Ana içeriğe atla

Kayıtlar

seyahat etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ABD Seyahati Bölüm 7 ve 7. sanat sinema

NoBar Günlükleri, dördüncü bölüm.  Sevgili günlük, bugün NoBar'daki dördüncü akşamım. Barmenlerle selamlaştım, hâl hatır falan sordular işte. Mahallede geçirdiğim bir hafta içinde samimiyet kurduğum tek esnafın bar olması beni şaşırtmadı.  Mekân bugün bayağı kalabalık. Oturacak yer bulamadım, yazıyı yüksek masalardan birinde ayakta yazıyorum. Yarın daha da kalabalık olur muhtemelen, burada olamayacağım için biraz üzgünüm.  Bu akşam TV'de futbol var (Beri, beyzbolu Wikipedia'dan okur anlatırım artık sana) . NFL değil ama, kolej futbolu. Koskoca stad dolu bu arada, adamlar sporun marketing'ini inanılmaz iyi yapıyorlar. Hatta biraz fazla iyi yapıyorlar muhtemelen. Dave Zirin diye bir abi var, bloguna bi bakın, belki ilginizi çeker. Sporun endüstrileşmesi üzerine yazıyor. Bugün önce Brooklyn'de dolaştım. Musevileriyle ve hipsterleriyle ünlü Williamsburg yöresinde yürüdüm Beri'nin önerisi üzerine, tweet'lerden takip ettiyseniz görmüşsünüzdür. Tam bir hipster...

ABD Seyahati Bölüm 5: İnsanlar simsiyah, kızıl, beyaz...

Dünkü melakolik yazımızın ardından normal seyahat yazısı formatımıza geri dönelim. Format dedim ama bi formatı da yok aslında, geldiği gibi yazıyorum. Bakalım bu sefer neler gelecek... Öncelikle kısa bir özet yapalım. Bu serinin ilk iki bölümünde anlattığım üzere hızlı bir şekilde New York aktarmalı olarak Chicago'ya geldim 1 Ekim Cumartesi sabahı. Ertesi gün de Deniz katıldı bana. Üçüncü yazıda Chicago seyahatini yazdım zaten. Ekim'in 6'sında New York'a geçtik, Brooklyn - Crown Heights'daki evimize yerleştik.  Airbnb'den bulduğumuz bu evin sahibi Debbie o sırada Florida'da olduğundan bizi annesi karşıladı ve yerleşmemize yardımcı oldu. Kendisi de iki sokak ötede oturuyormuş zaten. Mahallemiz filmlerden fırlamış bir zenci mahallesi adeta. Metrodan inip de eve yürürken sokakta bizden başka beyaz yoktu. Kıçlarından düşmeye ramak kalmış pantolonlarıyla gençler, geçen arabalardan yükselen hip-hop, "'Coz it says so in the Bible!" diye bağıran yaşl...

ABD Seyahati Bölüm 3: Sweet Home Chicago

İlk iki yazıdan sonra Berivan'ın da öngördüğü üzere bir sessizliğe gömüldüm ister istemez. İlk yazıyı zaten İstanbul'dan New York'a uçarken yazmıştım, ikinciyi de NYC'den Chicago'ya uçarken. Bu üçüncü yazı da Chicago - NYC uçuşundan geliyor.  Ben Chicago'ya Deniz'den bir gün önce geldim ve airbnb.com'dan ayarlamış olduğumuz eve yerleştim. İlk airbnb kullanımımız bizim açımızdan büyük bir şans oldu. Kaldığımız ev genelde filmlerde gördüğümüz tarzdaki lüks residence gökdelenlerinden. Girişinde bir resepsiyon olup her girişte "Günaydın, bugün nasılsınız?" diye soran güleryüzlü elemanların olduğu 72 katlı bir yer. Konum olarak da daha merkezî olması mümkün değil muhtemelen. Kaldığımız daire 36. kattaydı ve yatağımızın hava yatağı olması haricinde ziyadesiyle rahattık.  Chicago ilk gökdelenin yapıldığı şehir. Ondan sonra da durmamışlar zaten. Şehir merkezinde alçak bina yok. Hâlâ da yapmaya devam ediyorlar yenilerini.  Ama şehrin en iyi yanı, gökd...

ABD Seyahati Bölüm 2: İlk izlenimler

Saat farkından dolayı biraz kafam karışık ama sanırım ABD'ye geleli sadece 10 saat oldu. Bu kısa süreye çok şey sığdırdım desem yalan olur. JFK'e indikten, pasaport kontrolden geçip bagajımı aldıktan sonra bir taksiye atladım ve İstanbul'da uçağa binmeden önceki son dakikada booking.com iPhone uygulamasından rezervasyon yaptırdığım otele gittim. Son dakikadan kastım gerçekten son dakika, işlemi tamamladığımda körükteydim. Bilenler bilir, İstanbul'da en abuk subuk taksiciler hep bana denk gelir. O yüzden NYC'de de ilk bindiğim taksicinin yolu bilmiyor olması beni çok da şaşırtmadı. Beni şaşırtan, bir NYC taksisinde GPS olmaması oldu. Queens'in ara sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra abiyle birlikte kapı numaralarına baka baka 112-23 Roosevelt Avenue'yü bulduk ve yaklaşık 7 saatimi geçireceğim Corona Hotel'e yerleştim. Otele dair söylenecek pek bir şey yok aslında, ziyadesiyle standart, İstanbul'daki çift kişilik yatağımın bir buçuk katı genişli...

ABD Seyahati Bölüm 1: Yemeklerimi mobil severim

30 Eylül 2011, saat TSİ 18:55, Sofya ile Saraybosna arasında bir yerlerde, havadayım. Bundan 10 saat önce sabah müşteriye sunuma gitmek için evden çıkarken bu saatte burada olacağımdan habersizdim.  Sanırım biraz başa almak gerekecek. Her şey Deniz Hanım'ın yüksek lisans tezini makaleleştirip New Jersey dolaylarındaki bir konferansa göndermesiyle başladı. Ben de bir seyahat arkadaşı olarak kendisini 4 yıl öncesinden beri sevip saymakta olduğumdan "What the hell, I've never been to the US man" diyerek iki haftalık bir seyahat planladım. Dedim ki önce Chicago'ya gidelim, oradan da New York'a geçer gezeriz, "Tamam" dedi Deniz de, planlamamızı yaptık. Ben dedim ki 1 Ekim'de Chicago'ya uçarım, 6'sında NYC'ye geçeriz, 15'inde de oradan döneriz.  Abimin THY çalışanı olması sayesinde ziyadesiyle makul bir fiyata IST-CHI ve NYC-IST biletleri aldım, biletlerin bir adet defosu var, o da sadece stand-by olmaları. Yani, biletin geçerli olduğ...

BCN - Bölüm 3:
Yedim yedim doymadım...

Previously on Gudik: BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum? BCN - Bölüm 2: Ben Gaudí gördüm. " Ne Barselona'ymış be birâder, yaza yaza bitiremedin... " diye serzenişte bulunduğunu duyar gibiyim sevgili okur, şunu bil ki haksız değilsin. Ama beni az çok tanıyorsan lafı uzatmayı sevdiğimi de bilirsin... Eğer tanımıyorsan da, mesaj at, tanışalım (: Her neyse, lafı daha fazla uzatmayayım, gezilecek yerlerden bahsettim geçen yazıda. Bu yazıda da biraz yemek içmekten ve benzeri detaylardan bahsederek toparlayacağım bu yazıyı. Yemekten başlayalım. Yemekler çok güzel. Bunun kişiden kişiye değişecek bir şey olduğunu biliyorum ama, bana öyle geliyor ki her damak tadına uygun ve lezzetli bir şeyler bulmak mümkün olur Barselona'da. Bendeniz, ayıptır söylemesi, -farklı biçimlerde ve farklı türlerde olacak şekilde- bolca kırmızı et tükettim. Herbiri de birbirinden lezzetliydi. Bir gün organik-vejeteryan bir öğün yedim, gayet güzeldi. Deniz ürünlerine düş...

BCN - Bölüm 2:
Ben Gaudí gördüm.

Previously on Gudik: BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum? Barselona macerası kaldığı yerden devam. Şimdiden söz veriyorum sevgili okur, bir önceki yazı kadar uzatmamaya çalışacağım lafı. Hatta, eğer becerebilirsem kronolojikten ziyade daha tematik bir sıralamayla karşına çıkma niyetindeyim. Bakalım olacak mı? Barselona'yı gezmem şu ana kadarki en keyifli seyahatlerimden birisi oldu. Bunun en büyük sebebi de, Deniz Hanım 'ın orada yaşaması ve onun sayesinde benim de orada yaşarmış gibi yapabilmem oldu. Yani, ortalama bir turistten farklı olarak, Barselona'da hâlihazırda yaşanan hayatın ritminin içine biraz olsun girebilmiş oldum. Aynı zamanda, Barselona'da geçirdiğim kısa sürenin Deniz'in taşınmasına denk gelmesi lojistik açıdan birtakım sıkıntılar doğurmuş olsa da, kendisinin ev arama sürecine burnumu sokma fırsatını yaratmasıyla ilgi çekici bir deneyim sağladı. Zannedersem 6-7 tane daire gezmişimdir Barselona'da, emlak koşullarıyla il...

BCN - Bölüm 1:
Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?

"Kül bulutları dağılır mı? Lufthansa yine grev yapar mı?" gibi endişelerin gölgesinde geçen coşkulu bir haftanın cuma sabahında, TBMM'nin kuruluşunun tam da 90. yıl dönümünde İstanbul'dan Münih aktarmalı bir şekilde Barselona'ya doğru yola çıktım. Gece sadece iki saat uyumuş olmamdan mütevellit, Münih uçuşunu kahvaltı servisi haricinde uyuyarak geçirdim. Uyandığımda planlanmış iniş saati gelmişti ancak biz hâlâ havadaydık. Münih'teki aktarma sürem sadece bir saat olduğundan bu durum beni bir miktar kıllandırdı. Yaklaşık 15 dakikalık bir gecikmeyle Münih'e indik. Uçaktan inmemle birlikte koşmaya başladım. İlk kontrol noktam, orta düzeyde bir kalabalık içeren pasaport kontrol gişesi oldu. Alman polis memuru seyahatimle ilgili her detayı -Cebimdeki paranın miktarına dek- öğrendikten sonra tatmin olmuş bir şekilde pasaportuma damgayı bastı, ben de ikinci kontrol noktam olan güvenlik kapısına doğru koşmaya devam ettim. Güvenlik kontrolündeki memur çantamdak...

Kısa bir aranın ardından...

Ayaklı Etkinlik Takvimi için yazdığım yazıyı saymazsak, en son Şubat'ta eli yüzü düzgün bir şey yazmışım bloga. Şubat ortasından aşağı yukarı Nisan ortasına kadar keyifsiz bir dönem geçirdim, hayatımın geneline sirayet eden bir isteksizlik hâli, kaçınılmaz bir şekilde blogda da kendini gösterdi. Son birkaç haftada yaşantım hareketlendi. Şöyle bir derleme-toparlama yazmam hayırlı olabilir. İsteksizliği attım sayılır, üşengeçliği de atarsam tamamdır... Onu yazmadan önce, bari ufak bir teaser yapayım. Üç yıllık bir aradan sonra yeniden Avrupa kapılarına dayandım bu sene, Akdeniz kıyıları odaklı olarak... Coming next: Barselona'dan kaç kilo döndüm? Coming soon: Cannes'a gitmek de nereden çıktı? Teaser foto: Barselona'da Sangria

Birtakım fotolar

Hamburg 04 - St. Pauli Originally uploaded by bssenol flickr sayfama , 2007'de Norveç'ten dönerken yaptığım Avrupa seyahatim esnasında çektiğim fotoğrafların bir kısmını yükledim (Evet, iki buçuk yıl sonra...) Bir göz atın bari, setin tamamı şurada ... Şu yukarıdaki fotoğrafı da nedense pek sevdim, çok bir özelliği olduğundan da değil ama işte...

Rock'n Coke'a gideriken...

Masamın yanında çantam, uyku tulumum, matım ve çadırım hazır olarak duruyor... Akşam Sadun Bey , Sedef Hanım ve Bahadır Bey 'le birlikte Rock'n Coke yollarına düşüyoruz... Etkinlik boyunca twitter ve flickr kullanmayı planlıyorum. ( "İkisini ayrı ayrı takip etmekle uğraşamam ben!" diyenleri friendfeed 'e alalım...) Belki facebook 'a da biraz fotoğraf atarım. Belki de atmam, hatta muhtemelen atmam... Ha tabii belli mi olur, belki de hiç uğraşmam, hiçbir yere hiçbir şey göndermem (:

Yıldız değil o, meteor!

Bir yıldız kaydı az önce, hayatımda izlediğim en uzun yıldız kaymasıydı, 3 saniye kadar sürdü yaklaşık. Çimenler'in Kandıra'daki evinde meteor yağmurunu seyrederken bile bu kadar uzunu olmamıştı. Bir dilek tuttum önce, sonra da keşke yıldız kayınca tutulan dilekler gerçek olsa diye düşündüm. Sonra da yerine gelmeyeceğini bildiğim dilekleri tutmakta inat ettiğim için kendime yönelik acımayla karışık bir nefret duygusu uyandı içimde...

Bodrum'da bir 25 saat

10:00 Deniz, Bodrum Otogarı'ndan Havaş'a biniyor. 12:25 Gündoğan Migros'a giriyorum. 13:01 Gündoğan'dan eve giden minibüsü kaçırıyorum. 13:25 Gündoğan sahilinde kendime bir bira ısmarlıyorum. 14:42 Eve ulaşıyorum, temizliğe başlıyorum. 22:24 Aykan ve Dina geliyor. 23:18 Yemek yiyoruz. 03:00 Aykan ve ben biralarımızı bitirip yatıyoruz. 06:25 Uyanıyorum. 06:50 Yüzüyorum. 07:00 Sahilde uzanıyorum. 07:50 İskeleden denize bakıyorum, dümdüz, tertemiz, cam gibi, dibi görünüyor, suyun yüzeyi görünmüyor, atlıyorum. 08:15 Kendime bir kahve yapıyorum. 08:42 Sadun ve Ecem geliyor. 09:30 Kahvaltıya oturuyoruz. 11:08 Emre ve Çimen'i beklerken son 25 saatimi yazıyorum, sonra uyuyakalıyorum.

Başta soğuk ama insan sonra alışıyor

Buzdolabı sürültüsü ve sivrisinekler yüzünden uykunun haram olduğu geceye gündoğumuyla veda edip 5:30'da kalkıp havluyu mayoyu kapıp kendini denize atmak. Deniz serin, dingin, balıklar sakin... Gündoğan'a inip sivrisinek şeysi almam lazım bugün...

Tombe la neige, tu ne viendras pas ce soir

Güneş doğmamış zaten, hava da soğuk. Bir de kar yağmaya başlıyor lapa lapa. Kafanı yukarı kaldırıp "Arkadaşım, nisandayız! Sen ne karından bahsediyorsun?" diye itiraz etmek istiyorsun, edemiyorsun. Kuzeydesin... Bu satırlar geldi geçenlerde aklıma, İstanbul'da kar yağarken. 11 Nisan 2007 sabahı Helsinki Garı'nın önünde havaalanı otobüsünü beklerken karalamıştım defterime. Saat sabahın beşini biraz geçiyordu. Bu seyahatin fotoğraflarını koymuştum geçenlerde flickr sayfama . O fotoğraflara eşlik etmesi için yazdığım bir gezi yazısı da vardı. Bizim fakültedeki arkadaşlar Milliyet'in Gencim ekini hazırlarken kullanmışlardı. Aslında bir ara üşenmesem de o yazıyı düzenleyip buraya koysam... Diğer seyahatlerimin fotoğraflarını da düzenlesem de flickr sayfama koysam... Odamı da toplasam... İnsanlar da el ele tutuşsa... Hayat da bayram olsa...

Şimdi kısa başlıklarla haberlere geçiyoruz...

1. Palandöken'den döndüm. 5 gün boyunca dolu dolu kayıp, özellikle dördüncü ve beşinci günümde başlayan heyecan ve alternatif rota arayışlarımın sonucunda yaşadığım düşüşlerin getirdiği çeşitli kas ağrılarıyla geldim İstanbul'a. Ha bir de dört yerinden patlattığım ve her gün bir kısmını dikmekle uğraştığım kayak pantolonum var tabii. Özellikle dördüncü gün güzel kaydım. Gondol isimli liftten aşağıya kadar mümkün olan en kısa yoldan -tamamı pist olmayacak şekilde- inerken bir yuvarlandım bol karlı bir kısımda. Pistte değildim o sırada, bakir bayırlardan aşağı vurmaktaydım kendimi. Aynı günün ilerleyen saatlerinde, ormana dalmış ağaçların arasından kayarken önümde ilerlemekte olan sevgili Sadun'un bir ağaca çarpması sebebiyle hızlı bir şekilde rota değiştirmek zorunda kaldım. Kontrollü bir biçimde piste çıkmaya çalışırken kara saplanıp piste fırladım kafa üstü, boynum ağrıyor. Sadun kendi blogunda bahseder mi bilmiyorum ama, kendisi durumu anlatırken, ağaca çarpıp düşmesi...

Reklam kokan hareketler, no: 1

MAXIM dergisinin Ocak 2008 sayısını alın, 24. sayfayı açın ve -tercihen bir şişe Carlsberg eşliğinde- benim yazdığım Kopenhag yazısını okuyun. Yazıyı bitirdikten sonra da yarı çıplak kadın fotoğraflarına bakarsınız artık... 52. sayfadaki güzel mesela...

Kırk bir eksi dört

Filmekimi'ne sadece tadımlık düzeyde katılabilmişken, Altın Portakal'dan tam bir ısırık alabilmek için sabahın kör karanlığında yola çıktım. TK410, Antalya'da hava açık, 13.00'de ilk filme gitmek üzere lobide buluşuyoruz...

Kars Seyahati: Fotoğraflar

Doğubayazıt 1 (İshak Paşa Sarayı) Originally uploaded by bssenol

Kars Seyahati Bölüm 4: Erzurum ve Kürkçü Dükkanı

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?" Bölüm 2: Serhat şehri Kars Bölüm 3: Ağrı Dağı'nın gölgesinde Ağrı Doğu Turizm'le seyahat ediyorum Doğubayazıt'tan Erzurum'a. Sanırım otobüste anadili Türkçe olan bir tek ben varım. Mesafe yaklaşık 300 kilometre, yol da biraz bozuk, toplam beş buçuk saat sürüyor. Ağrı'yı geçtikten sonra, Erzurum'a kadar iki defa Jandarma durduruyor kimlik kontrolü için. Erzurum'da da yine bir yol ortasında indiriyor otobüs. Yine şehir merkezi olduğunu tahmin ettiğim yere doğru yürüyorum. Erzurum büyük bir şehir, yaklaşık yarım saat sürüyor şehir merkezine ulaşmam. Otel bakınıyorum, buluyorum: Esadaş Oteli, Doğubayazıt'ta olduğu gibi, burada da kablosuz internet mevcut. Otele yerleştikten sonra çıkıp yürüyorum Erzurum'da. Erzurum'da bayağı bir yürüdüm. Sanırım şehir büyük olduğundan. Cumhuriyet Caddesi boyunca yürüyüp Çifte Minareli Medrese'yi gezdim önce. Sonra da onun karşısında yer alan Erzu...