31 Aralık 2011 Cumartesi

Sene 2012 ve hala...

Blogun duzenli yilbasi yazilarinin besinci bolumune hosgeldin sevgili okur. Bu yazilari kisisel hayatima dair yazdigim icin o kadar mutluyum ki, ulkem adina her sene bir oncekinden daha boktan gecerken kendimin ve senin ic dunyamizi karartmaktan kendimi alamazdim zira...

Neyse kisisel dedik, kisisel devam edelim (:

Adet oldugu uzere az once onceki senelerde yazdigim yazilara baktim. 2010 bittigindeki kabullenmislik halimin hala ne kadar tanidik geldigini farkedip kendi adima biraz endiselenmedim desem yalan olur. Yine de, atalarimizin da dedigi gibi "Degismeyen tek sey degisimin kendisidir". -Bizim anne tarafi Herakleitos'a dayaniyor da...-

Zira hayatima Deren'in girmesiyle yasanan guzellesmeler ozel hayatimda beklenmedik ama cok keyifli degisiklikler yaratti. Ne yalan soyleyeyim, bu degisiklikleri hayatima layigiyla sokabilip sokamayacagimdan endiseliydim, neyse ki endiselerimi yersiz cikarmayi basardim bir sekilde.

Isteki degisiklikler ise, onceki senelerden farksiz bir sekilde daha fazla sorumluluk ve daha uzun calisma saatleriyle sonuclandi. Sikayetci degilim, isini severek yapan sansli insanlardanim zira.

Sonuc olarak, 2012 baslarken hayat hic de fena degil. Umarim seninki de en az benimki kadar guzeldir sevgili okur.

14 Ekim 2011 Cuma

ABD Seyahati Bölüm 7 ve 7. sanat sinema

NoBar Günlükleri, dördüncü bölüm. 

Sevgili günlük, bugün NoBar'daki dördüncü akşamım. Barmenlerle selamlaştım, hâl hatır falan sordular işte. Mahallede geçirdiğim bir hafta içinde samimiyet kurduğum tek esnafın bar olması beni şaşırtmadı. 

Mekân bugün bayağı kalabalık. Oturacak yer bulamadım, yazıyı yüksek masalardan birinde ayakta yazıyorum. Yarın daha da kalabalık olur muhtemelen, burada olamayacağım için biraz üzgünüm. 

Bu akşam TV'de futbol var (Beri, beyzbolu Wikipedia'dan okur anlatırım artık sana). NFL değil ama, kolej futbolu. Koskoca stad dolu bu arada, adamlar sporun marketing'ini inanılmaz iyi yapıyorlar. Hatta biraz fazla iyi yapıyorlar muhtemelen. Dave Zirin diye bir abi var, bloguna bi bakın, belki ilginizi çeker. Sporun endüstrileşmesi üzerine yazıyor.

Bugün önce Brooklyn'de dolaştım. Musevileriyle ve hipsterleriyle ünlü Williamsburg yöresinde yürüdüm Beri'nin önerisi üzerine, tweet'lerden takip ettiyseniz görmüşsünüzdür. Tam bir hipster yuvası diyebileceğim bir kafede oturdum. İçerdeki 19 kişiden 15'inin önünde laptop vardı, laptopların 14'ü MacBook'tu. Brooklyn'in zenci mahallelerine alışkın bendeniz için bu mahalle beyaz MacBook'lu beyaz hipsterleri ve şakaklarından sarkan saç örgüleriyle gezen musevileriyle enteresan bir değişiklik oldu. 

Sonrasında da adet yerini bulsun diye yine Manhattan'a geçtim. Union Square'e henüz gitmemiştim, Beri de bu civarda 1-2 yer önerince gideyim bari dedim. Güzel bir bölgeymiş orası da. Dükkanları dolaştım, 3-5 bir şey aldım (Beni bitiren Best Buy oldu). Sinemaya gittim. 

Sinema kararı biraz ani oldu aslında. Hava kararmıştı, yorulmuştum ve bara gitmek için saat daha çok erkendi. O sırada geçtiğim bir reklam panosunda Ides of March'ın afişini gördüm. Daha önceden de ilgimi çekmişti, birkaç gün önce de Starbucks'ta bırakılmış bir gazeteyi okurken olumlu bir eleştiri görmüştüm. Google'a sordum, bana en yakın sinemayı ve seansları gösterdi, biletimi de online aldım ve sinemaya doğru yürüdüm. Yolda bir de sosisli yedim. 

Burada yaşadığım sinema deneyimiyle, İstanbul'da herhangi bir büyük sinemada yaşadığım deneyimler arasında neredeyse hiçbir fark yok. Gözüme çarpan iki fark oldu, birincisi koltuk numarası yok, istediğin yere oturuyorsun. İkincisi de, seansın başlama saatine kadar reklamlar gösteriliyor, seansın başlayacağı saatlerde de fragmanlar. Saymadım ama herhalde 5-6 tane fragman gösterdiler. Deneyimim tam olsun diyerek girişte nachos ve ve dev bardakta kola da aldım. Film arası olmadığından kola tercihimden biraz pişman oldum ama neyse artık. Bu arada, amma pisboğazlık yapmışım, sosisli, nachos... 

Film hakkında da bir şeyler yazayım oldu olacak (Yanımdakiler kalktı, o yüzden artık oturuyorum, bir bira daha söyleyeyim en iyisi...). Filmin yönetmeni ve oyuncularından biri George Clooney, ABD başkanlığı yarışında Michael Morris isimli demokrat partinin iki aday adayından birini canlandırıyor. Film ise Morris'in kampanyasını yürüten ekipteki ikinci isim olan Stephen karakterinin etrafında şekilleniyor. Filmin başında Stephen ziyadesiyle naif bir şekilde "Morris ve ideallerini desteklediğim için bu işi yapıyorum ben" diye takılsa da, adaylık yarışındaki kilit nokta olan Ohio önseçimleri yaklaştıkça işin içindeki pisliğe şahit olmaya başlıyor ve ellerini kirletmekle kariyerini bitirmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor. 

Filmin hikayesini biraz fazla lineer bulduğumu belirtmek zorundayım. Genel olarak hikayeyi şekillendiren iki tane kırılma noktası var ve bunlar çok elverişli bir şekilde arka arkaya denk geliyorlar. Bir Deus Ex Machina olarak senarist biraz fazla görünüyor bence (Senaryoda imzası olan isimlerden biri yine Clooney bu arada). Yine de, iş politik arenanın pisliklerine gelince Obama'nın da destekçilerinden biri olmuş olan Clooney'nin bu pisliklerin yaşandığı arena olarak Demokrat Parti'yi seçmiş olması ilginç bir tercih gibi geldi bana. Gerçi Cumhuriyetçiler'e yönelik taşlamalar filmde bolca mevcut ama (OHA MANYAK YAĞMUR YAĞIYOR DIŞARDA) gerek filmdeki demokrat adayın kampanyasındaki pislikler, gerekse Clinton'ın Lewinski skandalına yapılan göndermeler filmin eleştirisinin genel olarak egemen kesime yönelmesini sağlıyor. Bu çerçeveden bakınca da aslında şu günlere damgasını vuran Occupy Wall Street hareketiyle filmin arasında bir paralellik kurmak mümkün. 

Sanırım filme dair diyeceklerim bu kadar (: Yazı da yine hayvan gibi uzun olmuş, sanırım yazılarımı iki birayla değil bir birayla yazsam daha iyi olacak...

Neyse, bu da zaten buradaki son gecem. Yarın öğleden sonra uçağa biniyorum bir aksilik olmazsa, bir yazı da orada yazarım artık...

13 Ekim 2011 Perşembe

ABD Seyahati Bölüm 6: Hastasıyım Broadway'in...

Sanırım bu serinin adını NoBar Günlükleri yapsam da olur, zira bu mahallenin barında geçirdiğim üst üste üçüncü akşam. TV'de yine beybol var. Hatta maçlar seri şeklinde oynandığından MLB'de, yine dünkü takımlar oynuyor: Texas vs. Detroit. Şöyle iki gün daha gelsem buraya oyunu da anlamaya başlarım herhalde. 

Aslında bugünkü planım genel olarak Brooklyn'de dolanmak ve Manhattan'a geçmemekti. Ancak öğlen Deren'le Skype'da konuştuktan sonra aklıma Broadway'deki oyunlardan biri geldi. Deniz gittikten sonra uygun bir bilet bulabilirsem giderim demiştim ama sonra bakmayı unutmuştum. Oyun çok yeni ve popüler olduğundan tkts'ye henüz düşmemiş, o yüzden normal fiyat kategorilerinden en ucuzuna bakmaya başladım internet sitesinden. İlk önce yarın akşamki oyuna baktım, bulamadım. Sonra bu akşamkine baktım, yine yok... Bugün öğlen 2'deki oyuna bakayım bir de dedim, baktım ki var. Oyuna sadece bir buçuk saat vardı, aldım bileti. Çıktım evden, metroya atladım ve tiyatroya gittim, bileti teslim aldım, sonra da Famous Famiglia'da iki dilim pizzayla kahvaltımı edip oyuna girdim. 

Oyunun ismi The Mountaintop. 3 Nisan 1968'i 4 Nisan'a bağlayan gece, yani öldürüleceği günün gecesinde Martin Luther King'in Memphis'deki otel odasında geçiyor. Oyun kurgusal, yani gerçekten o odada geçmiş bir şeylere dayanmıyor. Zaten oyun ilerledikçe bu rahatlıkla anlaşılıyor. İki kişilik bir oyun, King ve otelde çalışan Camae isimli zenci bir kadın arasında Lorraine Motel'in 306 numaralı odasında geçiyor. Hikayenin ağırlığı da MLK'nin aktivistliğinden ziyade insanı taraflarında. 

Benim gibi, MLK'nin hayatı hakkında yüzeysel bilgilere sahip olan biri için enteresan bir oyun olmakla birlikte, oyunun bir noktadan sonra saptığı ruhanî yol ne yalan söyleyeyim beni biraz baydı. Gerçi MLK'nin aslen bir rahip olduğunu düşünürsek hikayedeki bu tercih çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Beni oyuna götüren asıl sebep de -her ne kadar ilgi çekici de olsa- hikayesine duyduğum meraktan ziyade oyunculuğuna duyduğum meraktı. Zira, Dr. Martin Luther King rolünü sahnede canlandıran isim, beyazperdeden çok sevip saydığımız Samuel L. Jackson'dan başkası değil. 

Tiyatroyla bir dönem kısa bir ilişkim olduğundan öyle oyunculuk vb. konularında ahkam kesecek değilim. Ama sinemaya alışkın oyuncular için izleyici önünde oynamanın kolay bir şey olmadığını bilmek için uzman olmaya gerek yok. Zira bu oyun da, 62 yaşındaki Jackson'ın ilk Broadway oyunuymuş aslında. (Gençliğinde bir Broadway oyununda understudy'lik yapmışlığı varmış sadece [Understudy'nin Türkçesi nedir bilmiyorum, yedek aktör diyelim])

Dediğim gibi, uzman değilim ama adam şahane oynadı arkadaş. Açıkçası, adam sahneye çıktığında karakteri değil de aktörü göreceğim diye endişeleniyordum, mesela Haluk Bilginer'i izlerken oluyor bu, aktörün karakterin önüne geçtiğini hissediyorum (Tek istisnası Masumiyet). Böyle bir durum bir an bile olmadı. Hatta itiraf etmeliyim ki bir süre gerçekten sahnedeki Samuel L. Jackson mı yoksa understudy'si mi diye şüpheye düştüm. En ucuz bileti aldığımdan -literally- sahneye en uzak koltuktaydım, bir an emin olamadım. Müsait bir anda kitapçıktan understudy'nin fotoğrafına bakınca emin oldum. Adam öyle girmiş ki karaktere, oyunun çıkışında gelse yanıma elini uzatıp "Merhaba, ben Dr. King" dese elini sıkar, "Tanıştığımıza çok sevindim" derim. Adam çok güçlü bir karakterin bütün insani yönlerini; mizahını, korkularını, pişmanlıklarını gerçekliğinden şüphe duysan neredeyse utanacağın kadar doğal bir şekilde taşıyor ve aktarıyor. 

Neyse, biraz daha devam edersem yazının başlığını "I'm gay for Samuel L. Jackson" diye değiştirmem gerekecek sanırım. Jackson'ın rol arkadaşı Angela Basset'ın da sahnede Jackson'ın gölgesinde kalmayacak bir performans sergilediğini belirterek bu kısma son vereyim. 

Neticesinde oyunu izlediğime memnunum, her ne kadar hikaye beni derinden etkilememiş olsa da. Olur da önümüzdeki dört ay içinde bir ara New York'a yolunu düşerse ve bir tiyatro oyunu izlemek isterseniz (Müzikal değil) bunu tavsiye edebilirim. 

Aslında oyundan sonra da Deren'in ve abimin önerileri üzerine gittiğim South Street Seaport'tan çıkıp Brooklyn - Crown Heights'a kadarki 2 saatlik yürüyüşümden bahsedecektim ama yazı haddinden uzun oldu, biram da bitmek üzere zaten. Ayaklarımın acısına iki blok daha dayanarak eve gidip yatma vaktim geldi sanırım...


12 Ekim 2011 Çarşamba

ABD Seyahati Bölüm 5: İnsanlar simsiyah, kızıl, beyaz...

Dünkü melakolik yazımızın ardından normal seyahat yazısı formatımıza geri dönelim. Format dedim ama bi formatı da yok aslında, geldiği gibi yazıyorum. Bakalım bu sefer neler gelecek...

Öncelikle kısa bir özet yapalım. Bu serinin ilk iki bölümünde anlattığım üzere hızlı bir şekilde New York aktarmalı olarak Chicago'ya geldim 1 Ekim Cumartesi sabahı. Ertesi gün de Deniz katıldı bana. Üçüncü yazıda Chicago seyahatini yazdım zaten. Ekim'in 6'sında New York'a geçtik, Brooklyn - Crown Heights'daki evimize yerleştik. 

Airbnb'den bulduğumuz bu evin sahibi Debbie o sırada Florida'da olduğundan bizi annesi karşıladı ve yerleşmemize yardımcı oldu. Kendisi de iki sokak ötede oturuyormuş zaten. Mahallemiz filmlerden fırlamış bir zenci mahallesi adeta. Metrodan inip de eve yürürken sokakta bizden başka beyaz yoktu. Kıçlarından düşmeye ramak kalmış pantolonlarıyla gençler, geçen arabalardan yükselen hip-hop, "'Coz it says so in the Bible!" diye bağıran yaşlı amcalar... Hepsi var burda. 

Deniz'in ilk derdi müzeleri gezmek olduğundan onun burada olduğu günleri Manhattan'a gidip gelerek ve müze gezerek geçirdik. MoMA, Met, Guggenheim... Ne varsa gördük. Bunlar arasından birine gideceksen o MoMA olsun derim. Cuma akşamı gidersen ücretsiz ama çok kalabalık. 

ABD'deki günlerimizde o kadar çok müze gezdik ki (Bir de Sanat Tarihi mezunuyla gezince) şimdi karşıma gelse bir Seurat'yı, efendime söyleyeyim bir Francis Bacon'ı, bir Lichtenstein'ı 20 metreden tanırım (Yasal Uyarı: Tablo boyutuna bağlı olarak tespit mesafesi 5 metreye kadar düşebilir). 

Müzeler dışında, her turistin yapması icap ettiği üzere Empire State Building'e çıktık ve ben bu seyahatte içime işleyen kapitalizmin de etkisiyle "Acaba World Trade Center'ın yıkılması buranın gelirini ne kadar artırmıştır?" diye düşünmeden edemedim...

New York'a kadar gelmişken bir de Broadway müzikali izleyelim dedik ve tkts ofisinin yolunu tuttuk. tkts, belli saatlerde açık olan ve sadece o günün Broadway ve Off-Broadway gösterilerine 30-50% arasında değişen indirimlerle bilet satan bir ofis. Times Square'de ve Brooklyn'de ofisleri var. Bir yerde daha vardı ama unuttum, tdf.org'dan bakın gitmeyi düşünürseniz. 

tkts'in iPhone uygulamasından o gün hangi gösterilere bilet sattıklarını öğrenip Brooklyn ofisinin yolunu tuttuk cumartesi sabahı ve The Phantom of the Opera için 40% indirimli bilet bulduk. Broadway için adet yerini bulsun diyerek görece şık giyindik -öyle ki biletleri kontrol eden amcadan kxcd kravatım için bir övgüye dahi mazhar oldum- ve akşam Majestic Theater'ın yolunu tuttuk. 

The Phantom an itibariyle Broadway'in en uzun soluklu gösterisi, 1988'den bi aralıksız oynuyor. İstanbul terimleriyle konuşacak olursak tam bir Lüküs Hayat (: Hikayeyi biliyorsunuzdur, bilmiyorsanız da öğrenirsiniz nasıl olsa, ben gösteriden bahsedeyim. Müzikal yerine sürekli gösteri diyorum çünkü tam bir gösteri. "Adamlar bu işi iyi biliyor" diyorsunuz sonunda. Neticesinde müzikal -bence- komik bir şey ve konstantre olmak bana zor geliyor. Ama müziklerin güzelliği, dekorun kalitesi ve efektlerin başarısı sahneden gözünüzü ayırmamanızı sağlıyor. Şu meşhur avize umduğumdan daha yavaş düştü ama yine de gayet iyiydi...

Dün itibariyle Deniz İstanbul'a döndü. Ev sahibimiz de Florida'dan dönüp iki gün sonra tekrar bir yere gitti. Şu anda resmen Brooklyn'de tek başıma eve çıkmış gibiyim. Gerçi evde çok fazla da vakit geçirmiyorum. Hava daha geç kararıyor olsa bahçede takılırdım akşamları ama onun yerine mahallenin barını tercih ediyorum iki akşamdır. Biramı içip blogumu yazıyorum. Dün akşam mekandaki tek beyaz bendim, bu akşam 3 tane daha var. 

Bir de dün akşam TV'de futbol vardı, en azından touchdown falan olunca seviniyordum. Bu akşam beyzbol var, resmen bi bok anlamıyorum. Nereye koşuyor olm bu adamlar?

11 Ekim 2011 Salı

Trip to USA Part 4: Monday Night Loneliness

Brooklyn, 22:23 EDT

Left Deniz at the AirTrain station for JFK, she's flying back tonight and I'll be here for a couple days more. Took the subway back to Brooklyn and headed for the neighborhood bar. Ordered a bottle of Ithaca Pale Ale and been checking out the game: Chicago Bears vs. Detroit Lions. Haven't still figured out all the rules of football but I can enjoy a touchdown nonetheless. Bears are losing though ):

It'd been a while since I felt this lonely. I'm all by myself at NYC, while all my friends are sleeping (hopefully) on the other side of the globe. Time difference can be a bitch sometimes. 

Don't get me wrong, I know I ain't alone. Got friends, family, a girlfriend (How dearly she's missed). Yet, I guess it'd been a some time since I was at a bar by myself with nobody to call. 

By the way, it's really hard to be sentimental while guys on the big screen are just jumping on top of each other brutally. Thank you guys but I guess I'll prefer soccer. 

Switched to Brown Ale and the Bears scored a touchdown. Things are improving already (:

(Since there's no one to talk Turkish to, I felt like writing this one in English. Belki yarın da New York'a dair bir şeyler yazarım ana dilimde...)

6 Ekim 2011 Perşembe

ABD Seyahati Bölüm 3: Sweet Home Chicago

İlk iki yazıdan sonra Berivan'ın da öngördüğü üzere bir sessizliğe gömüldüm ister istemez. İlk yazıyı zaten İstanbul'dan New York'a uçarken yazmıştım, ikinciyi de NYC'den Chicago'ya uçarken. Bu üçüncü yazı da Chicago - NYC uçuşundan geliyor. 

Ben Chicago'ya Deniz'den bir gün önce geldim ve airbnb.com'dan ayarlamış olduğumuz eve yerleştim. İlk airbnb kullanımımız bizim açımızdan büyük bir şans oldu. Kaldığımız ev genelde filmlerde gördüğümüz tarzdaki lüks residence gökdelenlerinden. Girişinde bir resepsiyon olup her girişte "Günaydın, bugün nasılsınız?" diye soran güleryüzlü elemanların olduğu 72 katlı bir yer. Konum olarak da daha merkezî olması mümkün değil muhtemelen. Kaldığımız daire 36. kattaydı ve yatağımızın hava yatağı olması haricinde ziyadesiyle rahattık. 

Chicago ilk gökdelenin yapıldığı şehir. Ondan sonra da durmamışlar zaten. Şehir merkezinde alçak bina yok. Hâlâ da yapmaya devam ediyorlar yenilerini.  Ama şehrin en iyi yanı, gökdelenler yüzünden kamuya açık alanlardan taviz verilmemiş olunması. Göz alabildiğine uzanan parklar, tamamı kamuya açık 28 mil uzunluğundaki göl kenarı: Göl kenarına özel mülk inşa etmek kanunla yasaklanmış, her zaman kamuya açık olacak, aynı şey nehir kıyısı için de geçerli. Bu yüzden gökdelen bolluğuna rağmen insanın üzerine üzerine gelen bir boğuculuk yok. 

Chicago aynı zamanda ABD'nin en "Bike Friendly" şehri seçilmiş. Zira 28 millik göl kıyısına ek olarak bütün ana caddelerde de bisiklet yolları mevcut. Pazar günü bir bisiklet turu yaptım ve şehrin ziyadesiyle yaşanır olduğuna kanaat getirdim. 

İki müzeye gittim, ikisini de tavsiye ederim: Museum of Science and Industry ve Art Institute of Chicago. İkisine de birer gün ayırmakta fayda var. Bir de "Architectural Boat Tour" yaptık nehirde, o da tavsiye. 

Onun dışında da yiyip içmek lazım. Chicago'nun Deep Dish Pizza'sı meşhur. Cheesecake gibi bir şey düşünün, kek hamuru yerine pizza hamuru, peynir yerine de peynir (ve diğer malzemeler) düşünün. Pişmesi 45 dakika sürüyor en az ama beklediğinize değiyor. Dayanabilecek gibiyseniz starter almayın, biz aldık ve iki kişi 6 dilimlik pizzayı bitiremedik ): Kalanı paket yaptırabiliyorsunuz gerçi. 

Pizza konusunda tavsiye edilen üç mekan var: Lou Malnati's, Gino's East ve Giordano's. Lou'da çok sıra olduğundan beklemeyip Gino's'a gittik, orada da bir 40 dakika bekledikten sonra masamıza geçtik. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki yine olsa yine yaparım (:

Chicago style Hot-Dog diye bir şey var, ketçap yerine dev turşu koyuyorlar içine. Gayet güzel oluyor ama yemezseniz de dünyanın sonu değil. Chicago'da yaşayan bir arkadaşımızın götürdüğü Portillo's diye bir mekânda yedik onu, hamburgerler falan da var, her bir şubesi farklı konseptte olan Chicago'lu bir zincirmiş, bizim gittiğimizin konsepti 1920'lerdi mesela. Ev sahibimiz Yolk diye bir mekan önermişti ama gidemedik ona. 

Şehri tepeden görmek için ABD'nin en yüksek binasi olan Willis Tower'a (Eski adıyla Sears Tower) çıkmak mümkün $30'a. Biz çıkmadık, onun yerine John Hancock Tower'ın 96. katındaki bara çıkıp (Oraya çıkmak ücretsiz) $30'la da içtik. Siz de öyle yapın. Söyleyenlerin yalancısıyım, buranın da en iyi manzarası kadınlar tuvaletindeymiş. 

Malum, Chicago Blues'uyla meşhur bir ilimiz. "Ha bu akşam gidelim, ha yarın akşam gidelim" derken anca son akşamımızda gidebildik blues dinlemeye. Önce, Chicago'da yaşayan arkadaşın tavsiyesi üzerine Kingston Mines'a gidecekken ev sahibimizin son dakika tavsiyesine uyup Buddy Guy's Legends'a gitmeye karar verdik, eve de daha yakındı. İnanılmaz memnun kaldık. Her gece canlı çalan bir grup oluyormuş ve dün gece de Jimmy Johnson ve arkadaşları sahnedeydi, mekân da çarşamba gecesi olmasına rağmen doluydu. Adamlar da Allahlar'ı var çok güzel çaldılar. Bir ara takdir göstergesi olarak küfür kullanımı içeren bir tweet atmayı düşündüm, sonra vazgeçtim.

Uçak alçalmaya başlıyor yavaş yavaş, ben de yazıyı yavaştan bitireyim. Pazartesi akşamı Deniz İstanbul'a dönüyor, benim birkaç günüm daha var, muhtemelen bir dahaki yazıyı da o aralarda yazarım ancak...

1 Ekim 2011 Cumartesi

ABD Seyahati Bölüm 2: İlk izlenimler

Saat farkından dolayı biraz kafam karışık ama sanırım ABD'ye geleli sadece 10 saat oldu. Bu kısa süreye çok şey sığdırdım desem yalan olur. JFK'e indikten, pasaport kontrolden geçip bagajımı aldıktan sonra bir taksiye atladım ve İstanbul'da uçağa binmeden önceki son dakikada booking.com iPhone uygulamasından rezervasyon yaptırdığım otele gittim. Son dakikadan kastım gerçekten son dakika, işlemi tamamladığımda körükteydim.

Bilenler bilir, İstanbul'da en abuk subuk taksiciler hep bana denk gelir. O yüzden NYC'de de ilk bindiğim taksicinin yolu bilmiyor olması beni çok da şaşırtmadı. Beni şaşırtan, bir NYC taksisinde GPS olmaması oldu. Queens'in ara sokaklarında kısa bir tur attıktan sonra abiyle birlikte kapı numaralarına baka baka 112-23 Roosevelt Avenue'yü bulduk ve yaklaşık 7 saatimi geçireceğim Corona Hotel'e yerleştim. Otele dair söylenecek pek bir şey yok aslında, ziyadesiyle standart, İstanbul'daki çift kişilik yatağımın bir buçuk katı genişliğinde bir yatağı olan bir odada gecemi geçirdim (Inside joke: "7 kişi yatarız biz burda").

Uykum olmasına rağmen doğru düzgün uyuyamadım, yol jet-lag falan derken biraz saçmaladı sanırım bünye. 5:30 gibi kalktım, Türkiye'de saat öğlen olduğundan telefon & skype görüşmelerimi yaptım, duşumu aldım ve otelin ücretsiz sağladığı araçla LaGuardia'ya geçtim. 

Sonrası standart havaalanı prosedürleri işte... Check-in, bagaj teslim, güvenlikte ayakkabıları çıkarma derken Spirit Airlines'ın NK847 numaralı uçuşuyla Chicago yoluna vurdum kendimi. THY'deki gibi bir harita olmadığımdan önümde nerelerde olduğumuzu bilemiyorum. Ben diyeyim Boston, siz deyin Connecticut (Alakası yok) ...

Başlıkta ilk izlenimler demişim, bari biraz izlenim de yazayım (:

Dizilerden ve talk-show'lardan aşina olduğumuz "standart" Amerikan aksanını henüz duymadım. Hatta pasaport polisinden taksicisine, muhattap olduklarım arasında henüz bir WASP olmadı (Şaşırmadım).

iPad'ler "Kızılay dağıtıyor galiba, ehe ehe..." esprileri yapılacak kadar yaygın. Ben bu satırları yazarken yanımdaki abi de iPad'inde Angry Birds oynamakla meşgul mesela. 

Standart bir Amerikan arabası olarak Lincoln Towncar'lar inanılmaz yaygın. Sabah beni LaGuardia'ya bırakan araç da bu modeldeydi. Bizdeki karşılığı "durak taksisi" olabilecek Taksi&Limuzin hizmeti veren araçların neredeyse tamamı bu modelde galiba. 

ABD Seyahati Bölüm 1: Yemeklerimi mobil severim

30 Eylül 2011, saat TSİ 18:55, Sofya ile Saraybosna arasında bir yerlerde, havadayım. Bundan 10 saat önce sabah müşteriye sunuma gitmek için evden çıkarken bu saatte burada olacağımdan habersizdim. 

Sanırım biraz başa almak gerekecek. Her şey Deniz Hanım'ın yüksek lisans tezini makaleleştirip New Jersey dolaylarındaki bir konferansa göndermesiyle başladı. Ben de bir seyahat arkadaşı olarak kendisini 4 yıl öncesinden beri sevip saymakta olduğumdan "What the hell, I've never been to the US man" diyerek iki haftalık bir seyahat planladım. Dedim ki önce Chicago'ya gidelim, oradan da New York'a geçer gezeriz, "Tamam" dedi Deniz de, planlamamızı yaptık. Ben dedim ki 1 Ekim'de Chicago'ya uçarım, 6'sında NYC'ye geçeriz, 15'inde de oradan döneriz. 

Abimin THY çalışanı olması sayesinde ziyadesiyle makul bir fiyata IST-CHI ve NYC-IST biletleri aldım, biletlerin bir adet defosu var, o da sadece stand-by olmaları. Yani, biletin geçerli olduğu bir yıl içinde herhangi bir gün uçmak mümkün, uçakta yer olduğu takdirde. 

Perşembeye dönelim: iş çok yoğun, cuma sabahı önemli sunum var ve sevgilime verdiğim ve bozmak istemediğim de bir akşam yemeği sözüm var ve cumartesi sabahı da Chicago'ya uçacağım. Gün boyu çalışıyorum, akşam Deren'le buluşuyoruz, Kanyon'da bir akşam yemeği yiyoruz ve ben sonrasında ajansa dönüyorum. Nihan ve Ayşe'yle birlikte sunumu bitirdiğimizde saat 03:00, eve gidiyorum, yatıyorum. 

30 Eylül Cuma sabahı saat 8:55, toplantıya giderken takside kahvaltımı ediyorum. Saat 10:15, Dudullu'da sunum yapıyorum. 11:30, sunum çok beğenilmiş, teşekkürler ediliyor, ofise dönmek üzere yola çıkıyoruz. 11:35, abim arıyor, "Yarın sabah Chicago yerine bugün 17:15 NYC uçağına yetişmen mümkün mü" diyor, "WTF?" diyorum (ABD'ye gidiyorum ya, maksat ağzım alışsın), abim de diyor ki "Yarın ve öbürgünkü CHI uçuşları ağzına kadar dolu, bu akşam NYC'ye git yarın oradan Chicago'ya geçersin, şu anda en kesin yol bu". 

İstanbul trafiğinde Dudullu'dan Şişli'ye geçiyoruz, saat 12:50 ofisteyim, 13:05 çıkıyorum, 13:30 evdeyim. Çanta toplamaya başlıyorum, Deren geliyor sonra. 14:15, evden çıkıyoruz, sağanak altında sırılsıklam olarak arabaya koşuyoruz. Etiler'de önce iki banka ardından da biz döviz bürosunu ziyaret ediyorum. Havaalanı yolunda Merter'de benzin almak için duruyoruz, benzinciden bir sandviç alıyorum ve öğle yemeğimi de Deren'in arabasında yiyorum. 

Saat 15:55, Deren beni havaalanına bırakıyor. ABD uçuşu öncesinin zorlu işlemlerine Chicago biletimin NYC biletine evrilmesi süreci ekleniyor. Check-in, harç pulu, pasaport kontrolü, güvenlik vb. derken annemleri arayıp güle güle demeye bile fırsat bulamadan kendimi uçakta buluyorum. 

Saat TSİ 19:44 oldu, Sedef Hanım'ın tasarlamış olduğu In Flight Entertainment System'dan baktım, İtalya'nın kuzeylerindeyiz, yakında Fransa'nın üzerinde uçmaya başlayacağız. Yemek servisi de yapılıyor, o yüzden seyahatimin ilk yazısı burada sona eriyor. Bugünün üçüncü öğününü de hareket hâlinde yemesem bir şey eksik olurdu zaten.

19 Ocak 2011 Çarşamba

İnsanlık...

"Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız"
"Türkiye Türklerindir"
"Milli birlik ve beraberlik..."
"Bölünmez bütün"
"Her bir karışı şehit kanlarıyla sulanmış bu cennet vatan"
"Halkımızın hassasiyet duyduğu konular"
"Zaferlerle dolu şanlı tarihimiz"
"Tek dil, tek din, tek bayrak"
...

Bu böyle uzar...

...

Farkında mısınız? Hiçbirinin içinde "insanlık" yok...

...

Çünkü milliyetçilik, insanlığın karşıtı dostlar; başka bir milletin milliyetçiliğinin değil...

...

4 sene önce bu ülkede insanlığa bir kurşun sıkıldı...

...

O yara, bugün kanamaya devam ediyor...

...