Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Marcus Antonius'un tiradı...

Shakespeare'in Julius Caesar eserinden Marcus Antonius 'un meşhur tiradı. Sezar ölmüş, Roma halkı da "Vay ne güzel oldu" diye sevinmektedir. Sezar'ın dostu Antonius da çıkar, "Yiğidi öldür, hakkını yeme" diye özetleyebileceğimiz bir konuşma yapar. Bu tirad, aynı zamanda tiyatro okullarının vazgeçilmez egzersizlerinden biri hâline gelmiştir (Hamlet'ten "Olmak ya da olmamak" tiradı, oyuncular tiradı, ya da Cyrano de Bergerac'tan "İstemem eksik olsun" tiradıyla yan yana anabiliriz bu bağlamda). Video, 1953 MGM yapımı Julius Caesar sinema uyarlamasından . Marcus Antonius'u Marlon Brando canlandırıyor.

Sarpersel Veriler: 12/10/2010

Girilen toplantı sayısı: 2 Binilen metro sayısı: 5 Binilen otobüs sayısı: 3 Binilen taksi sayısı: 2 Binilen tramvay sayısı: 1 Yemekler: 12:30 - Öğle yemeği kisvesinde Kahvaltı (Soyalı Moyalı Tavuk) 20:05 - Akşam yemeği kisvesinde ders arası atıştırması (Poğaça) 22:50 - Geceyarısı atıştırması kisvesinde Akşam yemeği (Körili Mörili Tavuklu Dürüm) 01:20 - Geceyarısı atıştırması (Peynir, kızarmış ekmek) Tüketilen kahve miktarı: 2 fincan Tüketilen çay miktarı: 2 fincan (1'i meyve çayı) Google Reader'dan okunan item sayısı: 5 Okunan dergiler: Digital Age, Penguen, Uykusuz Küfredilen kurum sayısı: 2 Neden bugün böyle bir yazı yazmak istedim, bilmiyorum...

Yıllar sonra gelen ikinci Facebook yazısı...

Bugüne dair iki olay anlatayım izninizle: 1. Sabah, Dijital Marketing sektörünün içinde yer alan birisinin Facebook'un artık popüler olmadığını iddia ettiğine şahit oldum. Bu kanıya varmasındaki en büyük etkenin, kendisinin Facebook'a haftada bir mesajlarını kontrol etmek için girmesi olduğunu ekledi. 2. Akşam da, 1969 senesinde birlikte üniversiteye başlayıp mezun olduktan sonra -tek tük ikili ilişkiler haricinde- hiç görüşmemiş yaklaşık 30 kişilik bir grubun Nevizade'de buluşup, bolca rakı içip çılgınca eğlendiğine şahit oldum. Birbirlerini Facebook üzerinden bulmuşlardı. 28 Eylül 2010, böyle bir gündü...

Zamanın değiştiremediği birtakım şeyler...

1996 senesinin Kurban Bayramı'ydı yanlış hatırlamıyorsam, -Ramazan Bayramı da olabilir- Kıbrıs'a gitmiştik ailece. Kuzenlerimden birinin eşi orada çalışıyordu o sırada, biz de fırsattan istifade kuzenler vs. derken kalabalık bir KKTC çıkartması yapmıştık. Gidiş yolumuzdaki KTHY pilotu yol boyunca susmamış; Amerika'da gezdiği Boeing fabrikasında gördüğü testlerden girip, rulet masasında uğurlu sayısının kırmızı 23 olduğundan çıkmıştı. Her neyse, bu anıdan bahsetmemin sebebi pilotun muhabbeti, Boeing fabrikası ya da Kıbrıs'ta geçirdiğim günler değil. Bu anıdan bahsetmemin sebebi, an itibariyle hazırlamakta olduğum sunum. Biraz geriye gidelim: Cuma akşamı ajanstan çıkarken, pazartesi günü öğlene yetiştirilmesi gereken sunumun metinlerini haftasonu yazacağımı söyledim. Cuma gecesi, sabahın erken saatlerine kadar içtim. Cumartesi öğleden sonra kalktım, akşamdan kalmalığımın etkisiyle bütün günü tembellik yaparak geçirdim. Akşama doğru kendime gelebildim. Yedi sene önc...

A remembrance of things, along with other things...

I can think of more than a hundred reasons to be thankful to my brother, first of which is the fact that he's always been there for me. But tonight, I'm thanful for a particular one of those: his impact on my musical taste. At the very core of my musical taste lie two bands, who have been there since the beginning of time (Since I consciously started enjoying music). These two bands are Iron Maiden and U2. I know that their common points are not less numerous than goofy characters in a Christopher Nolan movie, but stuff happens... Iron Maiden is a different story. The first time I've seen them live, July 17th 2005 in Paris, I almost felt like a devout christian witnessing a true miracle, by Jesus himself. Tonight, for the first time, I've seen U2 live. I'm five years older than I was at that first Iron Maiden concert and to be frank, I didn't feel like I was witnessing a miracle, no... It was something else. Something more personal maybe, along with a lot ...

Mürekkep yalamak ne acaip bir laf...

Sevgili okur, Arkamdan bir ton laf etmişsindir kesin, yazacağım deyip de yazmadıklarım için... Ettiysen söyle, kızmayacağım... Cannes konusunu yazma isteğim devam ediyor, vakit bulursam yazacağım onu. Ama öncesinde son zamanlarda okuduğum kitaplardan biraz bahsedesim geldi. Üniversite yıllarımdayken bile bu kadar fazla kitap okuyabildiğim bir zaman dilimi olmamıştı sanırım. Belki, tek başıma Bodrum'a gidip sabahtan akşama kadar balkonda oturup kitap okuduğum zamanları bunun dışında tutmam gerekir. Her neyse, son 3 ay içinde 8 kitap okumuşum. Favori hikaye anlatıcılarımızdan Neil Gaiman'ın, The Graveyard Book 'uyla başlayan süreç, yıllardır kitaplığımda bekleyen iki adet bilimkurguyu devirmemle devam etti. Birisi, büyük usta Stanislav Lem 'in Dünya'da Barış isimli kitabıydı. İkincisi ise, Kerem Bey'in bana yıllar önceki bir doğumgünümde -Galiba 2006'da- hediye ettiği Dune idi. Bu son iki kitabı nihayet okuyup geride bırakmak iyi geldi. Bunların hemen ...

BCN - Bölüm 3:
Yedim yedim doymadım...

Previously on Gudik: BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum? BCN - Bölüm 2: Ben Gaudí gördüm. " Ne Barselona'ymış be birâder, yaza yaza bitiremedin... " diye serzenişte bulunduğunu duyar gibiyim sevgili okur, şunu bil ki haksız değilsin. Ama beni az çok tanıyorsan lafı uzatmayı sevdiğimi de bilirsin... Eğer tanımıyorsan da, mesaj at, tanışalım (: Her neyse, lafı daha fazla uzatmayayım, gezilecek yerlerden bahsettim geçen yazıda. Bu yazıda da biraz yemek içmekten ve benzeri detaylardan bahsederek toparlayacağım bu yazıyı. Yemekten başlayalım. Yemekler çok güzel. Bunun kişiden kişiye değişecek bir şey olduğunu biliyorum ama, bana öyle geliyor ki her damak tadına uygun ve lezzetli bir şeyler bulmak mümkün olur Barselona'da. Bendeniz, ayıptır söylemesi, -farklı biçimlerde ve farklı türlerde olacak şekilde- bolca kırmızı et tükettim. Herbiri de birbirinden lezzetliydi. Bir gün organik-vejeteryan bir öğün yedim, gayet güzeldi. Deniz ürünlerine düş...