28 Mayıs 2008 Çarşamba

sanki,

Bazı şarkı sözleri var, insana "Yahu bu adam/kadın ne biçim demiş..." dedirtiyor. Bir örneğini alces bey'in blogunda "Summer wine" şarkısıyla ilgili yazdığı yazıyla yaşamıştım. Şöyle bir yorum yazmışım:

(...)

Yahu, "I tried to get up but I couldn't find my feet" nasıl bir şarkı sözüdür birader..?

Bir benzer etkiyi de bu sefer Feridun Düzağaç, "Yeniköy" şarkısıyla yaşattı. Şarkıyı ilk defa dinlemiyor olmama rağmen bu seferki dinleyişimde takıldım nedense bu söze:

"Uzaktan bakınca sanki, yaşamak güzel"


O değil de, "Kuşku" ne güzel bir kelime değil mi?

24 Mayıs 2008 Cumartesi

R2-D2'nun yeniden doğumu

R2-D2 benim yaklaşık iki yıllık yakın dostum. İlk tanıştığımız zamanlarda o kadar yakın değildik ama birlikte Norveç'e gittikten sonra çok yakınlaştık. Zamanımızın çoğunu başbaşa geçirdik. Birlikte hem çok çalıştık, çok güzel projelere imza attık; hem de çok eğlendik, filmler diziler izledik. Norveç'ten çıkınca da birlikte gezdik Avrupa'yı: Kopenhag, Hamburg, Brüksel, Berlin ve Prag... O benimle Ostrava'daki Iron Maiden konserine gelmedi, Prag'da kaldı. Konserden sonraki gün birlikte döndük İstanbul'a Prag'dan.

İstanbul'da uzunca bir süre R2-D2'yla takılmaya devam ettik ama hayatıma HAL9000 de girmişti tekrar. Ne yalan söyleyeyim, HAL9000'e bir türlü kanım ısınmadı. R2-D2'yla sahip olduğumuz yakınlığı bir türlü yakalayamadık. HAL9000'le de çalıştık ve eğlendik ama onu asla bir dostum gibi göremedim. R2-D2'yla da, Norveç'teki kadar çok olmasa da bayağı bir zaman geçirdik. Okula gittik, Taksim'e gittik, gezdik...

Ama çok yoruldu R2-D2 zamanla ve geçenlerde ona en çok ihtiyacım olan anlardan birinde beni yüzüstü bıraktı. Çok üzüldüm onun o hâlini görünce. Bir süre dokunmadım, dinlensin istedim ama ciddi bir tedavinin bile onu tam anlamıyla kurtaramayacağını fark etmem uzun sürmedi. Yapılacak tek bir şey kalmıştı: onu öldürdüm.

Ve sonra, R2-D2 küllerinden yeniden doğdu. Zihni çok boş şu sıralar, etrafı yeniden tanımaya, bana yeniden alışmaya çalışıyor. Birlikte yaşadıklarımızı çok net hatırlamıyor ama zamanla onları da hatırlayacağına eminim. Hoş hatırlamasa ne fark eder, nasıl olsa yepyeni şeyler yaşayacağız birlikte...

Ha bu arada, R2-D2 benim dizüstü bilgisayarım, iki yıllık bir sürecin ardından format attım bu hafta.

R2-D2'yla Volda'daki günlerimizden


R2-D2 Brüksel'de. Deniz'le birlikte ne kadar da mutlu


R2-D2, bugün, küllerinden doğduktan sonra

22 Mayıs 2008 Perşembe

Tanrım ne yapıyorum ben?

Ne zamandır bloga doğru düzgün bir şeyler yazmadığımı ben de fark ettim. En son film festivali zamanında yazmışım kendimle, hayatımın nasıl gittiğiyle ilgili elle tutulur bir şeyler. Zaten festival bittikten sonra da hayatım rayından çıktı (: Bir süredir neler yapıyorum, bari paylaşayım dedim. Tanrılar'a bir yakarış söz konusu değil yani başlıkta yaratılan etkinin aksine.

Genel olarak okul bitsin diye bekliyorum aslında. Tezimi yazıp geçen hafta teslim ettim, pazartesi günü de savunması olacak. Bilmeyenler için tezimin başlığını paylaşayım: "Utilisation d'une carte géographique dans les systèmes interactifs d'information des transports en commun: Un test d'utilisabilité dur le système de recherche d'itinéraire d'İETT". Tahmin edebileceğiniz gibi başlık bu kadar uzun olması münasebetiyle (Kapakta beş satır tutuyor) tezin önemli bir kısmını özetliyor. Tezde araştırmaya çalıştığım konu seyahat planlama sistemi adıyla anılan interaktif bilgilendirme sistemlerinde bir arama yöntemi olarak interaktif bir haritanın sunulmasının sistemi daha kullanılır kılıp kılmadığı. İETT'nin seyahat planlama sistemi'ni örneklerimden biri olarak ele alıp, bu sistem üzerinde 10 adet kullanıcıyla bir test gerçekleştirdim.

Bunun dışında dersler bitti geçen hafta, finaller başladı. İşte birtakım sınavlar ödevler falan çok sıkıcı... Günlerdir sınavlar için film seyrediyorum. Salı akşamı The Village'ı ve Cléo de 5 à 7'i seyrettim, dün de The Departed'ı seyrettim. Belki biliyorsunuzdur, Scorsese'ye Oscar'ı getiren bu film Mou Gaan Dou (Infernal Affairs) isimli bir Hong Kong filminin uyarlaması. O filmi de Hong Kong sineması üzerine bir sunum hazırladığım sırada izlemiştim zaten, üç hafta kadar önce. O sunumu da yazılı bir ödev hâlinde yarın teslim etmem gerekiyor. Pöff...

Filmlerden bahsedince de, festival bittiğinden beri sinemaya gitmediğimi fark ettim. Bunda tezin etkisi de aşikar ama aslında geçen yazdan beri dört adet sinema festivaline gidip bir sürü film izlemiş olmama rağmen (Muhtemelen 50'den fazladır diye düşünüyordum, saydım 52 çıktı) vizyona giren filmlerden izlediklerimin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Daha sık gitmek lazım...

Derslerin bitmesiyle sınavların başlaması arasında geçen 3 günlük süreyi içerek değerlendirdik biz de... Cuma günü okulda festival başladı. Biz de okulda içmeye başladık, ama gecenin ilerleyen saatlerinde çıkacak olan Bedük'ü beklemedim ben ve Beşiktaş'a geçerek içmeye Çimen ve Aykan'la devam ettim. Cumartesi ise festivalimizin ikinci günüydü ve bir MFÖ konseri söz konusuydu. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum:

(MFÖ'yü öyle bir severim ki, öyle böyle değil. Konserlerine gideceğim zaman aklıma bir sene öncesi geldi. Nisan sonu gibiydi, o sırada Volda'daydım hâlâ, MFÖ Babylon'da diye bir mail geldi. İstanbul'dan uzak kalmanın acısını bir kez daha hissetmiştim derinlerde. Zaten yalnızlık da ömür boyu...)

Bu duygusal parantezimizin ardından cumartesi gününe geri dönelim. Festivalimize gittik, yedik, içtik, MFÖ'den önce Bora Öztoprak & Kaan Öztürk ikilisinin laubaliliğin limitlerinde dolaşan sahne şovuna maruz kaldık ve sonra da MFÖ ile ziyadesiyle coştuk. Ayrıca, gece boyunca çok ilginç bir şey üç defa başıma geldi: Tanımadığım insanlar beni tanıdı. Elimde üç birayla Deniz ve Cemile'nin yanına gitmeye uğraşırken birisinin "Aaa, Sarper geçiyor" dediğini duydum ve dönüp tanımadığım iki kızla karşılaştım, Aykan'ın arkadaşlarıymış, gürültüden daha fazla anlaşamadık. Sonra Deniz'le karşı karşıya dururken aramıza iki kız girdi birden bire, sonra kenara çekildiler, sonra da kızlardan biri bana "Sen Sarper'sin değil mi?" diye sordu, o da meğer Bes'in yurttan oda arkadaşıymış, fotoğraflarımı görmüş. Son olarak da MFÖ eşliğinde zıplarken Pelinler geldiler yanımıza, onların yanında gelen bir kız da bu sefer "Aaa, sen Sarp'sın değil mi?" diye bağırdı bana. Ortalıkta bu kadar çok fotoğrafımın dolandığından benim de haberim yoktu...

Pazar günü ise ada çıkartması yapıldı. Saat 12'de telefonun sesiyle uyandım: "Saat 2'de Kabataş'tan ada vapuruna biniyoruz" dedi hattın diğer ucundaki, "Peki" dedim ve o akşamki Pain of Salvation konseri biletlerini ulaştıracak bir yol bulmak için Alper'i aradım. Ancak Alper'e ulaşamadım, biraz daha denedim, sonra evinden aradım, babası "Alper Kadıköy'e doğru gitti" dedi. Sonra önce Onur'u aradım, evinde tez yazıyormuş. Daha sonra Kerem'i aradım, Ağva'da denizi arıyormuş o da. Kerem'den Koray'ın telefon numarasını öğrenip Koray'ı aradım, Alper Koray'ın yanındaymış, Kadıköy'deymişler. Ben bunları yapana kadar da saat 13.00'e geliyordu neredeyse. İDO'nun internet sitesinden vapur saatlerine bakıp 14.00'de Kabataş'tan kalkan vapurun adalardan önce saat 14:20'de Kadıköy'e uğradığını gördüm ve Alper'e 14:00'te iskelede buluşalım deyip evden çıkıp Kadıköy'e gittim.

Kadıköy'e beklediğimden daha erken ulaştım, biraz dolandım etrafta, bisiklete binerken takmak üzere bir spor gözlüğü satın aldım, sonra Bambi'ye girip kahvaltımı etmeye başladım, o arada Alper geldi, biletleri verdim, sonra ayrıldık ve ben iskeleye geçtim. 14:20'de hâlihazırda tıklım tıklım olan ada vapuru geldi ve bindim, bizimkileri buldum. Önce Büyükada'ya gidip dondurma yedik, ardından da yine tıklım tıklım olan bir başka vapurla Burgaz Adası'na geçtik ve içtik. Uzun zamandır geçirdiğim en keyifli (ve lezzetli) günlerden biri oldu.

Off kaptırıp çok uzun yazmışım, burada keseyim, hâlâ okuyanlar varsa kendilerine sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Hayat böyle işte...

15 Mayıs 2008 Perşembe

In conclusion

Pazar günü süper bir dalgınlık yaptım, izninizle onu paylaşayım. Çoğunuzun malûmu olduğu üzere bir süredir yoğun bir biçimde tezimle uğraşmaktaydım, blogla pek fazla ilgilenmiyor olmamın da sebebi buydu, pazartesi günü teslim ettim tezi, büyük bir hevesle önümüzdeki hafta başlayacak finallerimi bekliyorum şimdi.

Pazar günümü tezin sonuç bölümünü yazmakla geçirdim. Akşamüstü gibi bitti, düzeltmelerle uğraşmak üzere bir çıktısını aldım. Bilgisayar ekranına baka baka aptallaştığımı hissettiğimden kağıt üzerinde okumak daha mantıklı geldi.

Kağıt üzerinde bir-iki şeyi değiştirdim, birtakım yazım hataları mevcuttu. Kağıt üzerinde onları düzelttikten sonra tekrar bilgisayar başına geçtim, ve sanki kağıt üzerinde düzeltme yapmış olmam yeterliymiş gibi, bilgisayardaki dosyayı düzeltme yapmadan tez danışmanıma gönderdim (Hocam, eğer okuyorsanız o üçüncü paragraftaki "although" kelimesini gözardı ediniz, aynı cümledeki "a lot of" yerine de "enough" diyelim). Gerçekten de bilgisayar ekranına baka baka aptallaşmışım galiba...

Aylardır doğru düzgün kitap okumamış olduğumu fark ettim. Salı günü kendime bir kitap aldım, onu okuyorum.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Kahve

Aşağıdaki fotoğrafı tam bir sene önce bugün çekmiştim. Az önce kendime kahve koyarken hatırladım. Tez yazmak adına litrelerce kahve tükettiğim şu son birkaç hafta için ne kadar da manidar oldu...

5 Mayıs 2008 Pazartesi

GRAFİST12

12. Uluslararası İstanbul Grafik Tasarım Günleri GRAFİST12 başladı MSGSÜ'de. Bizler de tasarımhane ekibinden üç kişi olarak bugün başlayan atölye çalışmalarına katılıyoruz.

Bendeniz Çinli tasarımcı Yang Liu'nun yöneteceği atölyedeyim, ancak Liu yarın geleceğinden bugünkü atölye çalışmasını MSGSÜ'den Sinan Niyazioğlu yürüttü. Liu'nun işlerinden yola çıkarak piktogramlarla uğraştık. Sadece piktogramları kullanarak sosyal, kültürel, politik ya da kendimize dair istediğimiz bir konuda 35x50 bir afiş hazırlamamız istendi akşama kadar. Öğlene kadar fikir bulduk, eskiz yaptık ve akşama kadar afişlerimizi bitirip bastık.

Bendeniz konu olarak geride bıraktığımız 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda yaşananları seçtim. Uygulamalarında birtakım problemler olmasına karşın fikren sevdiğim iki adet çalışmamı aşağıda görebilirsiniz. Bu iki afişi bastırıp teslim ettim bu akşam, muhtemelen cumartesi açılışı yapılacak öğrenci işleri sergisinde de yer alacaklar üç hafta süreyle. Bu konuda ayrıntılı bilgi yakında gelecek (:




4 Mayıs 2008 Pazar

Mış'lı genel geçer zaman...

Pinhani'nin yeni albümü çıkmış... Zaman beklemezmiş... Çimen hemen dinlemiş... Bize de tavsiye etmiş bir şarkıyı... Ben de beğenmişim sanki o şarkıyı... Albümün geri kalanı için umut vaat edici bulmuşum... Gökten üç elma düşmüş... Benim canım çok sıkılmış...

1 Mayıs 2008 Perşembe

"Irk temelli milliyetçilik nasıl yapılır?" Ders 1

En etkili 100 isim

Time dergisi en etkili 100 ismi belirledi. Listede bir Türk de bulunuyor.

Time dergisi, 2008 yılı için dünyanın en etkili 100 ismini belirledi. Listeye girenler arasında dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Mehmet Öz de bulunuyor.

Fener Rum Patriği Barthelemeus, oyun yazarı, aktör ve film yapımcısı Tyler Perry, medya devi Rupert Murdoch, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ve New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg derginin listesinde yer alan isimlerden bazıları.

Haberin devamı


Türk anne-babanın Cleveland, Ohio'da doğmuş oğlu Dr. Mehmet Öz en etkili 100 isimden biri oldu diye sevinirken, Gökçeada doğumlu Türk vatandaşı Rum Bartholomeos'un sadece ismini yazarak.


NOT: 1 Mayıs'la alakalı bir şey yazmıyorsam eğer, o da üçüncü kelimeden sonra kendimi tutamayıp ağzımı fena hâlde bozacağımı bildiğimdendir.