28 Ocak 2009 Çarşamba

Çeyrek asırlık tecrübe

Bir başka doğumgününü daha geride bıraktık sevgili okurlar. Bundan sonra adımın altına "Çeyrek asırlık tecrübe" yazmaya karar verdim, haberiniz olsun.

Bu arada, "Kalitenin adresi", "[insertproducthere] bizden sorulur", "46 yıllık tecrübe" gibi gudik sloganları ben çok seviyorum. Çalışma arkadaşım Ozan-San'ın blogunda bu minvalde hazırlanmış Gültepe tabelaları derlemesine bir göz atınız.

Yeni yaşıma, bir öncekine göre daha göbekli girdim ve açıkçası kestiğim 3 adet pasta da bu gidişi destekler nitelikte oldu. Sanırım önümüzdeki sene doğumgünümde eti form kesmek zorunda kalacağım...

Her neyse, başta cumartesi akşamki harikulade partiyi organize eden Cemile olmak üzere katılan ve de uzaktan kutlayan herkese teşekkürler.

Eksikliği şiddetle hissedilen iki kişi oldu -onlar kendilerini bilir-, acısını bilahare çıkarırız.

Neyse, ben kaskımı takıp çalışmaya devam edeyim...

26 Ocak 2009 Pazartesi

Hur lång är en kotunga?

ya da

Bir geyik silsilesi

Her şey şu fotoğrafla başladı.

Benim gibi bir İskandinavyasever olan ve İsveççe'ye özel bir ilgi besleyen Sedef Hanım'a gösterdim fotoyu.

Sedef Hanım, Google Translate aracılığıyla kutuda yazanları çevirdi:

Is it true that farmers are working on Christmas Eve? How long is a kotunga? From the nipple will cream? Are the stupid questions? No!

Tepedekiler de:

nipple cream? cheese nipple? butter nipple? glass teat?

Öğle yemeğinden dönene kadar Kotunga'nın ne olabileceğini düşündük. Merakımıza daha fazla dayanamayarak Yahoo! Answers'a sorduk.

20 dakika sonra cevap geldi: Kotunga inek dili demekmiş.

Bu bilgiyi alıp rahatladıktan sonra Kotunga kelimesine ve her şeyi başlatan o fotoğrafa duvarımızda yer vermeye karar verdik.


Yapımda ve yayında emeği geçen herkese -başta fotoğrafın sahibi Cansu hanım olmak üzere- teşekkürler...

24 Ocak 2009 Cumartesi

Yes Man!

Dün akşam ajanstan çıktıktan sonra biraz arkadaşlarla takıldık Kanyon'da. Sanırım bir Stockholm sendromu yaşıyoruz ajansla ilgili. Bir noktadan sonra çok uzaklaşamıyor, sosyalleşmek için anca Kanyon'a kadar gidebiliyoruz. Her neyse...

Geçtiğimiz hafta biraz yoğundu. "Biraz" derken neyi kast ettiğimi şöyle özetleyeyim: 21 Ocak Çarşamba sabahına yetiştirmemiz gereken büyük çaplı bir iş için 8 günlük bir süreçte haftasonu dahil günlerce üstüste sabahlayıp, son 3 günü 3 saatlik uykuyla geçirmek. Çarşamba sabahı ajanstan çıktığımda 48 saattir hiç uyumamış bir haldeydim. Levent'te bir büfeden su alayım dedim ama zihin normal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz bir hâlde olduğundan şöyle bir sahne yaşandı:

1. Parayı tezgâha koydum
2. Adam suyu tezgâha koydu
3. Ben parayı tezgâhtan aldım
4. Para benim elimde olacak şekilde bir süre bekledik
5. Paranın benim elimde olmasının mantıksız olduğunu fark edince parayı tekrar tezgâha koydum
6. Adam suyu hafifçe bana doğru ittirdi
7. Suyu aldım
8. Çıktım

Neyse işte, böyle bir haftanın ardından hafif hafif normale dönmeye başladık. Dün akşam arkadaşlarla Kanyon'da biraz takıldıktan sonra onlar erkence kaçtılar, ben de bari sinemaya gideyim dedim. Jim Carrey'li Yes Man ilgimi çekmişti, onu izledim.

Film, uzun zamandır en çok keyif aldığım film oldu açıkçası. Bolca ciddi rolden -ki hepsinin de hakkını verdiğini söylemeliyim- sonra Jim Carrey'i bir komedide görmek iyi geldi. Ama bir hayli yaşlanmış gördüm Carrey'i. Diğer taraftan, kendisinden 18 yaş küçük Zooey Deschanel'i görmek de iyi geldi. Geçen yazın en manasız filmlerinden biri olan The Happening'de -Filmle ilgili yazdıklarım için tıklayın.-
öyle manasızca ortalıkta dolanarak bizi üzmüştü ama neyse ki bu filmde öyle olmamış.

Filmin senaryosu genel olarak akıcı, sadece başlangıcı biraz hızlı geldi ama hoş görülebilir. Karakterler güzel kurgulanmış, özellikle de baş karakter. Genel olarak eğlenceli, espriler hoş, her sahnesinden keyif aldım diyebilirim.

Tabii kimsenin beklentisini anlamsızca yükseltmek istemem, film bir şaheser değil, ama ziyadesiyle başarılı bir komedi filmi. Hatta uzun zamandır izlediğim en iyi komedi filmi.

Bu arada, az önce iMDb'de başrol için Jim Carrey'den önce Jack Black'in düşünüldüğünü okudum da tüylerim diken diken oldu.

Son iki nokta: film İngiliz mizah yazarı Danny Wallace'ın aynı adlı kitabından uyarlanmış. Wallace'ı BBC'de yayınlanan "How to Start Your Own Country" adlı Komedi-Belgesel-Dizisinde kendi apartman dairesinde Lovely adlı bir ülke kurup Birleşmiş Milletler'e başvurmuş olmasıyla hatırlıyoruz.

İkinci nokta da şu: filmin soundtrack'i çok güzel. Gerek filmin orijinal müzikleri -ki buna Allison'ın müzik grubunun şarkıları dahil (:- gerekse kullanılan diğer şarkılar filme 100% uyum göstermiş.

Filmin konusundan bahsetmediğimi fark ettim, neyse, okursunuz bir yerlerde, ya da en iyisi fragmanını izleyin:


Yes Man from Kasun Vidanapathirana on Vimeo.

19 Ocak 2009 Pazartesi

2 yıl oldu, ne oldu?

İki yıl önce, 19 Ocak günü. Norveç'e geleli 13 gün olmuş, Türkiye'ye dönmeme daha beş ay var. Bunlar yetmezmiş gibi birtakım kişisel sebepler var: keyifsizim.

Önce Ekşi Sözlük'te görüyorum, inanmak istemediğimden olsa gerek, inanamıyorum. Ntvmsnbc'yi açınca, mecbur, inanıyorum Hrant Dink'in katledildiğine.

Bütün gün odadan dışarı adım atmıyorum. Akşama doğru kağıdı kalemi alıp bir mektup yazıyorum, bilinmeyen bir alıcıya.

"Bu ülkeyi sevmek hiç bu kadar zor olmamıştı" diye yazdığımı hatırlıyorum pek çok şeyin arasında. "... ve bu ülkede bir şeylerin iyiye gideceğine dair umudum neredeyse tükendi".

Bunu yazmak bana neredeyse elle tutulacak kadar keskin bir acı veriyor ama, görüyorum ki şu iki senede ne bu ülkede ne de benim hislerimde bir şeyler iyiye gitmiş.

Bilakis...