31 Ocak 2010 Pazar

Pazar sabahı keyfi...

"Uzun zamandır bu tarz bir pazar sabahı keyfi yapmamıştım" diye düşündüm bu sabah hafiften bir pazar sabahı keyfi yaparken. "Hafiften" dememin iki sebebi var, birincisi bunu düşünürken öğleden sonra olmuştu bile, ikincisi ise bunu düşündüğüm noktaya gelene kadar akşamdan kalmalığın ağır etkileriyle baş etmekteydim...

12 civarı artık daha fazla uyuyamayacağımı farkedince kalktım ve bir duş aldım. Evin her odasında uyuyan birileri olduğundan giyinip, kitabımı alıp yavaşça dışarı süzüldüm. Önce, neredeyse her akşamdan kalma pazar sabahımda yaptığım gibi börekçiye gittim. İlginçtir, ilk defa bugün börekçiye yalnız gittim. Daha önce evin geri kalanından daha erken uyandığım olmamış anlaşılan...

Börekçide her hafta görmeye alıştığım keyifli garson bu hafta yoktu. Gençten, tıfıl bir çocuk aldı siparişimi ama o da aynı diğeri gibi, başka bir dilin dilbilgisinden ödünç alınmış gibi duran şu cümleyi mutfağa doğru bağırmaktan geri kalmadı: "Çay bir yap".

Akşamdan kalmalığımın ilk ilacı olan bir porsiyon kıyma-peynir karışık kol böreğinin üzerine, ikinci ilacı olan Sedergine'i içtikten sonra çıktım börekçiden. Evin oraya kadar yürüdüğümde baş ağrım bayağı bir hafiflemişti. Ev halkından herhangi birisi beni henüz aramadığından, hâlâ uyuduklarına kanaat getirdim ve yürümeye devam ettim. Starbucks'ta oturup bir kahve eşliğinde biraz kitabımı okumaya niyetliydim ancak yolda bir gazete bayiisi görünce "Gazetesiz pazar sabahına pazar sabahı denmez" diye düşünüp bir gazete aldım.

Elimde gazeteyle yürümeye devam ederken aklıma neredeyse bir sene öncesinden bir pazar sabahı geldi. Hava bugünkü gibi kasvetliydi, tam sevdiğim tarzdan bir pazar havası yani. Emre'yle birlikte çıkmıştık, önce Barış Büfe'de bir kahvaltı yapmış, ardından da Starbucks'a geçmiştik. Klasik bir pazar sabahı sükunetini içimize çektikten sonra ben, Emre'yi Starbucks'ta çalışmaya bırakmış ve ajansa gitmiştim.

Kahvemi fincanda istedim, bir de soda aldım ve üst kata çıkıp koltuklardan birine kuruldum. Önce bir e-posta attım cep telefonumdan, ardından da gazetemi okumaya koyuldum bir taraftan da kahvemi içerken. Gazetenin orta sayfalarında bir yerlerde, Genelkurmay'ın Kazım Karabekir'e iade-i itibar yapmasıyla alakalı bir makaledeydim ki telefon çaldı, arayan abimdi. Evdekiler uyanmış. Makaleyi bitirdim, sodamın kalanını içtim, kahvem zaten bitmişti. Gazetemi aldım, eve döndüm.

19 Ocak 2010 Salı

Bugün 19 Ocak...

...ve benim kalbim sıkışıyor üç yıl öncesini hatırladıkça. O kadar ki, artık bir şey söyleyemiyorum. Ancak, bir sene önce yazdıklarımı tekrarlayabiliyorum:

2 yıl oldu, ne oldu?

İki yıl önce, 19 Ocak günü. Norveç'e geleli 13 gün olmuş, Türkiye'ye dönmeme daha beş ay var. Bunlar yetmezmiş gibi birtakım kişisel sebepler var: keyifsizim.

Önce Ekşi Sözlük'te görüyorum, inanmak istemediğimden olsa gerek, inanamıyorum. Ntvmsnbc'yi açınca, mecbur, inanıyorum Hrant Dink'in katledildiğine.

Bütün gün odadan dışarı adım atmıyorum. Akşama doğru kağıdı kalemi alıp bir mektup yazıyorum, bilinmeyen bir alıcıya.

"Bu ülkeyi sevmek hiç bu kadar zor olmamıştı" diye yazdığımı hatırlıyorum pek çok şeyin arasında. "... ve bu ülkede bir şeylerin iyiye gideceğine dair umudum neredeyse tükendi".

Bunu yazmak bana neredeyse elle tutulacak kadar keskin bir acı veriyor ama, görüyorum ki şu iki senede ne bu ülkede ne de benim hislerimde bir şeyler iyiye gitmiş.

Bilakis...