Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kişisel etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Ettiğim ah değildir, bahtım siyah değildir.

“In vino veritas” demişler Latince’de. Muhtemelen rakıyı bilmediklerinden. Rakıyı bilmiyorlarsa Zeki Müren’i hiç bilmiyorlardır. Zeki Müren’i ve rakıyı bilmediğin bir hayatı yaşamanın ne gereği var ki zaten? Son bir senedir yaşlanmak üzerine düşünüyorum. 30 yaşıma geldiğimden beri yani. O kadar ki 30. doğum günümle birlikte anılarımı yazmaya başladım. Sonra kalp krizi geçirince durdum ama o başka bir konudur ve başka bir yazıda anlatılmalıdır. Anılar benim için çok önemli. Hayatı yaşamamın asıl amacı anı biriktirmek diyebilirim. Anlatmaya değer hikayelerin yoksa yaşamanın ne gereği var ki zaten? Ahmet Amca’nın kitabını bitirdim geçen gün: Beyler Sokağı . Ahmet Amca bir kalp krizi sonucunda vakitsizce aramızdan ayrıldığında ben henüz kalp krizi geçirmemiştim. Onun ölümünün hemen ardından Çeşme’de, sonrasında da Moda’da hakkında o kadar çok anı ve hikaye dinledim ki; “Keşke” dedim “benim de öldüğüm zaman hakkımda bu kadar konuşacak, anılar anlatacak dostlarım ve anlatmaya değecek...

2012 özeti: seyahatler ve düğünler...

Hayat git gide daha hızlı geçiyormuş gibi geliyor ya, aylar, yıllar... Hah işte, bilimadamlarının bununla ilgili bir teorisi var: diyorlar ki biz insanların zaman algısı insanın doğumuyla o an arasındaki zamanın karşılaştırılmasıyla oluşuyor. Yani, 7 yaşındaki bir çocuk için "1 yıl" hayatının tam 1/7'si iken, benim için bir yıl hayatımın sadece 1/28'i anlamına geliyor. 56 yaşıma geldiğimde bir yıl muhtemelen benim için "Ohoo, biz bunlardan 55 tane daha gördük" laubaliliğiyle yaklaşacağım bir zaman dilimi olacak, o esnada o 7 yaşındaki çocuk uçsuz bucaksız bir yaz tatilini yaşıyor olacak... Şaka bir yana, 2012 hakkında yazayım diye blogu açtım ama aklıma "Ne kadar hızlı geçti lan!" demekten başka bir şey gelmiyor. Çok çalışıp az izin yaptığım, o az izinlere de güzel seyahatler sığdırdığım bir sene oldu. 7 yıllık bir aradan sonra tekrar Paris'e gittiğim sene oldu 2012. Benzer şekilde, 5 yıl sonra bir kez daha Berlin'i de gördüm. 2007'...

Sene 2012 ve hala...

Blogun duzenli yilbasi yazilarinin besinci bolumune hosgeldin sevgili okur. Bu yazilari kisisel hayatima dair yazdigim icin o kadar mutluyum ki, ulkem adina her sene bir oncekinden daha boktan gecerken kendimin ve senin ic dunyamizi karartmaktan kendimi alamazdim zira... Neyse kisisel dedik, kisisel devam edelim (: Adet oldugu uzere az once onceki senelerde yazdigim yazilara baktim. 2010 bittigindeki kabullenmislik halimin hala ne kadar tanidik geldigini farkedip kendi adima biraz endiselenmedim desem yalan olur. Yine de, atalarimizin da dedigi gibi "Degismeyen tek sey degisimin kendisidir". -Bizim anne tarafi Herakleitos'a dayaniyor da...- Zira hayatima Deren'in girmesiyle yasanan guzellesmeler ozel hayatimda beklenmedik ama cok keyifli degisiklikler yaratti. Ne yalan soyleyeyim, bu degisiklikleri hayatima layigiyla sokabilip sokamayacagimdan endiseliydim, neyse ki endiselerimi yersiz cikarmayi basardim bir sekilde. Isteki degisiklikler ise, onceki senelerden ...

2010 bilançosu...

Blogda en düzenli olarak yazdığım yazılar, bu yılbaşı yazıları galiba. Sektirmeden her sene Aralık'ta bir yılbaşı yazısı yazmışım. Dilerseniz önceki senelerinkine bir göz atın, tam anlamıyla bir seri değil ama, ilginç bir retrospektif oldu az önce benim için: 2008: Hoş geldin 2008, #$%!& git 2007 2009: 'tis the season to be jolly... 2010: Geleneksel yılbaşı yazısı Geçenlerde şöyle bir kafamdan geçirdim "Yılbaşı yazısında neler yazarım bu sene?" diye. 2010'a biraz keyifli ve biraz umutlu girmiş olduğumu hatırladım, biraz kendime güldüm. Bilenler bilir, 2008'de mezun olduktan sonra bir sene boyunca Digital McCann'de çalıştım. Keyifli olduğu kadar çok da zorlu bir dönemdi. Hayatımda işten başka çok fazla bir şey var olmadı, özel hayat diye bir şeyden bahsetmek de pek mümkün değildi. Öyle ki o dönemde ev arkadaşlarım olan Emre ve Filiz'in yüzlerini bile zor görüyordum. 2009'un Eylül'ünde ajans değiştirdim. Yeni ajansım Litespell'dek...

Zamanın değiştiremediği birtakım şeyler...

1996 senesinin Kurban Bayramı'ydı yanlış hatırlamıyorsam, -Ramazan Bayramı da olabilir- Kıbrıs'a gitmiştik ailece. Kuzenlerimden birinin eşi orada çalışıyordu o sırada, biz de fırsattan istifade kuzenler vs. derken kalabalık bir KKTC çıkartması yapmıştık. Gidiş yolumuzdaki KTHY pilotu yol boyunca susmamış; Amerika'da gezdiği Boeing fabrikasında gördüğü testlerden girip, rulet masasında uğurlu sayısının kırmızı 23 olduğundan çıkmıştı. Her neyse, bu anıdan bahsetmemin sebebi pilotun muhabbeti, Boeing fabrikası ya da Kıbrıs'ta geçirdiğim günler değil. Bu anıdan bahsetmemin sebebi, an itibariyle hazırlamakta olduğum sunum. Biraz geriye gidelim: Cuma akşamı ajanstan çıkarken, pazartesi günü öğlene yetiştirilmesi gereken sunumun metinlerini haftasonu yazacağımı söyledim. Cuma gecesi, sabahın erken saatlerine kadar içtim. Cumartesi öğleden sonra kalktım, akşamdan kalmalığımın etkisiyle bütün günü tembellik yaparak geçirdim. Akşama doğru kendime gelebildim. Yedi sene önc...

A remembrance of things, along with other things...

I can think of more than a hundred reasons to be thankful to my brother, first of which is the fact that he's always been there for me. But tonight, I'm thanful for a particular one of those: his impact on my musical taste. At the very core of my musical taste lie two bands, who have been there since the beginning of time (Since I consciously started enjoying music). These two bands are Iron Maiden and U2. I know that their common points are not less numerous than goofy characters in a Christopher Nolan movie, but stuff happens... Iron Maiden is a different story. The first time I've seen them live, July 17th 2005 in Paris, I almost felt like a devout christian witnessing a true miracle, by Jesus himself. Tonight, for the first time, I've seen U2 live. I'm five years older than I was at that first Iron Maiden concert and to be frank, I didn't feel like I was witnessing a miracle, no... It was something else. Something more personal maybe, along with a lot ...

Kısa bir aranın ardından...

Ayaklı Etkinlik Takvimi için yazdığım yazıyı saymazsak, en son Şubat'ta eli yüzü düzgün bir şey yazmışım bloga. Şubat ortasından aşağı yukarı Nisan ortasına kadar keyifsiz bir dönem geçirdim, hayatımın geneline sirayet eden bir isteksizlik hâli, kaçınılmaz bir şekilde blogda da kendini gösterdi. Son birkaç haftada yaşantım hareketlendi. Şöyle bir derleme-toparlama yazmam hayırlı olabilir. İsteksizliği attım sayılır, üşengeçliği de atarsam tamamdır... Onu yazmadan önce, bari ufak bir teaser yapayım. Üç yıllık bir aradan sonra yeniden Avrupa kapılarına dayandım bu sene, Akdeniz kıyıları odaklı olarak... Coming next: Barselona'dan kaç kilo döndüm? Coming soon: Cannes'a gitmek de nereden çıktı? Teaser foto: Barselona'da Sangria

Pazar sabahı keyfi...

"Uzun zamandır bu tarz bir pazar sabahı keyfi yapmamıştım" diye düşündüm bu sabah hafiften bir pazar sabahı keyfi yaparken. "Hafiften" dememin iki sebebi var, birincisi bunu düşünürken öğleden sonra olmuştu bile, ikincisi ise bunu düşündüğüm noktaya gelene kadar akşamdan kalmalığın ağır etkileriyle baş etmekteydim... 12 civarı artık daha fazla uyuyamayacağımı farkedince kalktım ve bir duş aldım. Evin her odasında uyuyan birileri olduğundan giyinip, kitabımı alıp yavaşça dışarı süzüldüm. Önce, neredeyse her akşamdan kalma pazar sabahımda yaptığım gibi börekçiye gittim. İlginçtir, ilk defa bugün börekçiye yalnız gittim. Daha önce evin geri kalanından daha erken uyandığım olmamış anlaşılan... Börekçide her hafta görmeye alıştığım keyifli garson bu hafta yoktu. Gençten, tıfıl bir çocuk aldı siparişimi ama o da aynı diğeri gibi, başka bir dilin dilbilgisinden ödünç alınmış gibi duran şu cümleyi mutfağa doğru bağırmaktan geri kalmadı: "Çay bir yap". Akşamdan ...

Geleneksel yılbaşı yazısı

Çocukken, ama bayağı çocukken ilkokuldan da evvel, annemin ofisine gittiğimde, annem beni oralardaki bir tostçuya götürürdü bazen. Muhtemelen ufak tefek bir büfeydi ama benim aklımda sadece tost kalmış, annem o yaşta sosisli yedirmiyormuş demek ki bana... Neden bilmiyorum o tostlar bana inanılmaz lezzetli geliyordu. Muhtemelen ortalama bir büfe tostundan pek bir farkı yoktu ama çocuk salaklığı işte, evde yediğinden farklı bir şey yiyince heyecanlanıyor... Az önce şöyle hafif acıkır gibi oldum, aşağı indim, köşedeki büfede bir tost yaptırdım. Yukarı çıkıp bilgisayar başında tostumu yerken aklıma yukarıda anlattığım hadise geldi. Gördüğünüz gibi tamamen anlamsız bir süreç. Tıpkı yılbaşı gibi (: Her ne kadar anlamsız olsa da insanda ufaktan bir heyecan yaratıyor şu yılbaşı hadisesi. Önceki yılların aksine, 2009 benim için çok da kötü bir yıl değildi. Sonlara doğru daha da iyiye gittiğini hesaba katarsam, 2010'a biraz keyifli ve heyecanlı girdiğimi söyleyebiliriz.. 2008'in aks...

Ne düşünüyorum?

Deniz Hanım'ın son yazısından hareketle... Her sabah gardrobun karşısına geçip de ne giyeceğime karar verirken hayatın çok zor olduğunu düşünüyorum. Haliç'in üzerinden geçerken İstanbul'un çok güzel bir kent olduğunu düşünüyorum. Uzun bir süredir Kadıköy'e geçmediğimi düşünüyorum. Hayatını bir insan olarak sürdürmenin çok büyük bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir yemeği ellerimle yerken, milyonlarca yıllık evrim sürecine saygısızlık ettiğimi düşünüyorum. Genellikle "Keşke" diye düşünmüyorum, ama arada bir "Acaba" diye düşünüyorum. Yaşadıklarımdan çok şey öğrenmiş olsam da, hâlâ çok az şey bildiğimi düşünüyorum. Bir de, galiba artık yatsam iyi olur diye düşünüyorum...

Skeptic Schizophrenic

Geçen gece rüyamda şizofren olduğumu gördüm. Rüya esnasında sahiplendiğim kişilik şu anki kişiliğim olan Sarper karakteriydi ve her nasılsa sahip olduğum diğer kişiliklerin yan karakterler olduğunun, asıl kişiliğimin Sarper olduğunun farkındaydım. Sonra rüyamda şunu sorguladım: "Ben eğer şizofrensem, nasıl Sarper karakterinin asıl kişiliğim olduğundan emin olabiliyorum ki?" Sonra uyanmışım...

Bir fincan kahve hakkında kırk dakika konuşabilirim...

Kahvaltıdan sonra Çimen , ev arkadaşım ve kardeşinden ayrılarak eve döndüm. Niyetim, dün başladığım blog yazısını bitirmek ve biraz da ortalığı temizlemekti. Başta niyet ettiğimden daha fazla ortalığı temizledim, blog yazısını hâlâ bitirmedim, umarım yarın bitiririm. Kendime kahve yapayım dedim, kahve makinesini de temizledim. Kahve sürahisini yıkadım. Hazır elim değmişken filtrenin olduğu kısmı da yıkayayım dedim. Makineyi temizledikten sonra damacanadan su almak için eğildiğimde evde su kalmadığını fark ettim. Erikli'yi aradım, dört defa bir tuşuna bastım, telesekreter en kısa zamanda suyun elime ulaşacağını söyleyip kapattı. Kahve içemeyince odama döndüm. Eski ajanstan arkadaşlarla mail trafiğine girmiştik bir taraftan, bugün çalışıyorlardı, "Taksim'e geçerken uğrayayım, bir kahve içelim" dedim, "Tamam" dediler. Temizliğe devam ettim. Bir buçuk, iki saat kadar sonra kapı çaldı, gelen Erikli'ydi. Suyu aldım, mutfağa yuvarladım, açtım, pompayı taktım...

Dünyanın tüm kısa blog yazıları, birleşin!

Sabah metroda ayaktaydım, bir an dalmışım, kulağımda Alanis Morisette'ten tekdüze bir şeyler çalıyordu ve bana sanki saatlerdir o metroda aynı şekilde gidiyormuşuz ve sonsuza dek hiç durmadan devam edecekmişiz gibi geldi. Metro çok acaip bir şey, hayattan soyutlanmış gibi... Taksim'de çalışmanın en keyifli yanlarından biri de, öğlen Mercan'a gidip kokoreç-midye yiyip yanında da bir bira yuvarlama özgürlüğüymüş... Dün filmekimi'nde gittiğim film galiba son yıllarda izlediğim en sıkıcı filmdi. 90 dakikalık filmden adamların hiçbir şey yapmadan bir yerlere baktığı kısımları çıkarsan film 30 dakikada biterdi. Öyle ki, bu filmin yanında bir Nuri Bilge Ceylan filmi Disney yapımı gibi kalır... "Sen o tarafa bak, ben de biraz bu tarafa bakayım..." Filmin ne olduğunu da söyleyeyim tabii, Valhalla Rising . Epik bir Viking filmi... Galiba tek artısı, Vikingler'le ilgili bilumum dandik klişeden uzak durmasıydı (Boynuzlu kasklar, kürklü mürklü kıyafetler gibi). Baş...

Beer is proof that God loves us and wants us to be happy*

Şurada teaser'ını yaptığım yazıyı anca yayınlayabildim. Bu yazı 11 Temmuz 2009 tarihinde, 17:45 sularında kaleme alınmıştır. Benimle belli bir süre vakit geçirme şerefine nail olabilmiş dostlarımın hiçbiri, benim biraya olan sevgimin yoğunluğuna itiraz edemez diye düşünüyorum. 2005 Haziran’ında birlikte bir Brüksel seyahati gerçekleştirdiğim dostlarım buna en yakından şahit olmuş insanlardır. Dün akşam, bahsi geçen bu dostlardan biri olan, kadim dostum Emre ’yle oturup ikişer bira içtik Don Kişot ’ta (Tamam, ben 3 tane içtim). Daldan dala atlayan muhabbetimizin bir kısmında da biralardan laf açıldı. Bugün, uzun bir aradan sonra yazdığım ilk blog yazısının konusunun ne olacağını düşünürken aklıma biradan bahsetmek geldi. Şöyle bir hayatımda yer etmiş biraları düşünüyorum da; hepsi, kimi iyi kimi kötü -çoğu zaman iyi- zamanların setinde yer almışlar. Liste uzun, aklıma geldiği sırasıyla: Efes Pilsen , Efes Dark , Mariachi , Tuborg , Carlsberg , Jacobsen , Hansa , Guinness , Astr...

Rock'n Coke'a gideriken...

Masamın yanında çantam, uyku tulumum, matım ve çadırım hazır olarak duruyor... Akşam Sadun Bey , Sedef Hanım ve Bahadır Bey 'le birlikte Rock'n Coke yollarına düşüyoruz... Etkinlik boyunca twitter ve flickr kullanmayı planlıyorum. ( "İkisini ayrı ayrı takip etmekle uğraşamam ben!" diyenleri friendfeed 'e alalım...) Belki facebook 'a da biraz fotoğraf atarım. Belki de atmam, hatta muhtemelen atmam... Ha tabii belli mi olur, belki de hiç uğraşmam, hiçbir yere hiçbir şey göndermem (:

Çeşitli takıntılarım vardır

Mesela, browser'ımda en soldaki sekmede Gmail, onun yanında da Ekşi Sözlük açıktır her zaman. İlk iki sekmede başka bir şey olursa rahat edemem, huzur bulamam...

Naftalin yerine anı kullanıyos biz... (Daha ucuza geliyo)

İki hafta önceki yazıda genel bir dağınıklık hâlinden bahsetmiştim. Öyle ki, artık basit şeyleri yapmayı unutmayayım diye kendime not almaya başladım bugün. Aslında unutmaktan ziyade, " gözümün önünde durup beni rahatsız etsin de yapayım " düsturuyla not almaya başladım. Not dediğimi de cep telefonuna alıyorum bu arada, gözümün önünde ya (: Bugün için aldığım iki not vardı. İlki ortalıktaki kıyafetleri toparlamak ve bisiklet kıyafetlerini yıkamaktı. Kıyafetleri toparladım ve yıkanacaklar da şu anda yıkanıyor. Hatta arada artık giymediğim şeyleri de dolaptan çıkarayım diye düşünüp o işe giriştim, ama Emre sağ olsun " Abi, bu çok güzelmiş, çok yakıştı sana " lafları arasında anca parçalanmış bir pantolondan kurtulabildim, başka da bir şeyi çıkartamadım dolaptan... " Artık atarım bunu " dediğim bir gömleğim vardı ama Emre o kadar övdü ki gömleği, öyle bir gaza geldi ki, neredeyse üstüne para verip tekrar satın alacaktım on senelik gömleğimi. Bir taraftan d...