9 Kasım 2007 Cuma

Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!

D&R'dan içeri girdim çarşamba sabahı, "High Fidelity'nin DVD'sini arıyorum" dedim. Adam önce belki ortalıkta bir yerdedir de arkaya gidip bilgisayara bakmak zorunda kalmam bakışıyla çevresini gözlemledi, sonra umutsuzluk içinde arkaya yollandı, ben de ortalıkta olsaydı önce ben görürdüm birader bakışımı bir kenara bırakıp takip ettim. Bilgisayara bakınca gördük ki, DVD'nin üretimi durdurulmuş, 2006'da bile gelmemiş hiç. Akşam idéefixe'e baktım, orada mevcuttu, siparişimi verdim.

Sahip olmak ilginç bir duygu. Bu arada, şuna gönülden inanıyorum ki eğer DVD'lerin böyle kutuları olmasa o kadar sevmezdik. Yani, 12 cm çapında bir plastik parçası neticesinde ve kağıt bir zarfta da satılabilir. Ama o kutu var ya, VHS döneminden kalma beklentilerimiza hitap eden o kutu, işte o aldığımızın 12 cm çapında bir plastik tekerlekten daha fazlası olduğuna ikna ediyor bizi, "Abi, koskoca film satın aldın baksana, içinde John Cusack var mesela, hem de iki saat sürüyor." falan diyor, sonunda bizi inandırıyor o parayı hak ettiğine.

"Sahip olduklarımız bize sahip oluyorlar" diyecek kadar ileri gitmeyeceğim, ama şurası bir kesin ki, sahip olduklarımız, satın aldıklarımız artık bizi tanımlıyorlar. Kendimizi tanımlamamızın, yani kimliğimizin bir parçası hâline geliyorlar. Satın almak, sahip olmak aslında güzel bir duygu. Sevdiği bir şeye para harcamak insanı bir anlamda mutlu ediyor. Sırf kitaplığımızda dursun diye önceden okumuş olduğumuz bir kitabı satın almak mesela. Verdiğimiz paranın karşılığında da, kitaptan sağlayacağımız faydadan farklı bir şey alıyoruz aslında. Paramızı sevdiğimiz bir şey için harcamış olmanın verdiği duygu işte o da. Çünkü, az önce de dediğimiz gibi, o aldıklarımız bizi tanımlıyor ve biz (ben) kendimizi Star Wars Box Set ile tanımlamayı seviyoruz muhtemelen (:

- Sevgili Sarper, az önce bir paragraf boyunca tüketim toplumundan bahsettiğinin ve hatta neredeyse ona övgüler düzdüğünün farkındasın değil mi? İçinde yaşadığımız tüketim kültürünün normları bizi satın aldıklarımızla tanımladığı için böyle yapıyoruz yani.
- Aslında farkındayım, ama içinde yaşadığım kültür bu. Kültürden, evet, şikayetçiyim ancak kendimden o kadar da şikayetçi değilim.
- Bence olmalısın. Konformist bir bakış bu seninkisi. 12 cm çapındaki plastik çemberlerinle mutlu olmaya çalışıyorsun, yaşamının tüm anlamı bu mu yani?
- Çember içi boş olan bir geometrik şekil değil miydi? Bence DVD'yi tanımlamıyor.
- Konuyu değiştirme, kendinden utanmalısın, acıyorum bu hâllerine...
- Kendime acıyacak olsam eğer, DVD'lerimden çok daha önde gelen sebepler var bunun için.
- ...
- ...
- Inner self out
- Out derken? Hanni inner'sın ya, o bağlamda? Ehehe mehehe...
- ...


Siparişimin durumunu kontrol ettim az önce, dün akşam Okmeydanı'ndan çıkmış, geceyi Kağıthane'de geçirdikten sonra bu sabah Yurtiçi Kargo'nun Etiler şubesine ulaşmış.

9 yorum:

  1. :)bu noktada Baudelaire Amca'yı saygıyla anmak isterim. kendisiyle ilgili sorular da olan bir postmodernizm dersi sınavında nip tuck'tan alıntılar yapmış bir insan olarak bu "dış görünüşümüz ve eşyalarımız bizi tanımlıyor" mantığına güzel örnekler içeren hatta tamamen bu konuyu üşleyen bir dizi diye düşünüyorum. sen izliyor muydun onu?

    bir de şu sondaki geceyi kağıthanede geçirmiş kısmı dvdlerine olan duygusal bağlılığını daha bir göstermiş :)

    YanıtlaSil
  2. nip/tuck'ın sadece onu işlediğini söylemek bence doğru olmaz. yani bu noktadan yola çıkıyor ama bence dizinin önermesi bunun bir adım daha ötesine geçerek "hiçbir şey göründüğü gibi değildir" noktasına ulaşıyor ve o bahsedilen dış görünüş ve eşyaların aslında birer yalan olduğunu savunuyor.

    bu arada, bu yazıyı bitirip blog'da yayınlamamın ardından on dakika geçmemişti ki DVD geldi (:

    YanıtlaSil
  3. tabi, demek istediğim markaların ve objelerin bizi tanımlıyor olmasının ne kadar acıklı olduğunu gösteriyor bize. kaç kere gözlerim doldu izlerken :)

    p.s. bu arada baudelaire değil baudrillard olcaktı o.

    YanıtlaSil
  4. insanın kendini "satın alınabilen" somut şeylerle ifade etmesi, içinde yaşadığımız "sözde modern" toplumda "öteki" kavramının da oluşmasına zemin hazırlayabilir. Hahah hep böyle havalı cümleler kurmaya ve tırnaklar koymaya özenmişimdir vay be :p

    YanıtlaSil
  5. ahah, zaten o tırnaklar olmazsa olmaz... bir de, sayısını abartmamak kaydıyla, konuşurken de tırnak işareti yapıp yanında da pek sevdiğimiz bir hocamızın trademark'ı olan gülüşten bir tane sunmak gerekiyor (:

    YanıtlaSil
  6. Konuşurken "TIRNAK" yapanlar, Birleşin! (bi gazetenin bi köşesinde vardı bu, hatırlayamadım)

    YanıtlaSil
  7. bu yaziyi high fidelity'i izlemeden once yazmis olman da cok enteresan, zira filmdede tam bundan bahsediyor rob. soyle bir laf eder hatta, "uzun zaman once su kaniya vardim ki onemli olan nasil bir insan oldugun degil nelerden hoslandigindir." (not what you are like but what you like)
    bu yaziya gonulden katilmakla beraber, dvd kutusu hakkindaki tespitine agzim acik kaldi. hic boyle dusunmemistim ve bu hakkaten dogru. plak fetisi gibi bisey, dvd kutusu, vhs kutusu. koleksiyonerlik ve sahip olmak cok garip bir psikoloji. hastalikli birsey belki de.

    YanıtlaSil
  8. bu durumda, kendini tanımlamaya yönelik bir sahiplenme duygusunun varlığından söz edersek, bilet koleksiyonu yapmayı da buna dahil edebilir miyiz acaba? normal şartlar altında fiziksel bir tezahürü haiz olmayan bir tecrübenin müşahhas* bir kanıtıymışcasına...

    (şu son kurduğum cümle de biraz hastalıklı geldi bana)

    *: somut

    YanıtlaSil
  9. zannımca her çeşit koleksiyonerliği dahil edebiliriz. kaldı ki bilet koleksiyonu oldukça da şahsi bir yanı bu işin.

    babamın boarding card koleksiyonu var, ustuste koyunca birbucuk karış ediyor. vay anasını degil mi ^_^

    (ben anlamadim zaten o cumleyi de anlamis gibi yaptim)

    YanıtlaSil