Ana içeriğe atla

Kayıtlar

spor etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

ABD Seyahati Bölüm 5: İnsanlar simsiyah, kızıl, beyaz...

Dünkü melakolik yazımızın ardından normal seyahat yazısı formatımıza geri dönelim. Format dedim ama bi formatı da yok aslında, geldiği gibi yazıyorum. Bakalım bu sefer neler gelecek... Öncelikle kısa bir özet yapalım. Bu serinin ilk iki bölümünde anlattığım üzere hızlı bir şekilde New York aktarmalı olarak Chicago'ya geldim 1 Ekim Cumartesi sabahı. Ertesi gün de Deniz katıldı bana. Üçüncü yazıda Chicago seyahatini yazdım zaten. Ekim'in 6'sında New York'a geçtik, Brooklyn - Crown Heights'daki evimize yerleştik.  Airbnb'den bulduğumuz bu evin sahibi Debbie o sırada Florida'da olduğundan bizi annesi karşıladı ve yerleşmemize yardımcı oldu. Kendisi de iki sokak ötede oturuyormuş zaten. Mahallemiz filmlerden fırlamış bir zenci mahallesi adeta. Metrodan inip de eve yürürken sokakta bizden başka beyaz yoktu. Kıçlarından düşmeye ramak kalmış pantolonlarıyla gençler, geçen arabalardan yükselen hip-hop, "'Coz it says so in the Bible!" diye bağıran yaşl...

Trip to USA Part 4: Monday Night Loneliness

Brooklyn, 22:23 EDT Left Deniz at the AirTrain station for JFK, she's flying back tonight and I'll be here for a couple days more. Took the subway back to Brooklyn and headed for the neighborhood bar. Ordered a bottle of Ithaca Pale Ale and been checking out the game: Chicago Bears vs. Detroit Lions. Haven't still figured out all the rules of football but I can enjoy a touchdown nonetheless. Bears are losing though ): It'd been a while since I felt this lonely. I'm all by myself at NYC, while all my friends are sleeping (hopefully) on the other side of the globe. Time difference can be a bitch sometimes.  Don't get me wrong, I know I ain't alone. Got friends, family, a girlfriend (How dearly she's missed). Yet, I guess it'd been a some time since I was at a bar by myself with nobody to call.  By the way, it's really hard to be sentimental while guys on the big screen are just jumping on top of each other brutally. Thank you guys but I guess ...

Filmekimi ilk gün:
Looking for Eric ne de güzelmiş...

Malumunuz, Filmekimi başladı dün itibariyle. Bendeniz de, "Hastasıyım film festivallerinin" nidasıyla ilk günden iki filmle yaptım kendi açılışımı. İzninizle bu iki filme dair izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim. İlk filmimiz Duncan Jones'un yazıp yönettiği Moon isimli bilimkurgu. -bilimkurguyla ilişkisini yıllar önce kesmiş olanlar dilerlerse bu noktada ikinci fotoğrafa kadar scroll down yapabilirler.- Filmin konusu kısaca şu: Kahramanımız Sam Bell'in Ay yüzeyinde enerji toplayıp bu enerjiyi dünyaya gönderen Lunar Inc. isimli bir şirketle üç yıllık bir sözleşmesi vardır ve görevi Ay yüzeyindeki üste tek başına yaşayarak araçların düzgün çalışmasını sağlamak, gerektiğinde bakımlarını yapmaktır. Film, Bell'in sözleşmesinin bitmesine 2 hafta kala başlar ve olaylar gelişir. Film, son dönemlerin ana akım bilimkurgu yapımlarındaki görsel efekt ve patlamalarla süslenmiş olan bayağılığın aksine, $5 Milyon'luk mütevazı bütçesinin -Karşılaştırma yapabilmek...

Çamurluksuz ve yağmurluksuz yola çıkan bir bisikletlinin yürek burkan, dramatik ama bir o kadar da sıcak öyküsü

Hani şair* diyor ya "Sensiz İstanbul'a düşmanım" diye. İnsanın kimi zaman bu önermeye katılası gelmiyor değil. Ne var ki, dün Ortaköy'den bisikletimle eve dönmeye çalışırken fikrim değişti. Baştan belirteyim, bisikletimde çamurluk yok, yanıma yağmurluk da almamıştım, yani bisikletle her zaman çıktığım gibi şort ve tişörtleydim. Hatta Ortaköy'de farkına varmadan bisiklet eldivenimin tekini de düşürmüşüm. Ortaköy'de Emre ve Filiz'le otururken yağmur başladı, hâlihazırda kararmakta olan hava biraz daha koyulaştı, ben de daha geç olmadan kendimi yola vurdum, Arnavutköy'ü geçip Bebek'e ulaştığımda ak iplik kara iplikten ayrılmaz hâle gelmişti, yoluma devam ettim. Rumeli Hisarı'nın önündeydim, sağlam bir rüzgar bastırdı karşıdan. Hava kararmış, rüzgara karşı pedal çevirirken "Keşke gözlüğümde cam silecekleri olsaydı" diye düşünüyorum çünkü her ne kadar sağanak olmasa da yağmur yeterince etkili: tişörtüm sırılsıklam, arka tekerleğimden sıç...

Şehir içinde bisiklete binmekle ilgili tavsiyeler

Bilindiği üzere iki hafta önce bisikletimi elden geçirdim, geçirdiğim gibi de Bakırköy'den eve kadar sürdüm. Şu iki hafta içinde 100 km.'nin üzerinde yol yapmışım hesaplarıma göre. Şehir içinde bisiklete binen ya da binmeyi düşünen okuyuculara birtakım tavsiyeler vermeyi bir borç bildim. 1. Kask takın. Muhtemelen en hayatî tavsiye bu, kafanızı koruyun. Aynı zamanda kaskın şöyle de bir avantajı var: trafikte daha ciddiye alınıyorsunuz. Sürücüler "Aha, sporcu galiba" diyerek üstünüze sürmekten vaz geçiyorlar, çoğunlukla... 2. Görünür olun. Bisikletinizde ya da sırt çantanızda vb. reflektör falan olsun, kırmızı giyin (Mesela benim kaskım ve sırt çantam kırmızı, çantanın üstünde reflektörlü kısımlar da mevcut.) . Ya da bisikletin arkasına takmak için şu yanıp sönen kırmızı LED'lerden alın. 3. Gözlük de takın. Şu sporcu gözlüklerinden. Maazallah gözünüze bir şey kaçarsa anında kaza yaparsınız. Ben iki sene önce yaptım, oradan biliyorum. Çok pahalı olmak zorunda d...

Curl curl curling on heaven's door...

Emre'yle Eurosport'ta bir curling maçı izledik bu akşam. 2008 Dünya Kadınlar Curling Şampiyonası'nın yarı finali, Kanada - Japonya arasında. Tahminlerimizden çok daha heyecanlı bir müsabaka olduğunu belirtmeliyim. Dört kişiden oluşan curling takımlarında kaptan (skip) çok önemli. O kadar ki, takımlar kaptanlarının ismiyle anılıyorlar, Team J. Jones gibi mesela. Genellikle de, ulusal şampiyonayı kazanan takım, o seneki dünya şampiyonasında ülkeyi temsil ediyor. Kaptan kendi takımının stratejini yarattığı gibi genellikle de son iki atışı yapıyor ve bu atışlar çoğunlukla o elin sonucunu belirleyen atışlar oluyor. Mücadelenin ağırlıklı olarak iki takımın kaptanının mücadelesi olarak geçtiğini söylemek mümkün sanırım. Bu geceki maçta da Kanada'nın zaferini 34 yaşındaki Jennifer Jones'un [fotoğraftaki] tecrübesine borçlu olduğunu söylemek mümkün, ya da belki de Japonya'nın kaptanı Meguro'nun tecrübe eksikliğine. Buna rağmen belirtmek gerekir ki 23 yaşındaki Meguro...