30 Mart 2008 Pazar

Curl curl curling on heaven's door...

Emre'yle Eurosport'ta bir curling maçı izledik bu akşam. 2008 Dünya Kadınlar Curling Şampiyonası'nın yarı finali, Kanada - Japonya arasında. Tahminlerimizden çok daha heyecanlı bir müsabaka olduğunu belirtmeliyim.

Dört kişiden oluşan curling takımlarında kaptan (skip) çok önemli. O kadar ki, takımlar kaptanlarının ismiyle anılıyorlar, Team J. Jones gibi mesela. Genellikle de, ulusal şampiyonayı kazanan takım, o seneki dünya şampiyonasında ülkeyi temsil ediyor.

Kaptan kendi takımının stratejini yarattığı gibi genellikle de son iki atışı yapıyor ve bu atışlar çoğunlukla o elin sonucunu belirleyen atışlar oluyor. Mücadelenin ağırlıklı olarak iki takımın kaptanının mücadelesi olarak geçtiğini söylemek mümkün sanırım.

Bu geceki maçta da Kanada'nın zaferini 34 yaşındaki Jennifer Jones'un [fotoğraftaki] tecrübesine borçlu olduğunu söylemek mümkün, ya da belki de Japonya'nın kaptanı Meguro'nun tecrübe eksikliğine. Buna rağmen belirtmek gerekir ki 23 yaşındaki Meguro çok başarılı bir oyun sergiledi ve eğer kazansalardı Çin'in karşısında finale çıkacaklar ve ilk defa dünya şampiyonasını K. Amerikalı ya da Avrupalı bir takım kazanmamış olacaktı. Bu arada, Çin'in de finale kadar gelmiş olmasının yine dünya curling şampiyonalarında bir ilk olduğunu belirtelim.

Japonya son ele kadar genel olarak üstün bir oyun sergilemiş olsa da, 10. elde önce Motohashi'nin hatası, sonra da Meguro'nun başarısız atışı Kanada'nın eşitliği yakalayarak oyunu uzatmaya götürmesini sağladı. Uzatmalarda da Kanada guardlarını başarılı yerleştirerek, son atış avantajına sahip olan Japonya'nın işini bir hayli zorlaştırdı. Son atışta da Meguro istediğini yapamadı ve Kanada 9-8'lik bir skorla finale çıktı. Bu arada, Kanada'nın bu seneye kadar yapılan 29 şampiyonanın 14'ünden altın madalyayla ayrılmış olduğunu da laf arasında belirtelim.

Kanada'da gerçekleşen turnuvanın üçüncülük maçı bu gece Japonya'yla İsviçre arasında oynanacak. Kanada-Çin finali ise yarın (pazar) akşam TSİ 21:30'da Eurosport ekranlarında.

26 Mart 2008 Çarşamba

Sin City

Bir Frank Miller şaheseri. Batman: The Dark Knight Returns, Batman: Year One, Daredevil: The Man Without Fear'ın yazarı Frank Miller'ın kendi yarattığı evreni, kendi yarattığı kahramanları ve kendi çizdiği romanı. Neo-noir tarzında. [Birtakım akımların başına "neo" getirilmesi olayından da hiç hazzetmiyorum. Yahu başkalarının yıllar önce yaptığı şeyi sen yeniden yapınca o otomatik olarak yeni olmak zorunda değil ki? "Yine" desek mesela? "İtalyan Yine Gerçekçiliği" gibi (: ]

Çizgi romanın tarzı, anlatımı ve çizimleri ziyadesiyle başarılı. Film uyarlamasında paralel bir şekilde iç içe geçirilmiş hikayeler çizgi romanlarda cilt cilt ayrılmış olsa da hikayeler arası kesişmeler sık sık ortaya çıkıyor. Sadece siyah ve beyazın kullanımı, oluşturuğu keskin hatların yanısıra özellikle yoğun gölgeler ve karanlık arkaplanlarla film noir tarzını oluşturuyor.

Tıpkı Alan Moore gibi, Frank Miller da eserlerinin sinemaya uyarlanmasını istemeyen bir yazarken yönetmen Frank Rodriguez hayranı olduğu bu çizgi romanı sinemaya uyarlamak için çok hevesliymiş. Çizgi romana tamamıyla sadık kalacak filmi yapmaya Miller'ı da ikna edebilmek için test mahiyetinde bir sahne çekmiş, hatta Miller'ı da çekime getirtmiş. Miller da ikna olmuş.

Rodriguez filminin bir uyarlama değil de bir çeviri olmasını istiyormuş. Çizgi romanın karelerini doğrudan storyboard olarak kullanmışlar. Bu arada Miller de kendini filme feci kaptırmış, aktörleri yönlendirmeye falan başlamış. Sonuç olarak Rodriguez ve Miller künyede co-director olarak yer almışlar. Hatta buna da Amerikan Yönetmenler Sendikası itiraz etmiş, bunun üzerine Rodriguez de sendikadan çıkmış.

Sonuç olarak, Sin City çok güzel. Aşağıya en sevdiğim karelerden birini ekliyorum. Özellikle, ilk cildi ne zaman elime alıp karıştırsam gözüme takıldığı zaman bu sayfa öyle bakakalıyorum. Doluluk ve boşluk bu kadar mı güzel kullanılır?

25 Mart 2008 Salı

Just one of those days...

Bazı günler kötüdür ya hani. Berbat olanlar değil ama, öyle anlamsızca kötü olanlardan bahsediyorum. Yani öyle başınıza binbir türlü şeyin geldiği günler değil. Terk edildiğiniz, eve hırsızın girdiği, cüzdanınızı çaldırdığınız ya da sınavdan kaldığınızı öğrendiğiniz günler değil. Somut bir şey olmaksızın, gerçekten de anlamsızca kötü geçen günler. Evrenin insafına bıraktığınız her küçük şeyin ters gittiği günler mesela. %50 risk alarak masanın kenarına bıraktığınız her şeyin yere düştüğü günler mesela.

İşte, neden bilmiyorum, bugün öyle bir gündü.

Her şeyin üst üste geldiği berbat geçen günler, evrenin bize "Seni istemiyorum" demesinin bir yoluysa eğer, yukarıda bahsettiğim anlamsızca kötü geçen günler de evrenin bize "Senden pek hazzetmiyorum" demesinin yolu olsa gerek...

23 Mart 2008 Pazar

Grace Kelly

  • 1951'de 22 yaşındayken ilk sinema filminde oynamış (Fourteen Hours).
  • 1954'te, önce Hitchcock'un Dial M for Murder'ında, sonra da Rear Window'unda oynayarak star olmuş.
  • 1954'te oynadığı The Country Girl filmiyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını almış.
  • En son 1956'da High Society'de oynamış.
  • Bu film için katıldığı Cannes Film Festivali esnasında Monako Prensi Rainier ile tanışmış.
  • Çıktıkları ilk gece evlenmeye karar vermişler.
  • Rainier'in evlenmek istemesinin sebeplerinden biri de Monako turizmini artırmakmış, Kelly ailesinden ziyadesiyle büyük bir çeyiz istemiş, aile 2 Milyon Dolar vermeye razı olmuş.
  • 1957'de Prenses Caroline, 1958'de Prens Albert ve 1966'da da Prenses Stephanie doğmuş.
  • 1964'de Hitchcock'un Marnie'sinde oynayarak oyunculuğa geri dönmek istemiş ama Monako halkı ve kraliyet ailesi, prenseslerinin bir hırsızı ve Sean Connery'nin sevgilisini oynamasını istememişler.
  • Prens Rainier'ın emriyle filmleri Monako'da yasaklanmış.
  • 1982'de 52 yaşındayken Monako'da bir trafik kazası geçirmiş ve ölmüş.
  • En sevdiği çiçek gülmüş, ölümünden sonra Monako'da Prens Rainier tarafından bir gül bahçesi açılmış.

Bugün Hitchcock'un Vertigo'sunu izlerken Kim Novak'ı beğenmeyip "Nerede Rear Window'un Grace Kelly'si?!" diye söylenmemin ardından öğrendim bütün bunları.

16 Mart 2008 Pazar

Boğaziçi Köprüsü: Yoğun
FSM Köprüsü: Akıcı
YouTube: Kapalı

Geleneksel YouTube'a erişimin engellenmesi şenlikleri bildiğiniz üzere yeniden başladı. Şuralarda internette sansürle alakalı bir şeyler yazmıştım, tekrarlamanın manası yok.

Site kapattırmak iyice moda hâline gelmeye başladı artık. Önce iki firma arasında mahkemeye yansıyan bir anlaşmazlık sonucunda dünyanın en büyük b2b sitesi olan alibaba.com'a erişim engellendi.

Alibaba.com sitesine erişimin engellenmesi, kepçe üreticisi ve satıcısı bir Türk firmasının aynı sektördeki diğer bir Türk firmasına dava açmasından kaynaklanıyor. 2006 tarihli bu davada, davacı Güven Kepçe Makine Ltd. Şti, davalı Kocataş Transport Ltd. Şirketi’ne patentli ve tescilli ürün resimlerinin davalı şirketin web sitesinde izinsiz kullanılmasından dolayı dava açıyor. Davacı şirket, söz konusu web sitesinin kapatılmasını isterken, davalı şirket, dava konusu resimlerin kaldırıldığını savunuyor. Davanın son aşamasında, davacı şirket kaldırılan resimlerin alibaba.com sitesinde de bulunduğunu iddia ederek, mahkemeden bu resimlerin kaldırılması yönünde karar almasını talep ediyor. Mahkeme ise, “2003-125 tescil numaralı ürünlere ait resimlerin yayınlanmasının engellenmesini, bu mümkün değilse sitenin durdurulmasına ilişkin nöbetçi icra müdürlüğüne yetki verilmesine” ilişkin karar veriyor.

Haberin devamı


Ama belki de en mükemmel site kapatma denemesi imdb.com:

İnternetteki en büyük film veri tabanı imdb.com için erişim engelleme kararı verilmesine rağmen, yazım hatası sonucu halen erişime açık olduğu ortaya çıktı. Yönetmen Mahsun Kırmızıgül’ün çekmiş olduğu “Beyaz Melek” isimli filmin kopyalarının yasalara aykırı olarak internetten dağıtıldığı bilgisine ulaşan Boyut Müzik’in İstanbul Başsavcılığı’na yapmış olduğu başvuruda, imbd.com, torrentturk.com, frmdivx.com, divxcity.org, turkdivx.net sitelerinin kapatılması istenmişti.

Haberin devamı


Bir de girişte bahsettiğimiz YouTube'a erişimin engellenmesi durumu var elbette.

Beni artık en çok endişelendiren bu durumun artık kanıksanmaya başlamış olması. İlk defa kapatıldığında ben Norveç'teydim, anlayamamıştım. Olay bir hayli de tepki çekmişti yanlış hatırlamıyorsam. Aradan geçen bir yılda YouTube kapatıp kapatıp açılmaktan yalama olmaya başladı artık. Görülen o ki kimsede tepki verecek mecal kalmadı. "Kapatsınlar ya, proxy'den girerim abi..." anlayışı yerleşmeye başladı. Korkarım ki internetin sansürlenmesini kabullenmemize az kaldı.

Site kapatmalarla ilgili Ekşi Sözlük'ün avukatı Başak Purut'la yapılmış bir söyleşi mevcut, vaktiniz varsa bir göz atınız.
Av.Purut : Site Kapatmalarında Tek Elden Yönetim Yok - 1

12 Mart 2008 Çarşamba

Cebimde bir şey var

Bir önceki cumartesi akşamı ailece yemeğe gittiğimizde çocukluğuma dair en çok özlediğim şeylerden birinin, dışarı yemeğe giderken pantolonumun ceplerine oyuncak arabalarımı doldurup [Pantolonun ceplerinin boyutuna göre 4 ya da 6 araba] masada çatalların bardakların tabakların arasında onlarla oynamak olduğunu fark ettim.

Bu durumu arkadaşlarıma anlattığımda pek ciddiye almadılar beni, "ahihih mihihih" falan dediler.

Dün sabah evden çıkmadan önce güneş gözlüğümü ararken elimde kalan birkaç oyuncak arabamı buldum, bir tanesini cebime attım, 1/60 ölçekli 1971 model Volkswagen 1302'm. İki gündür yanımda. Derste, kantinde, kafede, barda falan otururken çıkartıp oynuyorum arada bir. Çok eğleniyorum.

Güneş gözlüğümü ise bulamadım.

9 Mart 2008 Pazar

Ay gözüm kapalı çıktım, bir daha çekelim...

Fotoğraf albümleri yalan söyler. Bugün bunu fark ettim. Zira insanlar hep mutludur fotoğraflarda. Siz hiçbir cenazede fotoğraf çektiğinizi ya da çektirdiğinizi hatırlıyor musunuz? Ama doğumgünlerinde, düğünlerde, nişanlarda çekilmiş yüzlerce fotoğraf vardır. Bir gün birisi okula fotoğraf makinesi getirir, herkes bir araya toplanır ve gülümser. Tatile çıkarsınız, seyahat edersiniz ve fotoğraf çekersiniz. Zaten tatildesiniz, geziyorsunuz, mutlusunuz hâliyle.

- Abi n'aber?
- Hiç sorma Hüsnü, karım beni aldatıyormuş, az önce öğrendim...
- Dur abi, bu anı ölümsüzleştirelim, hiç bozma, çekiyorum...


Aradan yıllar geçip de o fotoğraflara bakınca n'oluyor? İnsan sinirleniyor, "Ulan ne kadar mutluymuşum... Şimdi niye böyle gülmüyorum ki?" diyor, daha da mutsuz oluyor. Gerek artık hayatta olmayan, gerekse artık bizim hayatımızda olmayan insanları o mutlu karelerde görmek de daha iyiye götürmüyor doğal olarak.

Nereden mi açıldı bu konu? Bir önceki yazıda bahsi geçen internet sitesi için malzeme avına çıktım bugün. Fotoğraf arşivime daldım, pre-dijital dönem, zarflar, kartlar falan yani... Çocukluk yılları, lise dönemleri, mezuniyet, üniversitenin ilk yılı, Siirt vs.

Şu anda o fotoğraflarda göründüğüm kadar mutlu değilim. Ama muhtemelen diyelim ki bundan üç yıl sonra, dün akşam kuzenimin doğumgününde çekilmiş fotoğraflarıma bakınca da aynı şeyi düşüneceğim.

Arşivden bir örneğimizi de buraya koyalım bari, sene 1985 olmalı...


Bu arada, arşivde çok da mutlu olmayan fotoğraflar da varmış. Mesela sünnet düğünümde çekilmiş fotoğrafımda çok da mutlu görünmüyorum. Demek ki travmatik anlarımızı ölümsüzleştirmek bir nebze de olsa geleneklerimizde mevcut...

8 Mart 2008 Cumartesi

Beni bu güzel havalar mahvetti*

Hava güzel. Dışarı mı çıksam? Haftaiçi de güzeldi hava. Moda'ya gittim. İki kere. Pizza yedim. Kahve içtim. Kahvaltı ettim. Kahve içtim. Vapura bindim. Hem de üç kere. Tasarımhaneye dart tahtası aldık. Perşembe günü evden çıkmadım. İnternetten Susam Sokağı izledim. Ödev yaptım. İnternet sitesi. Ana sayfa çizdim. Uzun zamandır yaptığım işler arasında en keyif aldığım şey oldu. Güzel de oldu. Emre bile beğendi. Dün masa taşıdım. Koltuk da taşıdım. Sonra da telefon kulübesi taşıdım.

*: Orhan Veli, Güzel Havalar

4 Mart 2008 Salı

Sinema endüstrisinde çok kan dökülecek, çok...

Alper'in tavsiyesi üzerine dün There Will Be Blood'ı izledim Deniz'le birlikte. Dün bir de gençturkcell 1 alana 1 bedava günüymüş, bilet bayağı ucuza geldi. Gerçi hemen önümüzde 7 tane gençturkcell şifresini toparlamakla uğraşan 14 genç yüzünden gişede biraz zaman kaybettik ama içeride olsak da aynı zamanı A.R.O.G.'un fragmanını seyrederek kaybedeceğimizden bu durum beni derinden etkilemedi. [Kaşla göz arasında laf sokma özelliğimi bu defa da G.O.R.A. sever okuyucularımı kışkırtmak ve "Ama G.O.R.A./A.R.O.G. bir kült filmdir!" dedirtmek için kullanıyorum, yorumları bekleriz efendim]

Uzun zamandır Alkazar Sineması'na gitmemiştim. Alışveriş merkezlerinin dışında kalan ve bir zincirin parçası olmayan sinemalar bilmem farkında mısınız ama can çekişiyor. Bir kısmı kapanıyor -ki bunlara benim hayatımda ilk defa sinemaya gittiğim Süreyya Sineması da dahildir, neyse ki orası en azından asıl kuruluş işlevi olan opera salonuna çevrildi, çocukluğunum bir başka sineması olan As Sineması gibi fitness center olmadı-. Seanslarda 3-5 kişi anca oluyor. Gelin görün ki ne teknik kaliteleri ne de hizmet anlayışları rekabet etmelerini sağlayacak seviyede. Bu noktada ben de kalkıp kimseye "Ey izleyici, sinemaya alışeriş merkezinde gitme, küçük sinemalarda git, onları yaşat!" diyecek değilim. Sonuçta ben de gittiğim sinemada; üzerinde numarası yazan koltuğu bana göstererek hem beni aptal yerine koyan hem de bunun karşılığında para talep eden bir insanın olmasını, karanlık sahnelerde altyazının beyazlığının duvardaki aydınlatma elemanlarının camlarından yansıyarak perdeyi aydınlatmasını [Dün Alkazar'da oldu bu], makinistin filmin ilk beş dakikasını merceği ayarlamaya çalışarak geçirmesini, sessiz sahnelere üstteki/yandaki salondaki filmin sesinin fon olmasını ve bunun gibi birkaç şeyi daha istemem.

Zamanla bu sinema salonları da rekabete daha fazla dayanamayıp kapanacaklar muhtemelen. Alkazar, Beyoğlu, Broadway falan mesela... Peki onlar kapanınca, bu salonlarda oynayan ve daha küçük kesimlere hitap eden filmleri [Örneğin: Recep İvedik ve A.R.O.G. dışındaki türk filmleri, Hollywood dışındaki yabancı filmler, bağımsız filmler, uzakdoğu sineması...] alışveriş merkezlerindeki sinemalar oynatacak mı? Atlas, Beyoğlu, Emek sinemaları kapanırsa İstanbul Film Festivali Cevahir'e mi taşınacak? Alaska Frigo ne olacak?

Sonuç olarak görülüyor ki, ne bu sinemaların kapanmasını istiyoruz (istiyorum), ne de zorunda kalmadıkça buralarda film izlemeyi. Bunun değişmesi gerekiyorsa hizmet anlayışlarını belki değiştirmeleri mümkün ama teknik kalitelerini yükseltmeleri için maddi kaynağa ihtiyaçları var. Ama dediğim gibi, burada görevin izleyiciye düşmesi de mümkün değil. Çeşitli fonlara ihtiyaç var burada. Mesela Feriye Sineması, Avrupa filmlerini oynatan bir sinema olmasından dolayı Eurimages'dan fon almakta. Sanırım aynı durum Broadway Sineması için de geçerli ama emin değilim. Benzeri fonlar türk filmleri için Kültür Bakanlığı ya da İKSV gibi kurumlar tarafından ya da sinema endüstrisi örgütlenmesi -ki henüz yok böyle bir şey- içinde yaratılamaz mı? İşte o zaman hayat bayram olmaz mı?

O değil de, ben sanki There Will Be Blood'dan bahsetmedim. Neyse artık, bir dahaki sefere...