Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir fincan kahve hakkında kırk dakika konuşabilirim...

Kahvaltıdan sonra Çimen , ev arkadaşım ve kardeşinden ayrılarak eve döndüm. Niyetim, dün başladığım blog yazısını bitirmek ve biraz da ortalığı temizlemekti. Başta niyet ettiğimden daha fazla ortalığı temizledim, blog yazısını hâlâ bitirmedim, umarım yarın bitiririm. Kendime kahve yapayım dedim, kahve makinesini de temizledim. Kahve sürahisini yıkadım. Hazır elim değmişken filtrenin olduğu kısmı da yıkayayım dedim. Makineyi temizledikten sonra damacanadan su almak için eğildiğimde evde su kalmadığını fark ettim. Erikli'yi aradım, dört defa bir tuşuna bastım, telesekreter en kısa zamanda suyun elime ulaşacağını söyleyip kapattı. Kahve içemeyince odama döndüm. Eski ajanstan arkadaşlarla mail trafiğine girmiştik bir taraftan, bugün çalışıyorlardı, "Taksim'e geçerken uğrayayım, bir kahve içelim" dedim, "Tamam" dediler. Temizliğe devam ettim. Bir buçuk, iki saat kadar sonra kapı çaldı, gelen Erikli'ydi. Suyu aldım, mutfağa yuvarladım, açtım, pompayı taktım...

Dünyanın tüm kısa blog yazıları, birleşin!

Sabah metroda ayaktaydım, bir an dalmışım, kulağımda Alanis Morisette'ten tekdüze bir şeyler çalıyordu ve bana sanki saatlerdir o metroda aynı şekilde gidiyormuşuz ve sonsuza dek hiç durmadan devam edecekmişiz gibi geldi. Metro çok acaip bir şey, hayattan soyutlanmış gibi... Taksim'de çalışmanın en keyifli yanlarından biri de, öğlen Mercan'a gidip kokoreç-midye yiyip yanında da bir bira yuvarlama özgürlüğüymüş... Dün filmekimi'nde gittiğim film galiba son yıllarda izlediğim en sıkıcı filmdi. 90 dakikalık filmden adamların hiçbir şey yapmadan bir yerlere baktığı kısımları çıkarsan film 30 dakikada biterdi. Öyle ki, bu filmin yanında bir Nuri Bilge Ceylan filmi Disney yapımı gibi kalır... "Sen o tarafa bak, ben de biraz bu tarafa bakayım..." Filmin ne olduğunu da söyleyeyim tabii, Valhalla Rising . Epik bir Viking filmi... Galiba tek artısı, Vikingler'le ilgili bilumum dandik klişeden uzak durmasıydı (Boynuzlu kasklar, kürklü mürklü kıyafetler gibi). Baş...

Filmekimi ilk gün:
Looking for Eric ne de güzelmiş...

Malumunuz, Filmekimi başladı dün itibariyle. Bendeniz de, "Hastasıyım film festivallerinin" nidasıyla ilk günden iki filmle yaptım kendi açılışımı. İzninizle bu iki filme dair izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim. İlk filmimiz Duncan Jones'un yazıp yönettiği Moon isimli bilimkurgu. -bilimkurguyla ilişkisini yıllar önce kesmiş olanlar dilerlerse bu noktada ikinci fotoğrafa kadar scroll down yapabilirler.- Filmin konusu kısaca şu: Kahramanımız Sam Bell'in Ay yüzeyinde enerji toplayıp bu enerjiyi dünyaya gönderen Lunar Inc. isimli bir şirketle üç yıllık bir sözleşmesi vardır ve görevi Ay yüzeyindeki üste tek başına yaşayarak araçların düzgün çalışmasını sağlamak, gerektiğinde bakımlarını yapmaktır. Film, Bell'in sözleşmesinin bitmesine 2 hafta kala başlar ve olaylar gelişir. Film, son dönemlerin ana akım bilimkurgu yapımlarındaki görsel efekt ve patlamalarla süslenmiş olan bayağılığın aksine, $5 Milyon'luk mütevazı bütçesinin -Karşılaştırma yapabilmek...

Sonbaharsal sinema yazısı...

Ekim ayının ilk yazısını yine sinemaya ayıralım bakalım. Aslında bu yazıyı geçen hafta perşembe yazmayı planlıyordum ama yapamadım. Bu haftayaymış, sağlık olsun. Öncelikle son iki haftada izlediğim vizyon filmlerinden bahsedeyim izninizle. Geçen hafta Sadun ve Alper Beyler'le "The Surrogates 'ı izledik. Aksiyon dozu çok yüksek olmayan, buna rağmen Bruce Willis'li bir aksiyon filmine yönelik beklentileri karşılayan, bilimkurgu sevenleri üzmeyecek, seyir keyfi yüksek bir filmdi. Belki biraz hikaye akışının hızlı olmasından şikayet edilebilir... "Hocu, buna bi PlayStation bağlayalım, manyak PES oynarız valla..." Dün ise yine Alper Bey'le, Gamer 'ı izledik. Beklentilerimin ziyadesiyle altında kaldı. Manasızca hızlı geçen bir kurgu filmde izleyiciye nefes alacak yer bırakmamıştı. Neredeyse bütün planlarda kameranın hareketli olması ve oyuncuların suratlarına çokça yaklaşılması filmi izlemesi yorucu bir hale getirdiği gibi, senaryo da bunu karşılayacak...

Zaman yolculuğu deyince, zaman yolculuğu o kadar kolay değil...

Şimdi efendim, malumunuz zamanda yolculuk zor bir iş. Gerçek hayatta henüz bunu yapamadık belki ama gerek hikayelerde romanlarda olsun, gerekse filmlerde dizilerde olsun sık sık karşılaşıyoruz zamanda yolculuk fenomeniyle. Şimdi burada, H. G. Wells'in Time Machine 'i yazmasından beri az-çok oturmuş birkaç kural var, gavurun ground rules dediğinden. Bunlardan bir tanesi de, zamanda yolculuk edilirken mekanın sabit kalması. Time Machine romanını hatırlarsanız, kahramanımızın önce binlerce, ardından da milyonlarca yıl geleceğe gittiğini ancak makinesinin romanın başında durduğu noktadan ayrılmadığını, dolayısıyla da kahramanımızın gelecekte ziyaret ettiği yerin de hep Londra olduğunu hatırlayacaksınız. Benzer şekilde, Back to the Future filminde de kahramanlarımız zamanda ileri-geri seyahat ederken hiçbir coğrafi değişiklik yaşamazlar ve sürekli Hill Valley Kasabası'nın farklı zaman dilimlerindeki hallerine ulaşırlar. Peki soruyorum size: zaman yolculuğundaki konum bilgis...

Rakı şişesinde odun olsam...

Rakıdan bahseden bu yazının, biradan bahseden yazının hemen arkasından gelmesi aslında tesadüfen oldu. Ama düşünmeye başladım, acaba tematik blog mu yapsam diye... Geçen yazıda olduğu gibi rakıdan, onu ne kadar sevdiğimden ya da farklı rakı markalarından bahsetmeyeceğim bu sefer. Aksine, hem bir reklamcı hem de bir vatandaş olarak beni ziyadesiyle rahatsız eden bir tarafından tutacağım konuyu: Medyada görmüş olabilirsiniz, Tütün ve Alkol Pisayası Düzenleme Kurulu'nun (TAPDK) kararıyla artık alkollü içecek reklamlarında, alkollü içeceğin herhangi bir gıda ile ilişkilendirilmesi yasaklandı. Yani, biranın yanında patates gösteremeyeceksiniz ilanınızda. Rakı-Balık diye bir ikili de artık yok mesela -Rakı-BoşMasa olur ama- ... Haddim olmayarak Orhan Veli'nin meşhur dizesine müdahale ettim ben de. Neme lazım, yakında rakı şişesinde balık olmak da yasaklanır, ben elimi çabuk tutayım dedim. Yeni Rakı'nın konuyla alakalı iki adet şahane -ayakta alkışlanası- ilanına bakmadan e...

Beer is proof that God loves us and wants us to be happy*

Şurada teaser'ını yaptığım yazıyı anca yayınlayabildim. Bu yazı 11 Temmuz 2009 tarihinde, 17:45 sularında kaleme alınmıştır. Benimle belli bir süre vakit geçirme şerefine nail olabilmiş dostlarımın hiçbiri, benim biraya olan sevgimin yoğunluğuna itiraz edemez diye düşünüyorum. 2005 Haziran’ında birlikte bir Brüksel seyahati gerçekleştirdiğim dostlarım buna en yakından şahit olmuş insanlardır. Dün akşam, bahsi geçen bu dostlardan biri olan, kadim dostum Emre ’yle oturup ikişer bira içtik Don Kişot ’ta (Tamam, ben 3 tane içtim). Daldan dala atlayan muhabbetimizin bir kısmında da biralardan laf açıldı. Bugün, uzun bir aradan sonra yazdığım ilk blog yazısının konusunun ne olacağını düşünürken aklıma biradan bahsetmek geldi. Şöyle bir hayatımda yer etmiş biraları düşünüyorum da; hepsi, kimi iyi kimi kötü -çoğu zaman iyi- zamanların setinde yer almışlar. Liste uzun, aklıma geldiği sırasıyla: Efes Pilsen , Efes Dark , Mariachi , Tuborg , Carlsberg , Jacobsen , Hansa , Guinness , Astr...