10 Kasım 2008 Pazartesi

Bangkok Dangerous: Olmamış...

Hazır üst üste iki akşam sinemaya gitmişken gaza gelip blogda yazayım dedim sevgili okurlar. Cuma akşamı sevgili Aykan'la birlikte Kanyon'da sinemaya gidelim dedik. Nispeten rahat bir gün olmuştu ajansta, japonca dersini de bu hafta iptal etmiş olduğumuzdan, eş-dostla muhabbet edip biramı yudumlayarak bekledim Aykan'ı, 21.00 gibi geldi.

Amacımız 21.15'teki Devrim Arabaları'nı izlemekti ama sadece en ön sırada yer kalmıştı, ne onu ne de bir önceki gün Quantum of Solace'ı üçüncü sıradan izlemiş olan beni cezbetti bu durum. Biz de saat 22.00'deki Bangkok Dangerous seansına girelim dedik, demez olaymışız...

Bu kadar sert girmek istemezdim aslında ama cümlenin gelişine vurdum istemsizce. Şaka bir yana, film olmamıştı. "Olmamıştı" derken neyi kast ettiğimi sanırım biraz açıklamam gerekecek: filmin bana göre ciddi bir bağlam problemi mevcuttu. Ama buna girmeden önce kısaca filmin konusunu bir özetleyelim: Ziyadesiyle profesyonel çalışan kiralık katilimiz Joe -Ki kendisi her filminde ölü balık gibi bakıp yine de başarılı bir oyunculuk çıkarmasıyla sevdiğimiz Nicolas Cage tarafından canlandırılmakta-, dört parçalık bir iş için Bangkok'a gider. Joe, hayatının bu döneminde kendini ve yaşam tarzını sorgulamaya başlamış, "Aman efendim, emekli olsam da Miami'ye mi yerleşsem ki..." moduna girmiştir. Bangkok'ta bir taraftan işini yaparken, diğer taraftan da kendisine yardım etmesi için tuttuğu yerli gençle yakınlaşır ve bu genci kendine çırak alıp yetiştirmeye başlar. Bütün bunlar yetmezmiş bir de eczanede tanıştığı sağır ve dilsiz bir hatuna aşık olur, bunlar takılmaya başlarlar falan ve olaylar gelişir...

Efendim, bazılarınız bilir, bazılarınız da muhtemelen şimdi öğreniyor, bendenizin naçizane Hong Kong filmlerine karşı bir ilgim mevcuttur. Özellikle de aksiyon filmlerinin bir alt türü olan triad filmlerine yakın durmaya çalışırım. Bu ilgim sayesinde Bangkok Dangerous'a baktığım zaman kendisinin Hong Kong aksiyon filmlerinin tipik özelliklerini taşıdığını fark ettim. Nedir bunlar: öncelikle başarısı kanıtlanmış -çoğu zaman klişe- senaryo öğeleri, bir miktar plot twist ama en önemlisi estetik bir kaygı güdülerek stilize edilmiş şiddet sahneleri ve bir tutam kan...

Yukarıda bahsettiğimiz bağlam problemi de işte bu noktada karşımıza çıkıyor. Bir Hong Kong filminin tipik öğelerini alıp bağlamından kopartarak olduğu gibi bir Hollywood filmine koyduğunuz zaman çalışmıyor. Zira Hollywood filmleri izleyicilerde kendine has farklı bir beklenti yaratırken, uzakdoğu filmleri farklı bir beklenti yaratıyor ve filmin vaat ettikleriyle ortaya koydukları arasındaki uyumsuzluk izleyiciyi en hafif tabiriyle kıllandırıyor.

Üstelik, üzülerek belirtmeliyim ki, filmin tek problemi de bu değil. Karakter oluşumu ve gelişimi neredeyse yok. -bu kısım spoiler içerebilir- Joe dediğimiz adam kimdir neyin nesidir belli değil mesela... Memleketi neresi, anası-babası ne iş yapar? Adamla aramızda bir bağ kuracak, karakterle kendimizi özdeşleştirmeye yarayacak herhangi bir unsur mevcut değil. Böyle olunca da bu karakterin yaşadığı iç çatışmaları biz izleyici olarak içselleştiremiyoruz. "Aman, n'oluyor ki şimdi? Niye böyle yaptı bu adam..." gibi vurdumduymaz yaklaşımlar sergiliyoruz... -bitti spoiler-

İşin en sinir olduğum yanı da ne biliyor musunuz dostlar? Bu film aslında bir yeniden çevrim. Aynı isimli 1999 yapımı bir Hong Kong filminin yeniden çevrimi. İşin sinir olduğum tarafı bu değil bu arada, işin sinir olduğum tarafı şu ki FİLMİ YENİDEN ÇEVİRENLER AYNI ADAMLAR! Oxide Pang Chun ve Danny Pang diye iki kardeş 1999'da Tayland'da çektikleri filmi 2008'de bu sefer Hollywood'da çekmişler -Aslında iki filmi de lokasyon olarak Bangkok'da çekiyorlar ama anladınız siz beni...-. 1999 yapımı olan filmi izlemedim, izlemek isterdim ama açıkcası Pang biraderlerin tavrından tiksindiğimden böyle bir hevesim kaçtı, ki muhtemelen o 2008 versiyonundan daha iyidir.

Ulan insan aynı filmi 10 yıl sonra tekrar çeker mi? Gidin yeni film çekin kardeşim...

Bu arada bugün, yani pazar, Devrim Arabaları'nı da izledim, yarın yazmaya çalışacağım onunla da ilgili bir şeyler...

9 Kasım 2008 Pazar

All work and no play makes Jack a dull boy.

Merhum Stanley Kubrick'in pek sevdiğim bir filmidir The Shining, özellikle de Jack Nicholson'ın muazzam oyunculuğu ve Kubrick'in basit bir üç tekerlekli bisiklet gezisinden yaratabildiği gerilimle -Beni herhangi bir filmde en çok geren sahne hâlâ bu sehnedir- her zaman için özel bir yere sahiptir bu film gönlümde.

Az önce IMDb'de gezinirken bu filmin trivia sayfasına denk geldim. İlk trivia çok komik geldi, paylaşayım dedim:

During the making of the movie, Stanley Kubrick would call Stephen King at 3:00 a.m. and ask him questions like "Do you believe in God?"


Benim de bunu gecenin üçünde görmüş olmam ilginç bir tesadüf oldu... Yoksa bu bir tesadüf değil mi? Lan..?

7 Kasım 2008 Cuma

Bir martini içseydik beraber...

Efendim, bildiğiniz gibi yeni Bond filmi Quantum of Solace bugün gösterime giriyor. Bendenizin de naçizane, filmin galasına katılma fırsatım oldu dün akşam ayıptır söylemesi. Hanidir ilk defa bir filmi erkence izlemiş olmanın getirdiği sorumlulukla birtakım yorumlarımı buradan paylaşmak istedim.

Bu arada şunu da belirtmeliyim ki, öyle bir Bond hayranlığım yoktur. Yaklaşık on yıl önce atv her salı akşamı bir Bond filmi verirdi, o zamanlar izlerdim. O zamandan bugüne kadar da sinemada oynayan Bond filmlerinin anca yarısını izlemişimdir. Son olarak, ben de en iyi Bond'un Sean Connery olduğunu düşünenlerdenim.

Efendim, belki biliyorsunuzdur, bir yerlerden duymuşsunuzdur, Daniel Craig'in Bond rolünü üstlenmesiyle başlayan yeni seri öncekilerden ziyadesiyle farklılaşmış. Bir önceki filmi, yani Casino Royale'i bendeniz izlememiştim, yeni seriyle dün akşam tanışmış oldum dolayısıyla.

Yeni seriyle eski seri aradasınki farklılaşmayı bir nebze, Tim Burton'ın Batman'leriyle Christopher Nolan'ın Batman'leri arasındaki farklılaşmaya benzetmek mümkün. Ne var ki, Batman'deki farklı tonu ayakta alkışlarken, Bond'daki bu farklılaşmaya şüpheci bir bakışla yaklaşmaktan kendimi alamıyorum.

Az evvel de belirttiğim gibi Casino Royale'i izlemedim, bu sebepten dolayı çok da atıp tutmak istemiyorum ama görebildiğim kadarıyla yeni seride daha insani sayılabilecek tepkilere sahip, meslekî deformasyonun dibine vurmuş ve dolayısıyla daha sert yöntemlerle çalışan bir Bond'la karşı karşıyayız. İtiraf etmeliyim ki film, bu minvalde başarılı bir biçimde kotarılmış. Gerçi temposunun yüksekliği, perde arkasındaki olayların üzerinde yeterince durulmaması ve de önceki filme yapılan bolca gönderme beni konuya tam anlamıyla hakim olmaktan mahrum bıraktı ama olsun. Elimizde başarılı kotarılmış ajanlı bir aksiyon filmi mevcut.

İşte, benim de bu seriye şüpheci bir biçimde yaklaşmamın sebebi bu. Ben bu filmde Bond'u, geri kalan ajanlı aksiyon filmlerinden ayıran herhangi bir unsura rastlayamadım. Her ne kadar sevmesek ya da saçma bulsak da, Bond'u Bond yapan her filmde görmeye alışık olduğumuz klişeleridir: "Bond bak, bu bir dolmakalem, şurasına basınca helikopter de oluyor", "Shaken, not stirred." gibi... Üzülerek gördüm ki bu filmde bir adet "Bond, James Bond..." lafı bile geçmiyor.

Sonuç olarak, Bond'u daha gerçekçi bir karaktere oturtmaya temelde bir itirazım yok ancak Bond'un herhangi bir ajanlı aksiyon filminden farksız bir hâle gelmediğine dikkat etmek gerekiyor. Yine de, filmi sevmediğimi söyleyemiyorum zira ziyadesiyle başarılı çekimler mevcut ve pek çok sahne gerek içerik gerekse teknik açıdan izleyiciyi tatmin edecek düzeyde. Eisenstein etkilenmesinin kurguda bariz olarak ortaya çıktığı birkaç sahne de özellikle dikkat çekici (Filmin başlarındaki at yarışı sahnesini örnek verelim). Aksiyon severlere, Bond hayranlarına ve "Bu hafta sinemaya gideceğim ama ne izlesem bilemiyorum ayol" diyenlere tavsiye etmekten zerre çekinmiyorum...