26 Ekim 2009 Pazartesi

Bir fincan kahve hakkında kırk dakika konuşabilirim...

Kahvaltıdan sonra Çimen, ev arkadaşım ve kardeşinden ayrılarak eve döndüm. Niyetim, dün başladığım blog yazısını bitirmek ve biraz da ortalığı temizlemekti. Başta niyet ettiğimden daha fazla ortalığı temizledim, blog yazısını hâlâ bitirmedim, umarım yarın bitiririm.

Kendime kahve yapayım dedim, kahve makinesini de temizledim. Kahve sürahisini yıkadım. Hazır elim değmişken filtrenin olduğu kısmı da yıkayayım dedim. Makineyi temizledikten sonra damacanadan su almak için eğildiğimde evde su kalmadığını fark ettim. Erikli'yi aradım, dört defa bir tuşuna bastım, telesekreter en kısa zamanda suyun elime ulaşacağını söyleyip kapattı.

Kahve içemeyince odama döndüm. Eski ajanstan arkadaşlarla mail trafiğine girmiştik bir taraftan, bugün çalışıyorlardı, "Taksim'e geçerken uğrayayım, bir kahve içelim" dedim, "Tamam" dediler. Temizliğe devam ettim.

Bir buçuk, iki saat kadar sonra kapı çaldı, gelen Erikli'ydi. Suyu aldım, mutfağa yuvarladım, açtım, pompayı taktım ve kahve yaptım. Kahveyi içmeyi yarılamışken, "Aa, ulan ben biraz sonra kahve içmeye gitmeyecek miydim?" dedim, hüzünle karışık bir hayrete büründüm.

-Hikayenin sonunda kahramanımız şu Starbucks'taki kırmızılı mırmızılı ahududulu buzlu çay gibi şeyden içti.-

22 Ekim 2009 Perşembe

Dünyanın tüm kısa blog yazıları, birleşin!

• Sabah metroda ayaktaydım, bir an dalmışım, kulağımda Alanis Morisette'ten tekdüze bir şeyler çalıyordu ve bana sanki saatlerdir o metroda aynı şekilde gidiyormuşuz ve sonsuza dek hiç durmadan devam edecekmişiz gibi geldi. Metro çok acaip bir şey, hayattan soyutlanmış gibi...

• Taksim'de çalışmanın en keyifli yanlarından biri de, öğlen Mercan'a gidip kokoreç-midye yiyip yanında da bir bira yuvarlama özgürlüğüymüş...

• Dün filmekimi'nde gittiğim film galiba son yıllarda izlediğim en sıkıcı filmdi. 90 dakikalık filmden adamların hiçbir şey yapmadan bir yerlere baktığı kısımları çıkarsan film 30 dakikada biterdi. Öyle ki, bu filmin yanında bir Nuri Bilge Ceylan filmi Disney yapımı gibi kalır...

"Sen o tarafa bak, ben de biraz bu tarafa bakayım..."

• Filmin ne olduğunu da söyleyeyim tabii, Valhalla Rising. Epik bir Viking filmi... Galiba tek artısı, Vikingler'le ilgili bilumum dandik klişeden uzak durmasıydı (Boynuzlu kasklar, kürklü mürklü kıyafetler gibi).

• Başka bir çağda yaşama şansım olsaydı, 14. yüzyıl İstanbul'unda, yani buralar daha Doğu Roma İmparatorluğu'yken, hancı olmak isterdim.

18 Ekim 2009 Pazar

Filmekimi ilk gün:
Looking for Eric ne de güzelmiş...

Malumunuz, Filmekimi başladı dün itibariyle. Bendeniz de, "Hastasıyım film festivallerinin" nidasıyla ilk günden iki filmle yaptım kendi açılışımı. İzninizle bu iki filme dair izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

İlk filmimiz Duncan Jones'un yazıp yönettiği Moon isimli bilimkurgu. -bilimkurguyla ilişkisini yıllar önce kesmiş olanlar dilerlerse bu noktada ikinci fotoğrafa kadar scroll down yapabilirler.-

Filmin konusu kısaca şu: Kahramanımız Sam Bell'in Ay yüzeyinde enerji toplayıp bu enerjiyi dünyaya gönderen Lunar Inc. isimli bir şirketle üç yıllık bir sözleşmesi vardır ve görevi Ay yüzeyindeki üste tek başına yaşayarak araçların düzgün çalışmasını sağlamak, gerektiğinde bakımlarını yapmaktır. Film, Bell'in sözleşmesinin bitmesine 2 hafta kala başlar ve olaylar gelişir.

Film, son dönemlerin ana akım bilimkurgu yapımlarındaki görsel efekt ve patlamalarla süslenmiş olan bayağılığın aksine, $5 Milyon'luk mütevazı bütçesinin -Karşılaştırma yapabilmek için geçen yazıda bahsi geçen bilimkurgu filmi Surrogates'ın bütçesinin $80M olduğunu belirtelim- her cent'inin hakkının verildiğini gösteren yapım kalitesiyle dikkat çekiyor, zira sayısı sınırlı olan görsel efektler gayet uygun noktalarda ustalıkla kullanılmış. Çekimler ve senaryonun yapısı, tek mekanda tek oyuncuyla geçen filmin ritmini sonuna kadar koruyor. Sam Rockwell ise lezzetli oyunculuğuyla, izleyiciyi hızlı ve pürüzsüz bir şekilde Sam Bell'in yalnızlığına ortak ediyor.

Kısacası Moon, 2001 tarzı, hikayenin ve karakterin ön planda olduğu eski usül bilimkurgulardan hoşlananların -bence- ziyadesiyle seveceği, bilimkurguyla arası çok hoş olmayanların bile keyif alabileceği bir kalitede olmuş. Bol patlamalı bilimkurgu hayranlarının zevk alabileceğinden şüpheliyim... -Bu arada, Jones da David Bowie'nin oğluymuş, konuyla alakası sınırlı olsa da belirtelim yine de (: -

Looking for Eric

Gelelim dünün ikinci filmine. Looking for Eric, bir Ken Loach filmi. Ken Loach kimdir diyenlere hızla geçelim: 73 yaşındaki İngiliz yönetmen, gerçekçi tarzda çekilmiş sosyal içerikli filmleriyle tanınır. İngiltere'de sosyal içerikli dediğiniz zaman elbette ki, işçi sınıfı, kaçak göçmenler vb. gibi konulara eğiliyorsunuz doğal olarak. Bunu yaparken de asla duygu sömürüsüne bulaşmayan, şov yapmaktan imtina eden, bilakis modern anlatı tarzlarını başarılı bir şekilde kullanarak seyir zevkinin bir an bile düşmediği keyifli filmler çeken adamdır Ken Loach.

2007 yapımı filmi It's a Free World'ü, iki sene önce Antalya'da, Altın Portakal'da izlemiştim. Bir kadının, kaçak göçmenlere iş bulmak vasıtasıyla, kendi hayatını sürdürme mücadelesinin anlatıldığı bir filmdi.

Looking for Eric ise tam bir erkek filmi, futbol eksenli. Hayat futbola benzer metaforunu filmin merkezine alıp ince ince, büyük bir keyifle işliyor. Maçın son on dakikasına yenik durumda girmiş bir erkek var perdede. Yenilgiyi gururuna yediremiyor ama bir taraftan da takım dağılmış. İşte o esnada bir şeyler oluyor: ben diyeyim oyuncu değişikliği, siz deyin futbolun mucizesi, Eric Cantona oyuna giriyor ve dengeler değişiyor...

Filmi o kadar büyük bir keyifle izledim ki, dün akşamdan beri "2009'da izlediğim en iyi film" ünvanını aylardır öve öve bitiremediğim Okuribito'ya değil de Looking for Eric'e mi versem diye düşünüyorum. Yönetmen Ken Loach olunca yapım kalitesi ve çekimler hakkında zaten söylenecek bir söz kalmıyor bana. Hikaye desen son derece samimi, bir o kadar da sürükleyici. Cantona'nın kahramanımızın hayatına dair yaptığı yorumlar ve verdiği taktikler ise filmin keyfine keyif katıyor. Filmin belki de en güzel diyalogu kahramanımızın Cantona'ya sahadaki "En güzel an"ı sorduğu diyalog: "It wasn't a goal. It was a pass. A gift. Like an offering to the Great God of Football."

Bu film hakkında daha uzun yazmak isterim aslında. Ama uzattıkça filmin güzelliğine gölge düşüreceğimden endişeleniyorum. Şu son iki paragrafı yazmamın bir saatten uzun sürdüğünü belirtirsem, göstermeyi arzuladığım özeni anlarsınız diye umuyorum ve sizi Looking for Eric'in fragmanıyla baş başa bırakıyorum...

“When the seagulls follow the trawler, it is because they think sardines will be thrown into the sea.”


Yazının yazılması süreci boyunca desteklerini esirgemeyen Deniz, Berivan ve Demet hanımlara teşekkürlerimi sunarım.

8 Ekim 2009 Perşembe

Sonbaharsal sinema yazısı...

Ekim ayının ilk yazısını yine sinemaya ayıralım bakalım. Aslında bu yazıyı geçen hafta perşembe yazmayı planlıyordum ama yapamadım. Bu haftayaymış, sağlık olsun.

Öncelikle son iki haftada izlediğim vizyon filmlerinden bahsedeyim izninizle. Geçen hafta Sadun ve Alper Beyler'le "The Surrogates'ı izledik. Aksiyon dozu çok yüksek olmayan, buna rağmen Bruce Willis'li bir aksiyon filmine yönelik beklentileri karşılayan, bilimkurgu sevenleri üzmeyecek, seyir keyfi yüksek bir filmdi. Belki biraz hikaye akışının hızlı olmasından şikayet edilebilir...

"Hocu, buna bi PlayStation bağlayalım, manyak PES oynarız valla..."


Dün ise yine Alper Bey'le, Gamer'ı izledik. Beklentilerimin ziyadesiyle altında kaldı. Manasızca hızlı geçen bir kurgu filmde izleyiciye nefes alacak yer bırakmamıştı. Neredeyse bütün planlarda kameranın hareketli olması ve oyuncuların suratlarına çokça yaklaşılması filmi izlemesi yorucu bir hale getirdiği gibi, senaryo da bunu karşılayacak bir tatmin yaratmaktan uzaktı. Filmin en izlemeye değer kısmı sanırım Michael C. Hall'un (a.k.a. Dexter) psikopat oyunculuğunun tavan yaptığı dans sahnesiydi. İddia ediyorum, Michael C. Hall önümüzdeki on yıl içinde bir Oscar alacak -bu kadar kesin konuşunca kıllandım birden kendimden-.

Onun dışında, bu hafta gösterime giren iki tane daha dikkat çekici film var. Bir tanesi Funny People. İlk defa, Adam Sandler'ın oynadığı bir film ilgimi çekiyor galiba. Film hakkında çok bir bilgim yok, sadece fragmanını izledim ve ziyadesiyle hoşuma gitti. Bir de zamanında Freaks and Geeks ile tanıyıp sevdiğimiz Seth Rogen oynuyor, kısacası ilgimi çekti. Fırsat bulursam izleyeceğim ama emin olamıyorum. Haftaya daha iyi bir film girmezse gösterime...

Bir de, Okuribito girdi bu hafta gösterime, Son Veda adıyla. Nisan'da, İstanbul Film Festivali'nde izlemiş ve çok beğenmiştim, şurada da belirtmiştim. Fırsatınız olursa, beyazperde'den bakın ve gidin izleyin derim...

Bir de filmekimi biletlerini aldım ama, onunla ilgili yazacak vaktim kalmadı. Şuradan programıma ve neden gitmek istediğime bakabilirsiniz, festivalden sonra da izlenim yazarım yine...