23 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 3:
Yedim yedim doymadım...

Previously on Gudik:
BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?
BCN - Bölüm 2: Ben Gaudí gördüm.


"Ne Barselona'ymış be birâder, yaza yaza bitiremedin..." diye serzenişte bulunduğunu duyar gibiyim sevgili okur, şunu bil ki haksız değilsin. Ama beni az çok tanıyorsan lafı uzatmayı sevdiğimi de bilirsin... Eğer tanımıyorsan da, mesaj at, tanışalım (:

Her neyse, lafı daha fazla uzatmayayım, gezilecek yerlerden bahsettim geçen yazıda. Bu yazıda da biraz yemek içmekten ve benzeri detaylardan bahsederek toparlayacağım bu yazıyı.

Yemekten başlayalım. Yemekler çok güzel. Bunun kişiden kişiye değişecek bir şey olduğunu biliyorum ama, bana öyle geliyor ki her damak tadına uygun ve lezzetli bir şeyler bulmak mümkün olur Barselona'da. Bendeniz, ayıptır söylemesi, -farklı biçimlerde ve farklı türlerde olacak şekilde- bolca kırmızı et tükettim. Herbiri de birbirinden lezzetliydi. Bir gün organik-vejeteryan bir öğün yedim, gayet güzeldi. Deniz ürünlerine düşkünlüğüm azdır, az bir şey tattım ama o kadarı bile taze ve leziz olduğunu anlamama yetti.

Aslında, bu kadar yemekten bahsetmemin sebebi, galiba Barselona'da yemeklerin lezzetinden ziyade, yemek yemenin verdiği keyifin yüksek olması. Kadim dostum Emre'yle arada bir yemek yemenin nasıl zorunluluktan öte bir keyif olduğunu konuşuruz. Her şeyin öncesinde kültürel bir etkinlik aslında yemek yemek. Yediğimiz hemen hemen her gıdanın öyle ya da böyle bir kültürel -ya da sosyal demek daha doğru belki- bağlamı var. O gıdayı da o bağlamın ne kadar içinde tüketebilirsek, aldığımız keyif de o kadar artıyor gibi geliyor bana.

Affına sığınarak konuyu biraz daha dağıtıyorum sevgili okur, alışveriş merkezlerindeki "Food Court"lar var ya, işte onları hiç sevmememin sebebi de bu bahsettiğim bağlam meselesi. Herbiri birbirinin aynı masalarda bir kişi lahmacun yerken hemen yanındakinin burrito yemesi, iki yemeği de ait oldukları bağlamın bir anda dışına atıyor ve yemek eylemini bir zorunluluğun sonucunda gerçekleştirilen içi boş bir eyleme dönüştürüyor.

Sanırım benim şu anda yaptığım da, aslında insan olmanın getirdiği bir durum. Zorunluluktan doğan eylemlere çeşitli değerler atfetmekten bahsediyorum. Bir başka deyişle, yemek yememizin tek amacı karnımızı doyurmak olsaydı, ortalama bir sığırla şu anda sahip olduğumuzdan daha fazla benzerliğe sahip olurduk diye düşünüyorum (:

Bana göre İstanbul, yemek yemenin en keyifli olduğu şehirlerden bir tanesi -Tabii bunun için, yeterince vaktinizin ve biraz paranızın olması gerekiyor-. Barselona'da yemek yemek de, en az İstanbul'daki kadar keyifli diyebilirim. Şehrin kendine ait bir havası varsa eğer, bu havayı yediğin yemeklerde de fark edebiliyorsun. Şehrin en büyük pazarında, yani La Boqueria'da bir tur atmak bile şehir ve yemek arasındaki sıkı bağa şahit olmak için yeterli.

La Boqueria

Bu arada, Barselona seyahatimde şunu da fark ettiğimi ekleyeyim: İstanbul gerçekten de Avrupa düzeyinde pahalı bir şehir statüsüne ulaşmış durumda. Özellikle yeme-içme konusunda bunu görmek mümkün. Barselona'da, İstanbul'dakilere benzer ya da daha düşük paralar ödeyerek tatmin olmuş bir şekilde masadan kalkmak mümkün.

İçki konusunda, görebildiğim kadarıyla en popüler kokteyl, burada da olduğu gibi, Mojito. Fena da yapmıyorlar. Bizim içtiğimiz yerde €6 idi ve bunun ortalamanın üstünde bir fiyat olduğunu söylediler. Cin-tonik istediğimde de barmen, Türkiye standartlarına göre cömert bir biçimde bardağa cini koyduktan sonra 250'lik bir Schweppes şişesini açarak yanında ayrıca verdi -İyi ki daha komplike bir içki istememişim (: -. Cini ve toniği ayrı ayrı fiyatlandırmadığını zaten tahmin etmişsinizdir.

Barlar genellikle 2:30 gibi kapanıyor. Bu saatten sonra eğlencenin sabahın erken saatlerine kadar devam ettiği gece kulüpleri de mevcut. Ben bunlardan birine gitmedim ama bir cumartesi gecesi, saat sabahın üçünü gösterirken önünde 50 metreden uzun kuyruk olanını gördüm.

Metro ve otobüs ağı şehri gayet güzel kapsıyor. Şehrin tamamına yayılan ve gece boyunca çalışan yaklaşık 10 tane otobüs hattı da mevcut. Metronun da haftasonları gece boyu çalıştığını ekleyelim. Otobüs bileti ile taksi ücretlendirmesi arasındaki orantının, İstanbul'daki gibi olduğunu da belirtebilirim. Kısacası, taksi gayet makul.

Bunlar dışında açıkçası aklıma gelen pek bir şey yok şu anda. İleriki yazılarda belki çeşitli Barselona referansları olur yine, ama şimdilik Barselona hakkında diyeceklerim bu kadar (:

Umarım çok baymamışımdır sevgili okur...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Etkileşim azalması

Barselona seyahatine dair üçüncü ve son yazımı da yazdım. Üzerinden bir geçip, belki bir-iki fotoğraf da ekledikten sonra yarın yayınlamayı planlıyorum.

Ondan önce sana sormak istediğim bir şey var sevgili okur. Blogun ilk zamanlarında gayet yüksek olan etkileşim git gide düşerek son aylarda sıfıra ulaştı. Hiçbir yazıya yorum gelmiyor neredeyse.

Zaten, benim gibi blog sahibi olan pek çok yakın arkadaşım artık yazmayı da bıraktılar. Üzücü biraz.

Her neyse, şunu soracağım: Neden yorum yapmıyorsun?

Yine yorum yapmazsın diye, yan tarafa bir anket ekliyorum, bari onu cevapla (:

Yorum da yapabilirsin tabii...

16 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 2:
Ben Gaudí gördüm.

Previously on Gudik: BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?

Barselona macerası kaldığı yerden devam. Şimdiden söz veriyorum sevgili okur, bir önceki yazı kadar uzatmamaya çalışacağım lafı. Hatta, eğer becerebilirsem kronolojikten ziyade daha tematik bir sıralamayla karşına çıkma niyetindeyim. Bakalım olacak mı?

Barselona'yı gezmem şu ana kadarki en keyifli seyahatlerimden birisi oldu. Bunun en büyük sebebi de, Deniz Hanım'ın orada yaşaması ve onun sayesinde benim de orada yaşarmış gibi yapabilmem oldu. Yani, ortalama bir turistten farklı olarak, Barselona'da hâlihazırda yaşanan hayatın ritminin içine biraz olsun girebilmiş oldum. Aynı zamanda, Barselona'da geçirdiğim kısa sürenin Deniz'in taşınmasına denk gelmesi lojistik açıdan birtakım sıkıntılar doğurmuş olsa da, kendisinin ev arama sürecine burnumu sokma fırsatını yaratmasıyla ilgi çekici bir deneyim sağladı. Zannedersem 6-7 tane daire gezmişimdir Barselona'da, emlak koşullarıyla ilgili bilgi almak isteyenler e-posta atabilir (:

"Yediğin-içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat" dersin muhtemelen sen sevgili okur. Seni hayalkırıklığına uğratmak istemem ancak, Barselona'da geçirdiğim 5 buçuk günün sadece 2'sini turistik geziye ayırdım, geri kalanında da ayıptır söylemesi bol bol yedim ve de keyif yaptım. Turistik mekanlardan benim uzun uzun bahsetmeme gerek yok, internetten gerekli bilgiyi bulursun. Kendi gördüklerimden şöyle bir-iki öneride bulunabilirim: "Sanatla alakalıyım" diyorsan Picasso Müzesi'ni ve Miro Müzesi'ni görsen iyi edersin. Diğer müzeleri gezmediğimden onlar hakkında bir şey diyemem, Picasso ve Miro benim önceliklerim oldu, memnun da kaldım.

Tabii bir de Gaudí var. Turistik geziye ayırdığım 2 günden bir tanesini Gaudí'nin eserleriyle doldurdum sadece. Eserleriyle dediğim, sadece 4 tanesiyle aslında. Gaudí'nin en meşhur eseri, inşaatine 1882'de başlanan ve henüz tamamlanmamış olan devasa kilise: Sagrada Família. Bina estetik özellikleriyle olduğu kadar, 128 yıldır devam eden inşaatiyle de meşhur olduğundan, Barselona'nın en popüler turistik mekanlarından biri. Ne var ki bendeniz, kilisenin içine girmeyi tercih etmedim, etrafında bir tur attım ve gölgesindeki bir bankta oturup biraz kitap okuyarak dinlendim. Şehrin biraz kuzeyinde yer alan Parc Güell de, Gaudí tarafından tasarlanmış büyük bir park. Burada da biraz vakit geçirdim.

Parc Güell'de Turistler...

Ancak, Gaudí'nin dehasının en açık biçimde ortaya sunulduğu iki yer var ki, bunlar beni benden aldı. Sen de olur da bir gün Barselona'ya gidersen sevgili okur, bunlardan en az bir tanesini kesin ziyaret et: Casa Batlló ve Casa Milà. Bu binaların her ikisi de Passeig de Gràcia isimli, Barselona'nın en merkezi ve prestijli caddelerinden birinin üzerinde yer alan evler. 20. yüzyıl başlarında inşa edilmişler. O dönemde Barselona burjuvazisi arasında Passeig de Gràcia'da bir ev yaptırmak pek modaymış. İşte o burjuvaziden Batlló ve Milà aileleri Gaudí'den kendilerine birer bina yapmasını istemişler, Gaudí de yapmış -Bu arada iki binayı aynı cümlede anlatıyorum ama, Batlló ve Milà'nın inşaası arasında 30 yıldan fazla bir zaman farkı var, belirteyim-. Tabii, bu burjuvaya mensup aileler, hele de şehrin göbeğinde, müstakil evler yaptırmıyorlar, işlev dolayısıyla bizim apartman dediğimiz tarzda binalar yaptırıyorlar. İşlev dolayısıyla diye belirtmemin sebebi şu ki, insan bu binaları görünce "Bu apartmansa bizim oturduklarımız ne?" diye soruyor ister istemez. Benim oturduğum kutu gibi binayla bir Casa Batlló'yu aynı cümlede kullanmak bile ayıp.

Ne diyordum? Apartman... Apartmandan kasıt şu tabii, mesela Casa Batlló'da binanın bir katı Batlló ailesi için özel olarak inşa edilmiş, caddeye bakan devasa bir salon, efendime söyleyeyim arkada güneşli bir teras mevcut. Üst katlarda ise karşılıklı ikişer adet olacak şekilde başka daireler var. Hani dedik ya, 20. yüzyıl başında Barselona burjuvazisi için Passeig de Gràcia'da ev yaptırmak bir statü göstergesi; aynı şekilde, dönemin orta sınıfının statü göstergesi ise, o binalarda bir daire tutmak. Bir anlamda, Cumhuriyet'in ilk yıllarının Nişantaşı'sına benzer bir durum söz konusu: "Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer hâlin duman."

Bu arada, Casa Milà'da, o orta sınıfın yaşadığı dairelerden bir tanesini gezme şansı mevcut ki, özellikle hizmetçinin odasını görünce insana bu topraklarda öğrendiğimiz orta sınıf kavramını bir kez daha sorgulattırıyor -Burada bahsedilen orta sınıfın 20. yüzyıl başlarına ait olduğunu ve bugünlerde işsizlik oranının 20%'ye yaklaştığı İspanya'da orta sınıfın o denli bir konfora sahip olmadığını belirtelim-.

Uzun lafın kısası, her iki bina da muazzam binalar. Gaudí'nin en ufak detayına kadar incelikle tasarladığı -Örneğin, kapı kollarını bile Gaudí elleriyle yapmış- bu binaların hiçbir öğesi, kendi adıma söyleyeyim ki, benim daha önce gördüğüm hiçbir binadakilere uzaktan yakından benzemiyordu. Aynı zamanda, binanın içinde sıcaklığın kontrolü ve ışığın dağılımı gibi detaylara getirilen çözümler, kelimenin gerçek anlamıyla dahiyane. Casa Batlló'dan tam olarak bu hislerle çıktım...

"Turistik mekanlardan uzun uzun bahsetmeme gerek yok" deyip de Gaudí hakkında 600 kelimeye yakın bir metin düzmem de bayağı iyi oldu. Değil mi sevgili okur?

Bir sonraki yazıda yediklerimden, içtiklerimden ve seyahatime dair şu anda tam olarak ne olduklarını kestiremediğim birtakım ufak tefek detaylardan bahsederek Barselona serisini tamamlamayı planlıyorum.

PS: Bu yazıyı geçen pazar günü yazdım ama üzerinden geçip düzenlemeye ve fotoğraf eklemeye bir türlü vakit ayıramadığımdan bir hafta bekledi. Yazacak şeyler de birikiyor hâliyle. Bugün öğleden sonra vaktim olursa Barselona Bölüm 3'ü de yazıp bu faslı kapatmayı amaçlıyorum. Hayırlısı.

2 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 1:
Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?

"Kül bulutları dağılır mı? Lufthansa yine grev yapar mı?" gibi endişelerin gölgesinde geçen coşkulu bir haftanın cuma sabahında, TBMM'nin kuruluşunun tam da 90. yıl dönümünde İstanbul'dan Münih aktarmalı bir şekilde Barselona'ya doğru yola çıktım. Gece sadece iki saat uyumuş olmamdan mütevellit, Münih uçuşunu kahvaltı servisi haricinde uyuyarak geçirdim. Uyandığımda planlanmış iniş saati gelmişti ancak biz hâlâ havadaydık. Münih'teki aktarma sürem sadece bir saat olduğundan bu durum beni bir miktar kıllandırdı. Yaklaşık 15 dakikalık bir gecikmeyle Münih'e indik. Uçaktan inmemle birlikte koşmaya başladım.

İlk kontrol noktam, orta düzeyde bir kalabalık içeren pasaport kontrol gişesi oldu. Alman polis memuru seyahatimle ilgili her detayı -Cebimdeki paranın miktarına dek- öğrendikten sonra tatmin olmuş bir şekilde pasaportuma damgayı bastı, ben de ikinci kontrol noktam olan güvenlik kapısına doğru koşmaya devam ettim.

Güvenlik kontrolündeki memur çantamdaki fotoğraf makinesini görmek istedi, çıkardım, açmamı istedi, açtım, kontrol etti, vizörden bakıp elini objektifin önünden geçirdi. Bütün bu süreç dahilinde yanında duran, tahminimce işe yeni başlamış olan, bir başka elemana "Şöyle yapmalısın, böyle yapmalısın" şeklinde yaptıklarını anlatıyordu.

Üçümüz de fotoğraf makinemin herhangi bir tehlike arz etmeyeceğinden emin olduktan sonra bendeniz, önce kemerimi takıp, ardından ceketimi giydim ve çantamı da alarak koşuma kaldığım yerden devam ettim. Son kontrol noktasında beni güleryüzlü bir Lufthansa çalışanı karşıladı, yetiştiğimi söyleyip biniş kartımı makineye okuttu, ben de koşuma son verip körüğün başından uçağa kadar olan son etabı tempolu bir yürüyüşle tamamladım. Oturmuş ve kemerlerini bağlamış yolcuların bakışları altında yerime geçtim ve uçağın kapısı kapandı.

Barselona'ya ulaştığımda acı bir gerçeği öğrendim: valizim benim kadar hızlı koşamadığından olsa gerek, bir sonraki Barselona uçağına kadar Münih'te kalmayı tercih etmişti.

Münih - Barselona arasını Murakami'nin What I Talk About When I Talk About Running isimli kitabını okuyarak geçirmiş olmama sadece hoş bir tesadüf olarak bakıyorum.

Münih - Franz Josef Strauss Havalimanı'nda Lufthansa'nın bini bir para...
(Photo by: Felix Gottwald @ Airliners.net)