27 Temmuz 2009 Pazartesi

Rakı şişesinde odun olsam...

Rakıdan bahseden bu yazının, biradan bahseden yazının hemen arkasından gelmesi aslında tesadüfen oldu. Ama düşünmeye başladım, acaba tematik blog mu yapsam diye...

Geçen yazıda olduğu gibi rakıdan, onu ne kadar sevdiğimden ya da farklı rakı markalarından bahsetmeyeceğim bu sefer. Aksine, hem bir reklamcı hem de bir vatandaş olarak beni ziyadesiyle rahatsız eden bir tarafından tutacağım konuyu:

Medyada görmüş olabilirsiniz, Tütün ve Alkol Pisayası Düzenleme Kurulu'nun (TAPDK) kararıyla artık alkollü içecek reklamlarında, alkollü içeceğin herhangi bir gıda ile ilişkilendirilmesi yasaklandı. Yani, biranın yanında patates gösteremeyeceksiniz ilanınızda. Rakı-Balık diye bir ikili de artık yok mesela -Rakı-BoşMasa olur ama-...

Haddim olmayarak Orhan Veli'nin meşhur dizesine müdahale ettim ben de. Neme lazım, yakında rakı şişesinde balık olmak da yasaklanır, ben elimi çabuk tutayım dedim.

Yeni Rakı'nın konuyla alakalı iki adet şahane -ayakta alkışlanası- ilanına bakmadan evvel, şu yazıya da bir göz atın madem...

İlanları Wunderman yapmış, daha fazla bilgi için Elma+Alt+Shift'e buyurun...


25 Temmuz 2009 Cumartesi

Beer is proof that God loves us and wants us to be happy*

Şurada teaser'ını yaptığım yazıyı anca yayınlayabildim. Bu yazı 11 Temmuz 2009 tarihinde, 17:45 sularında kaleme alınmıştır.

Benimle belli bir süre vakit geçirme şerefine nail olabilmiş dostlarımın hiçbiri, benim biraya olan sevgimin yoğunluğuna itiraz edemez diye düşünüyorum. 2005 Haziran’ında birlikte bir Brüksel seyahati gerçekleştirdiğim dostlarım buna en yakından şahit olmuş insanlardır.

Dün akşam, bahsi geçen bu dostlardan biri olan, kadim dostum Emre’yle oturup ikişer bira içtik Don Kişot’ta (Tamam, ben 3 tane içtim). Daldan dala atlayan muhabbetimizin bir kısmında da biralardan laf açıldı. Bugün, uzun bir aradan sonra yazdığım ilk blog yazısının konusunun ne olacağını düşünürken aklıma biradan bahsetmek geldi.

Şöyle bir hayatımda yer etmiş biraları düşünüyorum da; hepsi, kimi iyi kimi kötü -çoğu zaman iyi- zamanların setinde yer almışlar. Liste uzun, aklıma geldiği sırasıyla: Efes Pilsen, Efes Dark, Mariachi, Tuborg, Carlsberg, Jacobsen, Hansa, Guinness, Astra, Berliner Pils, Beck’s, Leffe, Duvel, Desperados, 1664, Brooklyn Lager, Asahi, Tiger, Tap’s, Heineken, Ringnes...

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hepsinin hakkında iki satır yazmak isterim ama zor görünüyor. Başlayayım ben yine de...

Efes Pilsen: Klişe bir reklam gibi duracak ama, gerçekten de Efes Pilsen benim hayatımın bir parçası. “Nefes almam, Efes alırım” diyecek kadar değil belki de ama ona yakın. Üç ay ayrı kaldıktan sonra, Helsinki’de bir barda rastlayınca eski bir dostu görmüşcesine sevinecek kadar sevmişimdir Efes Pilsen’i. Özellikle de Efes Pilsen Fıçı, evin olmazsa olmazlarından...

Efes Dark: İlk çıktığı günden beri vazgeçilmezim. Şişesi, logosu, alkol oranı defalarda değişti ama her zaman lezzetli bira olarak kalbimdeki yerini korudu. Öyle ki, Efes Pilsen’in yeri ayrı olmakla birlikte, bira tercihim kışın Efes Dark, yazın da Mariachi olarak şekillenmeye başladı.

Desperados: Mariachi’den önce bundan bahsetmem gerekiyor. Bu bir Fransız birası, tekila aromalı. Fransa’da geçirdiğim süre boyunca bulabildiğimce bundan içmiştim. Türkiye’de eksikliğini hissettiğim bir lezzetti. 2007 senesinin Mayıs’ında güzel insan Caner’le birlikte Hamburg sokaklarında gezinirken rast gelmiştik, kendisine de tattırma şansını bulmuştum. Caner de Desperados’un -tabiri caizse- hastası olmuş, Hamburg’daki seyahatimizin kalan süresinde fırsat buldukça Desperados içmişti. Caner Hamburg’dan Türkiye’ye döndükten sonra ben seyahatime devam ettim. Bir gün, ben Berlin’deyken sohbet etme fırsatımız oldu MSN üzerinden ve bana müjdeli bir haber verdi: “Efes, Desperados gibi bir bira çıkarmış!”.

Mariachi: Benim için Desperados’un açtığı boşluğu dolduruyor. Keyifli bir bira. Black’ine o kadar ısınamadım.

Tuborg: Benim için Tuborg, Türkiye’de Efes bulamadığım zamanlarda mecburen, Norveç’te de marketteki en ucuz ve eli yüzü düzgün bira olduğu için tercih ettiğim bir marka olmaktan ileri gidemedi hiçbir zaman.

Carlsberg: “Probably the best beer in world” sloganıyla sevdiğimiz bir bira. Birada Danimarka ekolünün dünya çapındaki temsilcisi. Zaman zaman tatmaktan zevk aldığımız bir hoşluk.

Jacobsen: “Bira ne kadar lezzetli olabilir?” sorusunun cevabı. Carlsberg’in özel serisi. Kopenhag’da Carlsberg fabrikasını gezerken tanışmıştım. Özellikle de Carlsberg’in kurucusu J. C. Jacobsen’in 1854’de yazdığı orijinal tariften yola çıkarak üretilen Dark Lager, ölmeden önce tadılması gereken lezzetlerden biri...

Hansa: Norveç’in en yaygın iki birasından biri. Pilsen. Yumuşak içimli. Rokkan gecelerinin vazgeçilmezi.

Guinness: Türkiye’de arada bir görünüp sonra kaybolan lezzet. İrlanda’yı sevme sebeğlerinden. Reklamlarında “Good things come to those who wait” derler, zira fıçıdan bardağa yavaş yavaş, sakin sakin, bekleye bekleye yolculuk eder.

Leffe: Birada farklı lezzet arayışlarım esnasında ilk rastladığım lezzet. Belçika’dan bir Abbaye birası. Biraz ağır bir bira, 40 yılda bir yavaş yavaş içmelik. Leffe Brune özellikle tercih edilmeli.

1664: Fransa’daki en yaygın bira markası. Desperados bulamayınca “Seize” içmeli.

Asahi: Bir Japon birası. Super Dry. alces berin Tokyo’dan getirdiği bir litrelik metal kutuları sayesinde, Deniz Hanım’la birlikte tanıştığımız lezzet. Wagamama’da ve bazen de Num Num’da bulunmakta.


Neyse, yoruldum. Ben en iyisi birama döneyim. Buz gibi Efes Pilsen... Unutmayayım da, bir ara da Gusta Dark’ı deneyeyim...

Bu yazıyı yazdıktan sonraki iki hafta içinde Gusta'ya sardırdım, Gusta Dark'ı da denedim, beğendim, tavsiye ediyorum...

*: Benjamin Franklin'in söylediği iddia edilen bir söz. (Daha fazla bilgi)

17 Temmuz 2009 Cuma

Rock'n Coke'a gideriken...

Masamın yanında çantam, uyku tulumum, matım ve çadırım hazır olarak duruyor... Akşam Sadun Bey, Sedef Hanım ve Bahadır Bey'le birlikte Rock'n Coke yollarına düşüyoruz...

Etkinlik boyunca twitter ve flickr kullanmayı planlıyorum. ("İkisini ayrı ayrı takip etmekle uğraşamam ben!" diyenleri friendfeed'e alalım...)

Belki facebook'a da biraz fotoğraf atarım. Belki de atmam, hatta muhtemelen atmam...

Ha tabii belli mi olur, belki de hiç uğraşmam, hiçbir yere hiçbir şey göndermem (:

13 Temmuz 2009 Pazartesi

İzmir'de bi' şeyler oluyor!

Şimdi efendim, gün geçmiyor ki aklımıza bir soru takılmasın... Vay efendim "Triband neydi?", yok efendim "LED nedir? Yenir mi, içilir mi?". Şimdi 3 tane genç var: Aslı, Emin ve Mert. Bunlar işte bu sorulara ellerinden geldiğince cevap veriyorlar. Birinden birinde doğru cevap var, hangisinde olduğunu bulmak da size kalmış artık...

Bu İşte Bi' İş Var!

Uzun lafın kısası: Chuck'taki Buy More var ya, işte onun orijinali olan Best Buy, Türkiye'deki ilk mağazasını yıl sonunda İzmir'de açıyor. Best Buy, Güleryüzlü ve yardımsever satış elemanları (a.k.a. Mavi Tişörtlüler) bulabilsin diye de biz böyle bir şey yaptık. Elimize sağlık...

Yeni blog yazısı teaser'ı (:

Cumartesi günü oturdum, uzunca sayılabilecek bir blog yazısı yazdım. Ancak yanımda bilgisayarım yoktu, ben de deftere yazdım yazıyı. Henüz bilgisayara geçirecek vaktim de olmadı... Artık birkaç güne inşallah...

2 Temmuz 2009 Perşembe

16 yıl önce...

16 yıl önce bugün bu ülkede 33 kişinin diri diri yakıldığını hatırlıyor musunuz?

İtfaiyeler gelmek bilmiyor. Oysa biraz önce taş atan güruh çoktan ateş altına almış oteli. Pir Sultan Abdal'ın heykeli vinçle yerinden sökülüyor, ağızlarından cehalet, yobazlık, gericilik köpükleri saçan grup, şimdi o heykeli iplerle bağlayarak çığlıklarla sürüklüyor, cadde boyunca. Sivas, tarihinin utancını yazıyor o sırada. Meraklı bakışlar, geç gelen itfaiye ve içerde cayır cayır yanan Behçet, Hasret, Metin, Asım, Nesimi ve şenlikler için gelen onca aydın yürekli insan. "Etrafta et kokusu var" diyor, spiker, dehşet dolu gözlerle. (yazının tamamı)

Bir sene önce de şöyle bir şeyler yazmışım...

Bu da sadece iki gün öncesinden bir hadise...

Bu ülke sanki her geçen gün daha ruh karartıcı bir yer oluyor...