli 12 yıl oldu, üç-beş tane ortak keyword buldunuz diye "Eşkıya gibi" lafını sarf etmeyin. İkinci diyalog ise daha da feciydi, yine bir başka adam bir başka kıza (İki durumun da kızları etkilemek için söylenen karizmatik görünümlü salak laflar olduğunu iddia ediyorum fütursuzca) "İyi ama senaryoda kopukluklar var.." diyordu. Ulan adam, ne hevesliymişsin eleştirmeye, önce bir sabret de film bitsin. Hem ne demek ulan senaryoda kopukluk? Nereden duydun da bu lafı atıyorsun ortaya? Neyin kopuk olduğunu sorsam ne diyeceksin acaba?

Neyse, bunlar çok da sinirlendirmemişti aslında beni. Dediğim gibi, filmi beğenmiş bir şekilde ayrıldım sinemadan, eve gelince de sözlükte neler yazmışlar diye bir bakayım dedim ve sinirim tepeme çıktı. Örnek veremeyecek kadar sinirliyim, çok istiyorsanız gidin bakın. Yok öyle kötüymüş, yok böyle klişeymiş... Ulan neye göre kötü?! Nedir klişesi?! Bu film kötüyse hangisi iyi?! Filmde Memento'ya hoş bir gönderme sayılabilecek ufak bir unsur var, üç-beş kişi tutturmuş "memento apartmaları var", "bariz memento etkilenmeleri rahatsız ediciydi" vb. diye... İyi %$@#& koyayım, bir daha kimse polaroid makineyle sevdiklerinin fotoğrafını falan çekmesin, yapıldı o... Silah falan da olmasın artık filmlerde, çok kullanıldı o da... Hele Şener Şen artık oynamasın, Eşkıya'da oynamıştı o...

Erkut abi moduna girip böyle atıp tutan arkadaşları alıp Emek Sineması'nın sokağına götürmek ve bir hafta boyunca bir Emek Sineması'na, bir Sinepop'a sokup koltuğa bağlamak suretiyle sadece ve sadece Maskeli Beşler Kıbrıs, Çılgın Dersane Kampta ve Kutsal Damacana seyrettirmek istiyorum. Hâlâ akıllanmadılarsa da, Kabadayı'da Ali Osman'ın final sahnesinde taktığı yüzüğü istiyorum... (Filmi izleyenler anladı ancak, neyse artık...)


Yazı dağınık oldu biraz, sinirdendir... Özetlemek gerekirse:
1. Kabadayı güzel film
2. Herkes her konuda fikir sahibi olmak zorunda değildir
3. Bilgi sahibi olunmayan bir konuda fikir belirtmekten kaçınmak gerekir
4. Emek gösterilmiş bir işi saygısızca kötüleyenleri dövmek gerekir
5. Yazı sinema özelinde yazılmış olsa da hayatın her alanına uyarlanabilir
6. Sinirliyim

12 Ocak 2008 Cumartesi

Gudik

Dikkat ettiyseniz, sitenin ismi değişti. Artık Norwegian Ridgeback değil. O ismi, ilk yazıda da belirttiğim gibi, Norveç'e gitmeden önce almıştım ama Norveç'te çekildiğim inziva esnasında blogu hiç kullanmadığımdan öylece kalmıştı. Eylül ayında bloga başladığımda ise açıkçası üşenmiştim isim bulmaya, o sırada fena bir isim gibi gelmemişti. Sonuçta hâlâ üzerimdeki Norveç etkisi devam etmekteydi.

Hani suya bir taş atarsınız ve suyu yüzeyinde halkalar oluşur ya, halkalar dışarıya doğru büyür, zayıflar ve zamanla yok olur. Benim Norveç'e gidişimin oluşturduğu dalgalar henüz yok olmadı, ama zayıflıyorlar ister istemez. Hâl böyle olunca blogun isminin de Norwegian Ridgeback kalması anlamsız oldu.

Neden gudik? Çünkü gudik çok gudik bir kelime.
Gudik ne demek? Tuhaf, komik, değişik, acaip, garip, absürd, rotatif, maun ve hidrolik gibi birkaç sıfatın erime noktası (Evet, tanımı ben uydurdum).
Peki şimdi ne olacak? Her şey ve hiçbir şey.

8 Ocak 2008 Salı

Kahve Dünyası aşıklarının gazabına uğramaktan korkan gencin göz yaşartan dramı

ya da

İnternette sansür işte böyle başlıyor

Yahu, meğer Kahve Dünyası'nın ne çok seveni varmış. Meğer Kahve Dünyası çikolata fondü yaparak hayatımızda ne büyük bir boşluğu doldurmuş. Kahve Dünyası'na laf edeceğim dedim, anında tepkiler yağdı. Sokaktan insanlar saldıracak diye korkmaya başladım "Sen nasıl Kahve Dünyası'na laf edersin?!" diye. Bu sebepten dolayı Kahve Dünyası'nı eleştireceğim yazımı belirsiz bir zamana erteledim.

Sevgili fondüsever dostlarım, keşke bu tutkunuzdan bana daha önce bahsetseydiniz, geçen sene Helsinki'de çok güzel fondü setleri görmüştüm alırdım sizlere birer tane, bugün hepimiz mutlu olurduk. Söz, görürsem bir yerde alacağım size... Yeter ki daha fazla vurmayın...

7 Ocak 2008 Pazartesi

Sevgili hocam, bunu okuyorsanız topsunuz...

Sınav kağıdı özünde çok mahrem bir şey değil mi sizce de? Yani öğrenci tek başına yazıyor ve sadece hoca okuyor. Neredeyse bir mektup gibi... Sonuçta sınavda neler yazdığınızı bir bir paylaşmazsınız arkadaşlarınızla, "Nasıl geçti abi", "Ya yazdık işte bir şeyler..."

Ha, açıkçası ben bazen, eğer sınavda feci sıkıldıysam, enteresan şeyler yazıp sonrasında da anlatmayı seviyorum: "Sınavda sekiz sorunun yedisini cevapladım, ama cevaplarımın üçünde soruları eleştirdim, 'Bu soru asıl şu şekilde sorulmalıdır' ya da 'Bu tamamen gülünç bir tartışma konusudur, asıl tartışılması gereken şudur' gibi bir şeyler yazdım işte..." (Bu bahsettiğim sınavdan kaç aldım acaba? Bakmadım hâlâ bu sınavın sonuçlarına.)

Tabii aynı şekilde hocanın da kendi arkadaşlarıyla, sınav kağıtlarına yazanları paylaşması mümkün: "Oğlum geçen gün salak öğrencinin teki ne yazmış biliyor musun?" şeklinde.

Ama bu tarz ihtimaller haricinde sınav kağıdı yalnızca öğrenciyle hocanın paylaştığı mahrem bir bölge gibidir işte. Samimiyetinize ya da hocanın insafına güveniyorsanız özel notlar sıkıştırabilir, "Hocam umarım yazımı okuyabilirsiniz", "Hocam şu soru biraz aceleye geldi, kusura bakmayın", "Vay be, ne güzel soru sormuşsunuz... Bu dediğiniz kitapların hepsiniz siz okudunuz mu şimdi?" gibi muhabbetlere girebilirsiniz. Ne var ki istisnai durumlar haricinde hocanızın cevabını ancak fakülte koridoruna asılan not listesinden öğrenirsiniz. (Ya cidden, ben kaç aldım acaba o sorularını eleştirdiğim sınavdan?)

3 Ocak 2008 Perşembe

Bir aşçı nasıl unutur ki böyle bir şeyi?

Bugün Cafe Krepen'de oturuyorduk Deniz'le. Garsonların tavırlarının ve hizmetin genel anlamda vasat olmasının yanında beni benden alan bir olay oldu ki muhtemelen bugünü bu kafeye son gittiğim gün olarak anmaya başlayacağım... -Gerçi bir dönem Dilek Pera'yı da boykot etmiştik ama sanırım yeterince kararlı olamadık o konuda, zaten orası da ismindeki Pera'yı attı, sadece Dilek oldu, adeta küllerinden doğdu... (?!)-

Her neyse, bugünkü olaya dönelim: Mantarlı Piliç istedim, bir süre sonra yemek geldi, yemeye başladıktan kısa bir süre sonra yemeğin içinde bir gram bile mantar olmadığını fark ettim, garsona "Bu mantarlı piliçte mantar yok" dedim, garson da bana "Aa, unutmuşlardır" dedi ve tabağımı alıp götürdü...

Birkaç dakika sonra yemeğim bu sefer mantarlı olarak geri döndü. Ben de "O kadar da kötü değil, ya pilici koymayı unutsalardı..?" diye kendimi avutarak yemeğimi yedim...

Bu arada, mekanın fiyatlarının genel anlamda yüksek olduğunu ve orada geçirdiğimiz süre içinde en hızlı şekilde masamıza getirilen şeyin hesap olduğunu da belirtmek istiyorum izninizle... -Amma da kötüledim mekanı. Neyse, hazır başlamışken bu türde yazmaya devam edeyim bari, bir sonraki yazıda da Kahve Dünyası'nı kötülerim... (Evet Sadun bey, sözüm sana, soğuk getirdiler kahveyi..!)-

Reklam kokan hareketler, no: 1

MAXIM dergisinin Ocak 2008 sayısını alın, 24. sayfayı açın ve -tercihen bir şişe Carlsberg eşliğinde- benim yazdığım Kopenhag yazısını okuyun.

Yazıyı bitirdikten sonra da yarı çıplak kadın fotoğraflarına bakarsınız artık... 52. sayfadaki güzel mesela...