29 Aralık 2008 Pazartesi

Dijital alemde olan biten...

Ajansımızın dijital alemde ve Digital McCann cenahlarında olanı biteni aktardığı, benim de mümkün olduğunda katkıda bulunmaya gayret ettiğim blogumuza bir göz atınız: Digithell

28 Aralık 2008 Pazar

'tis the season to be jolly...

Sadun bey kendi blogunda ufak çaplı bir yeni yıl heyecanı yansıtınca benim de bir yeni yıl yazısı yazasım geldi birdenbire. Geçmişten bugüne yaşadığım yılbaşı gecelerini gözden geçirdim hızlıca.

Sanırım hatırladığım ilk yılbaşı 1989'a girdiğimiz akşamdı. Babamın bir arkadaşı ve ailesi bizdeydi, bana böyle birbirine takılıp sökülebilen plastik yolları ve binaları olan ufak şehir gibi bir oyuncak almışlardı. Neden bilmiyorum, özellikle yollar çok net bir şekilde aklımda hala, yaklaşık 10 cm. genişliğindeydi sanırım, krem rengi, kenarları hafif yüksek, sanki kaldırım gibi... Arabalarımla oynayabiliyordum bu şehirin üzerinde, güzel bir hediyeydi.

Buradan sonrası on yıl boyunca aynı şekilde ilerliyor, aileyle geçirilen yılbaşı geceleri. Teyzeler, kuzenler... İlk değişim 2000 yılına girerken oldu. Ailece Kıbrıs'taydık, o sırada bir kuzenim orada çalışıyordu, muhtemelen yılbaşı bayramlardan biriyle birleşmişti falan. Otelde kalıyorduk ve tahmin edebileceğiniz gibi otelin sıkıcı ötesi bir yılbaşı eğlencesi mevcuttu. Bu eğlenceye dayanamayan bendeniz geceyarısına bir-iki saat kala odama çekilip yeni yılı tek başıma karşılamayı tercih etmiştim.

2001'e girişim de aileden ayrı ilk yılbaşı etkinliğiydi sanırım. Abimin arkadaşlarının Ataköy'deki evinde kutlamıştık yılbaşını. 2002 ve 2003'ü ise Onurlar'da kutlamıştık. 2003'ün ilk saatlerinde Caddebostan Sahili'nde arabasında köfte satan adam Adalar'ı gösterip "Buralara elektrik nasıl gidiyor yahu?" diye sormuştu bize ama nedense benim "Deniz altından kablolarla" cevabımı pek beğenmemişti...

2004'e ise Suadiye'de, kuzenlerimin evinde ailece girmiştik. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise ben, Emre ve İpek'le buluşmak üzere bir Kadıköy dolmuşuna atladım. Benden kısa bir süre sonra dolmuşa iki kız ve bir oğlan bindi, oğlan kendini kaybedecek kadar sarhoştu ve yolculuğun ilerleyen dakikalarında kızların "Ay ay çıkardı" çığlıkları eşliğinde ve dolmuş şoförünün kenara çekmek için yaptığı çılgın manevraların da etkisiyle dolmuşun içine kustu. Bendeniz mide bulandırıcı bi kokunun dolmuşu kaplamasını beklerken gayet saf bir votka kokusu dolmuşa hakim oldu.

2005 ve 2006, güzeldi. 2007'ye evde abim ve arkadaşlarımla birlikte girdik. Keyifli bir geceydi.

2007 senesinin hayatımın en mutsuz senesi olmasından mütevellit, 2008'i çok da hevesle karşılamadım. Geçen yılki yılbaşı yazımdan da bunu görebilirsiniz sanırım. Tek başıma evde oturup Lord of the Rings üçlemesini seyrederek karşılamayı tercih ettim 2008'i.

2007 kadar kötü olmasa da, hayatımın en mutlu yılı da değildi 2008. Yine de, güzel birkaç konser, bir adet kayak tatili ve bir adet pek keyifli yaz tatili gördü 2008. Bir adet mezuniyet ve dolayısıyla bir adet post-mezuniyet sendromu 2008 yılında yer aldı. Hayatımdan eksilenler oldu. Çalışmaya başladım, pazartesi sendromunu bir yaşam biçimi hâline getirdim. Senenin son günlerinde dalgalı kura geçtim...

2009'a keyifli girmeyi planlıyorum. Planlar her zaman tutmuyor tabii, zira bu haftasonunu da keyifli geçirmeyi planlıyordum ama çok tutmadı. Ama olsun, bazen "Mazhar dediyse, bir bildiği vardır" diye düşünmek lazım galiba...

Herkese mutlu yıllar şimdiden...

23 Aralık 2008 Salı

İçimdeki Opera sevgisi bambaşka

Opera'dan kastım internet browser'ı olan Opera bu arada. Dün itibariyle IT'den rica ederek ajanstaki bilgisayarıma da Opera kurdurdum. Windows ve cep telefonundan sonra Mac OS'da da Opera kullanıyorum. Çok sevinçliyim.

Bu yazıyı okuduktan sonra yakınız

On gün önceki yazımda ismini henüz bahşetmediğim bir filme girmeden önce yaşadıklarımı anlatmıştım yanlış anımsamıyorsam. İşte bu da, merakla beklediğiniz devam yazısı:

Sevgili Deniz'in ısrarlı tavsiyeleri üzerine Burn After Reading'i izlemeye gittim Astoria'ya. Lise yıllarımdan beri hiçbir filmlerini kaçırmadığım Coen Kardeşler'in bu filmini de izlememek olmazdı zaten. Şimdi kontrol ettim de IMDb'den, The Hudsucker Proxy'den beri tüm filmlerini izlemişim, sanırım bunun üzerine Coen'lerin favori yönetmenlerim arasında yer aldıklarını söylemek doğru olur.

Dolayısıyla, eğer sizin için de bir sakıncası yoksa, Burn After Reading'le ilgili yazacaklarımı da Coen'lerin genel filmografisi dahilinde değerlendirmekten kendimi alamayacağım. Film alışık olduğumuz Coen kara mizahını ve senaryo karmaşıklığını içeriyor. Şüphesiz ki kalburüstü bir film. Ne var ki, No Country for Old Men ile yükselen Coen beklentilerimi tam anlamıyla karşılamadı. "Evet ama bu iki filmi karşılaştırmak çok da yerinde bir tercih değil sanki" dediğinizi duyar gibiyim. Katılıyorum, belki bu filmi Coen'lerin filmografisinde The Big Lebowski'ye yakın tutmak daha doğru olur. Benim kendi kişisel sıralamamda da bu iki filmi aynı rafa yerleştirdiğimi söyleyebilirim.

Burn After Reading'de yapım kalitesinin deneyim, bütçe ve teknik olanaklar doğrultusunda, The Big Lebowski'ye nazaran yükselmiş olduğu aşikar. Ne var ki bu tek başına filmden aldığımız keyfin de aynı düzeye çıkmasına yetmiyor.

Filmde en fazla tatminsizlik yaratan husus ise aslında filmin en güçlü olduğunu iddia ettiği yönlerden birinden kaynaklanıyor: oyuncu kadrosu. Brad Pitt, George Clooney, John Malkovich ve Frances McDormand'dan oluşan yüksek beklenti yaratan bu kadronun üyeleri, filmin kısa süresi dahilinde üstün bireysel performanslar sağlayacak kadar kendilerine yer bulamamış diye düşünüyorum. Hikayenin şöyle ya da böyle ana eksenini sağlayan McDormand belki bu noktadaki en şanslı isimken, Malkovich ve Pitt rakibinin misketlerini ütmeye iki tur kala annenin eve çağırdığı çocuklarınkine benzer bir hüzün yaratıyor kalbimizde.

Filmin senaryosu ise Coen'lerden beklediğimiz absürdlüğü taşıyor. The Big Lebowski'nin çıkış noktasını oluşturan yanlış anlama hadisesi, Burn After Reading'de defalarca karşımıza çıkarak filmin ana eksenini oluşturuyor ve filmi, Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedyası'nın (The Comedy of Errors) en güçlü halkasını oluşturduğu türe yeni bir halka olarak ekliyor. Yanlış anlama hadisesinden yola çıkan komedilere Roma İmparatorluğu'nda Plautus'un oyunlarından, günümüzün Sit-Com'larına kadar sıkça rastlamakta olduğumuzu da ekleyelim.

Tabii filmin bu ince örülmüş keyifli senaryosuna farklı bir okuma yapmak da mümkün. Bu paragrafı filmi izlemeyenlerin okumaması doğru olur. Filmin derininde, Hesiodos'un anlattığı Pandora efsanesinden bugüne değin varlığını sürdüren bir kadın düşmanlığının yattığını iddia etmek fazlasıyla mümkün. Zira bütün hadiseyi başlatan unsur bir kadının hırsı olduğu gibi, filmin sonunda da tüm erkekler ya ölmüş ya da bir şekilde mağdur olmuşken üç kadın öyle ya da böyle istediğini elde etmiş bir şekilde perdeden çekiliyor.

Pandora efsanesini de kısaca hatırlayalım elimiz değmişken: ismi "Tanrıların armağanı" anlamına Pandora, ilk kadındır. Prometheus'un ateşi çalmasına misilleme olarak Zeus'un emriyle yaratılır: topal tanrı Hephaistos, Aphrodite'den esinlenerek toprağa bir kadın şekli ve sesi verir; Athena, Pandora'ya çeşitli elişleri vb. öğretir; Aphrodite ise onu çeşitli büyülerile kuşatır. Son olarak Hermesias Pandora'nın içine bir köpek yüreği, tilki huyu hoyar ve Pandora Zeus'un ona "Sakın açma" diyerek verdiği kutusuyla birlikte dünyaya gönderilir. Kutunun içinde bilumum kötülükler, hastalıklar vardır. Merakına yenik düşen Pandora kutuyu açar, yaptığı hatayı fark edince kutuyu hemen kapatır ve umut, tek başına, kutunun içinde kapalı kalır...

Son olarak da filmin yukarıda da görebileceğiniz afişine değinelim. Özellikle Hitchcock filmlerine yaptığı afişlerle tanıdığımız Saul Bass'ın -Sağda kendisinin bir eserini görebilirsiniz- etkisi ortada. Renk seçimi, tipografi, silüet kullanılması ve hatta eskitilmiş kağıt görüntüsü bu etkiyi artırıyor. Filmin içindeki "gizem" hissiyatını ve casus filmi göndermelerini aktarmak için keyifli bir çözüm olmuş, güzel.

Evet, daldan dala atladığımız bir başka yazının daha sonuna geldik. Çünkü ben yoruldum. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere (:

22 Aralık 2008 Pazartesi

Haftanın özetimsisi

Eskiden böyle haftanın özeti falan yazardım. Ne güzel günlerdi o günler. Şimdi kalkıp geçtiğimiz haftanın özetini yazayım desem şöyle bir şey olacak: çalıştım, sonra uyudum, sonra çalıştım, sonra uyumadım, çalıştım, sonra uyudum biraz, sonra tekrar çalıştım...

Anladınız siz onu (:

Geçen yazının devamını yazdım aslında ama daha bitiremedim ve yayınlayamadım. Bitirebilecek fırsatım da olmadı. Bu haftaki tek tatil günüm olan cumartesiyi de-zira evet, bugün de çalıştım- annemlere gitmek suretiyle internetten uzak geçirdim. Şimdi de yorgunum zaten ve izninizle yatacağım, hafiften şifayı da kapmışım...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Uzunca bir aradan sonra yazılan ilk yazının uzun olmasından mütevellit yarıda kalması ve konuya uygun bir başlık bulmanın zorluğu

Bugün tek başıma sinemaya gittiğimi bloga yazarak sevgili dostum Ceren'i üzmek istemezdim ama ne zamandır bloga pek bir şey yazmamış olduğumdan ve blogdaki bu sessizlik hakkında farklı kesimlerden çeşitli tepkiler almış olmamdan dolayı kendimi mecbur hissettim. Ne de olsa bloga en çok yazdığım konulardan bir tanesi sinema...

Bugün evvela sevgili biraderimle bir miktar takıldık, aslında sinemaya gitme fikrimiz de vardı ama zaman ilerledikçe, kendisi yarın sabah erken kalkması gerektiğini belirterek evine gitmeye karar verdi. Ben de bunun üzerine sevgili dostum ve yeni ev arkadaşım -"Hayatımdaki gelişmeler" başlıklı bir yazı yazmam lazım sanırım- Emre'yi aradım sinemaya birlikte gidelim diye. Kendisinin öğlen eve gelip ders çalışma gibi bir planı vardı, akşama kadar herhalde çalışmış olur diye düşündüm ki meğer akşama kadar tembellik yapmış. N'oldu tabii, hem filme gelmedi hem de şimdi saat gecenin kaçı olmuş, adam hâlâ ders çalışıyor...

Hâl böyle olunca ben de tek başıma gittim sinemaya. Filmin oynadığı ve benim izleyebileceğim 3 sinema arasında en yakın olan en pahalısı, en uzak olan da en ucuzuydu. Ben de ortadakine gitmeye karar verdim: Astoria.

Yahu, mimari olarak iş hanından hallice ama içerik olarak çok lüks takılan alışveriş merkezlerini ben cidden anlamlandıramıyorum -Örnek olarak Astoria ve Nişantaşı City's'i verebiliyorum, başka varsa söyleyin-. Ha bu lafımdan mimari olarak hayvanî büyüklükte olan alışveriş merkezlerini anlamlandırabildiğim fikri de çıkmasın, onu da yapamıyorum -Örnek olarak Cevahir ve İstinye Park-. Eve yakın olmasından dolayı Akmerkez -Herkes karmaşık olduğunu iddia etse de bence çok basit, üçgen şeklinde işte- ve ajansa yakın olmasından dolayı Kanyon -Aslında hoşuma gidiyor, en azından bir konsepti var- haricinde pek vakit geçirmiyorum alışveriş merkezlerinde.

Neyse, konuyu dağıttıkça dağıttım yine. Astoria'ya gittim diyordum, o sırada filme yaklaşık bir buçuk saat vardı. Ben de, biletimi aldıktan sonra, adeta bir sinefil gibi takılarak önce D&R'ye uğrayıp bir adet Sinema dergisi aldım, bir de indirimde Romance & Cigarettes DVD'si buldum ve onu aldım: iki sene evvelki İstanbul Film Festivali'nde izlemiş ve pek beğenmiştim. Ardından da Caffè Nero'ya geçtim ve kahvemin eşliğinde dergimi okudum film saatine kadar.

Neyse, saat 19:30'u bulduğunda sinema salonuna geçtim. yaklaşık 20 dakika kadar reklam izledikten sonra nihayet film başladı. Yazının bu anına kadar hangi filme gittiğimi neden açıklamadım bilmiyorum, aslında yazının başında belirtmeyi planlıyordum ama gördüğünüz gibi laf iyice dağıldı. En iyisi ben bu yazıya bugünlük burada son vereyim, filmden bilahare bahsederim.