27 Şubat 2008 Çarşamba

Ağrı Doğu Turizm, bir internet sitesi açmanın zamanı gelmedi mi sence de?

Google Analytics diye bir hadise var. Bu sayfada kurulu mesela, benim için bu sayfanın ziyaretçi istatistiklerini tutuyor. Günde kaç kişi girmiş, bu kişiler hangi şehirlerden vb. gibi. Endişelenmeyin, IP numaralarını falan göstermiyor. Onu gösteren tracker'lar da mevcut bu arada, ama ben kullanmıyorum, öyle bir veriye ihtiyacım yok.

Her neyse, bu istatistikler arasında benim arada bir bakmaktan en çok zevk aldığım istatistik ise anahtar kelimeler. Yani arama motorlarında arandığı zaman sonuç sayfasında benim blogumun çıktığı kelimeler. İstatistiklerde yer alması için kullanıcının linke tıklaması gerekiyor.

Son bir ay içinde en çok aranıp bu bloga ulaştıran kelime ise "Ağrı Doğu Turizm". Tam 11 defa insanlar Ağrı Doğu Turizm'i ararken bu bloga gelmişler. Görülen o ki, Ağrı Doğu Turizm'in internet sitesi için yoğun bir talep mevcut.

Ayrıca, yine son bir ay içinde en çok aranan ikinci kelime ise "Kafkas Kars Seyahat", sekiz defa. Buradan da anlıyoruz ki ulaşım faaliyetleri için internet teknolojileri hayati önemi haiz ve kullanıcılar tarafından da bu tarz bir erişim talep ediliyor. Bakalım daha kaç hadiseyi tez konuma bağlıyor olacağım şu ilerleyen haftalarda..?

3. Kahve Dünyası Fondü, 4. Kars Televizyonu, 5. Gudik [Henüz marka olma sürecimi tamamlayamamışım sanırım, kendi sitemde bile başka markalar tarafından eziliyorum (: ]

26 Şubat 2008 Salı

"Saç mı sakal mı abi?"

Bir haftayı aşkın süredir !f istanbul'u takip ediyorum. Volda'da olduğumdan dolayı 2007'de hem !f'i, hem de İstanbul Film Festivali'ni kaçırmış ve üzüntüye gark olmuştum. Neyse ki, döndükten birkaç ay sonra önce Filmekimi, ardından da Antalya Altın Portakal festival açlığımı gidermiş oldu.

Festival dönemlerini seviyorum. Normal zamanlarda çok sık sinemaya gidemiyorum bir süredir. Ama festival dönemlerinde özel olarak o iki haftayı ayırmak, "Amaan, ders de neymiş, sinemaya giderim ben" demek güzel şeyler. Ya aslında konuyu dağıttım biraz, bu seneki !f ile ilgili bir özet yazacağım aslında, muhtemelen perşembe en son filmimi izledikten sonra yazarım.

Festival dolayısıyla hazır sinemaya gitme gazına girmişken Çimen aradı bugün, ki kendisi Tim Burton & Johnny Depp ortaklığı borsaya açılsa %51 hissesini hiç düşünmeden alacak bir kişidir, "Sweeney Todd'a gidelim" dedi, "Tamam" dedim. Festival haftası sinema konusunda kışkırtılmaya çok açığım anlaşılan.

Gittik gördük. Filmi görmeden önce fuayede filmden çıkmış 50'li yaşlarının sonunda olan bir amcanın film yorumlarına maruz kaldık: "Çok çirkin, ne o öyle kanlar falan fışkırıyor, nasıl böyle bir film yapılır, yani çok çirkin, hiçbir insan görmemeli bence bu filmi..." Kabadayı'yı acımasızca eleştiren insanlara kin kustuğum yazımdan ötürü beni kınayan arkadaşlarımı daha fazla sinirlendirmemek adına amcaya sadece "Birader beğenmediysen beğenmedin, başkalarının izlemesine ne karışıyorsun? Hem ayrıca 'Çirkin' diye film eleştirisi mi olur?" diyorum ve geçiyorum.

Bilindiği üzere film bir müzikal. Bu yüzden hikaye yapısını bir sinema filmi olarak ele alıp eleştirmek yerinde olmaz. Ne yalan söyleyeyim, ben de pek bir müzikal hayranı değilimdir [Bir insan neden usturasına şarkı söyler ki?]. O yüzden film beni çok açmadı. Ama şunları söylemek gerekir ki Burton güzel bir dünya kurmuş ve güzel karakterler yaratmış, Depp de gerçekten başarılı oynamış. Oyunculuk anlamında Alan Rickman'ı belirtmeden geçmek ise asla olmaz.

Fuayedeki amcaya ise kan konusundaki görüşlerinde hak vermeden edemedim açıkçası. Filmde bolca kan var ama benim anlayabildiğim kadarıyla o kanın hikayeye özel bir katkısı yok. "Tarantino yapar da ben yapamaz mıyım?!" gibi bir gazla akıtılmış gibi geldi bana bütün o kan. Vallahi her yerden fışkırıyor böyle, ayy...

Filmin en etkileyici sahnelerinden birini de buraya ekliyorum, bu ham kurgu hâli sanırım, filmdeki bitmiş hâli bayağı farklıydı.

Videodaki sesler filmdekinin aynısıdır (Johnny Depp & Helena Bonham Carter)



22 Şubat 2008 Cuma

In the future, everyone will be world-famous for 15 minutes.*

NTVMSNBC'den bir haber:
Türkmenistan’da, akşam haberlerinde masanın üzerinde gezinen hamamböceğinin beş dakikalık şöhretinin maliyeti ağır oldu. Cumhurbaşkanı, devlet televizyonunda çalışan en az 30 kişiyi işten attı.

Haberin devamı


*: Andy Warhol

18 Şubat 2008 Pazartesi

Hristiyan din adamları artık güvende...

Bir olay olur, gözünüzle görür şahit olursunuz ama yine de böyle bir şeyin olduğunu anlayamazsınız ya, bir anlam veremezsiniz. "Nasıl yani?" dersiniz ve bir süre bir şey diyemez, sonra tekrar "Ya ama, nasıl yani?" dersiniz ve bu böyle gider...

MSN Messenger'da "rahip" kelimesi sansürlendi.

Az önce Alper'le denedik, gerçekten de içinde "rahip" kelimesi geçen mesajlar karşı tarafa ulaşmıyor.

Ne mutlu bize, artık kimse rahip öldüremeyecek. "Haham" da yasaklansın...

Konuyla ilgili linkler:
Habertürk: Sansür, MSN'e de girdi
ShiftDelete.Net: Microsoft'tan "Rahip" Açıklaması

Bu arada, Microsoft'un açıklaması da bana olayın kendisi kadar saçma geldi. Ona da bir anlam veremedim. Bu olayın herhangi bir kısmına aklı basan birileri varsa rica ediyorum açıklasın...


EK (18/2/08 - 23:19): Olayı biraz daha araştırdım. Olay cidden de güvenlik sebepliymiş. Virüslü sitelere link veren mesajları engellemek için Microsoft bir keyword listesi hazırlamış, sadece Türkiye'ye özgü olmayan bu listede abuk subuk bir sürü kelime mevcut, MSN Live Messenger programı her online oluşunda bu listenin güncel versiyonunu indiriyor ve listedeki kelimelerden herhangi birini içeren mesajları kullanıcıya göstermiyor. Listenin çoğu virüslü dosyaları içeren .info uzantılı site adreslerinden oluşmakta ama arada "rahip" gibi Türk internet kullanıcıları arasında olay yaratmış olanları da mevcut (: Listeye Ekşi Sözlük'ten ulaşmak mevcut. İlgi çekici birkaç kelimeyi buraya da alalım: afyonkarahisar.info, amazonhalki.info, portakallidavet.info, amazondakayboldum.info, sulandirma, tunabaligi, yorungesel, tuhafkimse, adalaryayi, boyamagucu, tutuskanlik, acisalcap, yenibirmesaj, imalatci, yesilsogan...

17 Şubat 2008 Pazar

Tombe la neige, tu ne viendras pas ce soir

Güneş doğmamış zaten, hava da soğuk. Bir de kar yağmaya başlıyor lapa lapa. Kafanı yukarı kaldırıp "Arkadaşım, nisandayız! Sen ne karından bahsediyorsun?" diye itiraz etmek istiyorsun, edemiyorsun. Kuzeydesin...


Bu satırlar geldi geçenlerde aklıma, İstanbul'da kar yağarken. 11 Nisan 2007 sabahı Helsinki Garı'nın önünde havaalanı otobüsünü beklerken karalamıştım defterime. Saat sabahın beşini biraz geçiyordu.

Bu seyahatin fotoğraflarını koymuştum geçenlerde flickr sayfama. O fotoğraflara eşlik etmesi için yazdığım bir gezi yazısı da vardı. Bizim fakültedeki arkadaşlar Milliyet'in Gencim ekini hazırlarken kullanmışlardı.

Aslında bir ara üşenmesem de o yazıyı düzenleyip buraya koysam... Diğer seyahatlerimin fotoğraflarını da düzenlesem de flickr sayfama koysam... Odamı da toplasam... İnsanlar da el ele tutuşsa... Hayat da bayram olsa...

13 Şubat 2008 Çarşamba

6

Ya bir şarkıya takıldım yine şu günlerde. İnsan bazı şarkıların sözlerinde falan kendini bulur ya, bu şarkıda o kadar öyle oldu ki, sözlerini dinledikten sonra neredeyse şüpheye düştüm "Ulan acaba ben mi yazdım bu şarkıyı..?" diye.

Hayat işte, ne garip...

12 Şubat 2008 Salı

Monologues with the eldest of The Endless

Tell me, was that really necessary? Did you really think I needed this? Why can't you just...

You know what? Never mind... Just, don't bother... Keep on reading that thing...

11 Şubat 2008 Pazartesi

Şimdi kısa başlıklarla haberlere geçiyoruz...

1. Palandöken'den döndüm. 5 gün boyunca dolu dolu kayıp, özellikle dördüncü ve beşinci günümde başlayan heyecan ve alternatif rota arayışlarımın sonucunda yaşadığım düşüşlerin getirdiği çeşitli kas ağrılarıyla geldim İstanbul'a. Ha bir de dört yerinden patlattığım ve her gün bir kısmını dikmekle uğraştığım kayak pantolonum var tabii.

Özellikle dördüncü gün güzel kaydım. Gondol isimli liftten aşağıya kadar mümkün olan en kısa yoldan -tamamı pist olmayacak şekilde- inerken bir yuvarlandım bol karlı bir kısımda. Pistte değildim o sırada, bakir bayırlardan aşağı vurmaktaydım kendimi. Aynı günün ilerleyen saatlerinde, ormana dalmış ağaçların arasından kayarken önümde ilerlemekte olan sevgili Sadun'un bir ağaca çarpması sebebiyle hızlı bir şekilde rota değiştirmek zorunda kaldım. Kontrollü bir biçimde piste çıkmaya çalışırken kara saplanıp piste fırladım kafa üstü, boynum ağrıyor. Sadun kendi blogunda bahseder mi bilmiyorum ama, kendisi durumu anlatırken, ağaca çarpıp düşmesinden dolayı kahkahalar attığını ve o sırada sağ tarafından -benim düştüğüm taraf oluyor bu- bu blogda yazmak istemediğim bir küfürün geldiğini belirtmişti. Bu düşüşün ardından kısa bir süre geçmişti ki bu sefer görüşün de bir hayli düşük olduğu en zor pistten kendimi aşağı salmışken bir tümseği göremeyip güzel bir şekilde fırladım, vücudumun çeşitli yerleri üzerinde 10-15 metre kadar sürüklendim ve pantolonumun sağ bacağında kalçayla diz arasında yaklaşık 30 cm'lik bir yarık açtım. İşin güzel yanı da, bu durumu o sırada değil, birkaç dakika sonra inişimi bitirip telesiyejle tekrar yukarı çıkarken fark etmiş olmam oldu. Akşam diktim (:

2. Sadun, Palandöken seyahatimizin bu yılki kayak hevesini karşıladığını belirtti. Bense, bu 5 günün ardından daha da bir heveslendim. Kış bitmeden bir kez daha kaymak istiyorum, hatta snowboard'a başlayasım var. Benim gibi pistten sıkılıp da kendini dağa bayıra vurmak isteyen birisi için ideal görünüyor snowboard.

3. Kayak çok güzel bir spor. Uludağ gibi metrekareye 8 kişinin düştüğü pistlerde kaymıyorsanız eğer, ucu bucağı belli olmayan bir beyazlıkta kişi kendisiyle başbaşa oluyor. Otoyol gibi pistten çıkıp dağa bayıra ormana vurunca insan kendini, doğanın içinde buluyor birden. Hafif hız kazanınca rüzgarın sesi kulaklıktan gelen müziği bastırmaya başlıyor. Belki de en güzeli, yüzeyle olan ilişki. Hem o kadar hızlı gidip hem de yerle olan sıkı ilişkiyi bozmamak başka bir sporda mümkün değil diye sallıyorum şu an fütursuzca. Pisti ya da pistten çıktıysan eğer toz karı ayaklarının hemen altında hissetmek, onun tümseklerine ya da çukurlarına gereken tepkileri vermek. Kar müsaitse pisti şekillendirebilmek. Sanırım bisiklet üzerinde hissettiğimden bile daha özgür hissediyorum kendimi kayarken.

4. Palandöken'le ilgili haberlerimiz bu kadar. Dünyaya baktığımızda Amerikan senaryo yazarlarının grevinin bitmek üzere olduğunu görüyoruz.

5. Yurttan haberlerde ise "İpek'in kendini karbon sanan boşluğu"nun mülkiyet kavramını reddedip "Kendini karbon sanan boşluk" hâline geldiğini görüyoruz.

6. Ala Gözlerini Sevdiğim Dilber şarkısı ile tanıyıp sevmeye başlayıp Kara Değil Mi? ile de iyice sevdiğimiz -bu arada linkteki "Kara Değil Mi?" akustik versiyonu, akustik olmayanı çok daha eğlenceli- Badem'in yeni albümü çıkmış, aldım bugün. Henüz sadece bir kere dinledim, yorum yapamayacağım, ama bir önceki albümdeki kadar çok Karacaoğlan uyarlaması olmaması biraz canımı sıktı benim sanki.

7. I Am Legend'ı izledik bugün Çimen'le. Sadun kitabını okuduğunu ve beğendiğini belirtmişti evvelden. Kitap güzeldir muhtemelen ama film beni tatmin etmedi. İstemsiz bir biçimde 28 Days Later'la karşılaştırdım ve ikincisi daha ağır bastı. Zombi hikayesinin yanısıra yalnızlık teması mevcut filmde ki Will Smith kardeşimizin oyunculuğundan mıdır nedir bilemedim ama yeterince etkili işlenememiş gibi geldi bu tema bana.
--Burası spoiler içerir-- Elemanın cansız mankenlerle konuştuğu sahneler yalnızlığını en iyi yansıtmaya çalışan sahnelermiş gibi görünse de bence o temayı taşıyan en etkileyici sahne herifin Shrek'in DVD'sini ezberlemiş olmasıydı. Köpeğin öldüğü sahneyi ise, yine istemsiz bir biçimde, Tom Hanks'in Cast Away'de Wilson'ı kaybettiği sahneyle karşılaştırdım ve ikincisinin çok daha etkili olduğuna kanaat getirdim. "WILSON, I'M SORRY!" diyerek bu paragrafı bitiriyorum. --Spoiler bitti--

8. Geçen yazımda facebook'u eleştirirken Hilmi'den bahsetmiştim hani. Aradan bir hafta geçti ki bugün Hilmi'yle karşılaştım. Geçen yazıda anlattıklarımı destekler nitelikte, düzeyli, normal, alışıldık bir sosyalleşme yaşadık kendisiyle. "Sen neredesin, ne yapıyorsun?", "Neydi o günler...", "Senin telefon numarası kaçtı?", "Yolum düşerse o tarafa ararım"... El sıkıştık, öpüştük falan. Muhtemelen Haziran'daki mezunlar gününe kadar da görüşmeyeceğiz kendisiyle. İşte, belirli bir düzeyde tanışıklığın olan bir insanla sosyalleşmek böyle olur. Facebook'tan arkadaş listesine ekleyip bir daha yüzüne bakmamakla olmaz (:

2 Şubat 2008 Cumartesi

Bir gün facebook'a erişim engellense, internette sansüre karşı milyonlar sokağa dökülür mü acaba?

"Facebook is a social utility that connects you with the people around you." Hayır şimdi, çevremdeki insanlar diyorsun da, ben zaten çevremdeki insanlarla iletişim içindeyim. Bu insanların neredeyse hepsinin evlerini biliyorum, cep telefonumdan arıyorum, mail atıyorum, olmadı MSN'de konuşuyorum. Çevremde olup da facebook kullanmadığım için iletişim kuramadığım bir insan evladı mevcut değil açıkçası.

Klasik ilkokul arkadaşlarını bulma geyiği: Yahu, geçen seneye kadar kim "İlkokul arkadaşlarım ne oldu acaba?" diye düşünüp o insanları bulamadığından şikayet ediyordu? Böyle bir eksik vardı hayatımızda da ben mi farkında değildim?

Yani, sonuçta ben geçmişte tanıdığım bir sürü insanla bağlantımı kopardıysam bunun bir sebebi var demektir. Atıyorum, ortaokuldaki servis arkadaşım Hilmi'yle [Gerçek isim kullanılmamıştır.] yıllardır görüşmüyorum, pişman değilim. Diğer taraftan yine ortaokuldaki sınıf arkadaşım Çimen'le [Bu gerçek isim] az önce telefonda konuştum, yarın da yüzyüze görüşeceğim.

Şimdi ben facebook'a girdim diyelim, birkaç gün geçmeden benden Hilmi'ye doğru bir zincir oluşacak ister istemez, sonra da Hilmi beni arkadaş listesine eklemek isteyecek. "İyi de birader, sen benim arkadaşım değilsin ki..." demek isteyeceğim, ama çok kolay hayır diyebilen bir insan da değilim ki. Mecburen ekleyeceğim Hilmi'yi ama listemdeki varlığı beni her geçen gün biraz daha rahatsız edecek. İtiraf ediyorum, benim facebook'a girmememin en güçlü sebebi Hilmi ve onun gibilerdir (:

Öyle komplo teorilerine gönül vermiş bir insan değilimdir ama, facebook'la ilgili şu durumu da anlamakta güçlük çekiyorum: Nasıl oldu da insanlar bu siteye bu kadar güvenip başka hiçbir sitede olmadığı kadar büyük bir rahatlıkla bütün kişisel bilgilerini yazabildiler? Facebook'un yaklaşık 60 milyondan fazla üyesi var şu anda dünya çapında ve bugüne kadar kim bu kadar çok insan hakkında bu kadar fazla veri toplayabildi?

Şimdi diyeceksiniz ki, internette zaten sağda solda bir sürü yerde bilgilerin mevcut. Doğru, hani bu blogdan başlayan bir insan beni rahatlıkla internet üzerinde takip edip kim olduğumu çıkarabilir ve hakkımda çeşitli bilgilere erişebilir. Ama, gerek bu sayfada yer alanlar, gerekse bu sayfa haricinde benimle alakalı yer alan bilgiler henüz bir yapay zeka tarafından toparlanıp düzenlenemeyecek kadar dağınık. Diğer taraftan facebook'ta, milyonlarca insanın kendi elleriyle, düzenli tertipli bir şekilde veritabanına eklediği bilgiler mevcut.

"Amerika facebook'u Türklerin sosyal yapısını çözmek için kullanıyormuş olm, bizi içten çökertecekler" gibi komplo teorilerine gitmeye gerek yok. En basit yöntemden bahsedelim, bu bilgilerin pazarlama faaliyetleri için kullanılması. 6 Kasım 2007'den itibaren aralarında Coca-Cola, Blockbuster, Sony Pictures gibi şirketlerin de bulunduğu 12 küresel markanın facebook üzerinden kullanıcı bilgilerini kullanarak pazarlama faaliyetlerine başlamış olduğunu biliyor muydunuz?

Pazarlama kısmını bir kenara bırakırsak, CIA başta olmak üzere Amerikan istihbarat servislerinin facebook'taki bilgileri kullandığı ve hatta CIA tarafından teknolojiyi geliştirmek ve kullanmak amacıyla kurulmuş olan In-Q-Tel isimli kurumun da dolaylı olarak facebook'ta yatırımı olduğu gizli bilgiler değil.

Sonuç olarak, benim facebook'a üye olmamamın asıl sebebi facebook'un sunduğu sosyalleşme anlayışına karşı çıkıyor olmam, ikinci sebebi de hâlâ fırsatım varken biraz anonim, biraz özgür kalabilmek, nefes alabilmek.

Arkadaşıma facebook'tan poke atmaktansa sokak ortasında tokat atmayı tercih ederim.

sarper


Yazıdaki bilgilerin çoğu bu makaleden alınmıştır. Vaktiniz varsa okumanızı tavsiye ederim, vaktiniz pek yoksa da en sonuna atlayıp facebook'un gizlilik anlaşmasının maddelerine bir göz atmanızı tavsiye ederim. Ayrıca, daha fazla bilgi için Wikipedia'nın facebook'la ilgili sayfalarına bakabilirsiniz. Bilgiler aynı zamanda facebook'un advertisers, businesses, press gibi sayfalarından da görülebilir.

Bu arada, sosyal baskı çok kuvvetli bir şey, olur da bir gün facebook'a ben de üye olursam kendime ilk ayarı yine kendim veririm, bu da böyle biline (:

Shush!

Do cities ever sleep? Sometimes they do. It's mostly a quick nap though.

Have you ever witnessed to that tiny little slice of time, which is not night nor day? That is when the city sleeps. And just so you know, it doesn't happen everynight. Only, once in a while.

Should you ever see the city asleep, just try to listen and don't make any noise. Because there are things that none can hear while the city's awake...