29 Aralık 2008 Pazartesi

Dijital alemde olan biten...

Ajansımızın dijital alemde ve Digital McCann cenahlarında olanı biteni aktardığı, benim de mümkün olduğunda katkıda bulunmaya gayret ettiğim blogumuza bir göz atınız: Digithell

28 Aralık 2008 Pazar

'tis the season to be jolly...

Sadun bey kendi blogunda ufak çaplı bir yeni yıl heyecanı yansıtınca benim de bir yeni yıl yazısı yazasım geldi birdenbire. Geçmişten bugüne yaşadığım yılbaşı gecelerini gözden geçirdim hızlıca.

Sanırım hatırladığım ilk yılbaşı 1989'a girdiğimiz akşamdı. Babamın bir arkadaşı ve ailesi bizdeydi, bana böyle birbirine takılıp sökülebilen plastik yolları ve binaları olan ufak şehir gibi bir oyuncak almışlardı. Neden bilmiyorum, özellikle yollar çok net bir şekilde aklımda hala, yaklaşık 10 cm. genişliğindeydi sanırım, krem rengi, kenarları hafif yüksek, sanki kaldırım gibi... Arabalarımla oynayabiliyordum bu şehirin üzerinde, güzel bir hediyeydi.

Buradan sonrası on yıl boyunca aynı şekilde ilerliyor, aileyle geçirilen yılbaşı geceleri. Teyzeler, kuzenler... İlk değişim 2000 yılına girerken oldu. Ailece Kıbrıs'taydık, o sırada bir kuzenim orada çalışıyordu, muhtemelen yılbaşı bayramlardan biriyle birleşmişti falan. Otelde kalıyorduk ve tahmin edebileceğiniz gibi otelin sıkıcı ötesi bir yılbaşı eğlencesi mevcuttu. Bu eğlenceye dayanamayan bendeniz geceyarısına bir-iki saat kala odama çekilip yeni yılı tek başıma karşılamayı tercih etmiştim.

2001'e girişim de aileden ayrı ilk yılbaşı etkinliğiydi sanırım. Abimin arkadaşlarının Ataköy'deki evinde kutlamıştık yılbaşını. 2002 ve 2003'ü ise Onurlar'da kutlamıştık. 2003'ün ilk saatlerinde Caddebostan Sahili'nde arabasında köfte satan adam Adalar'ı gösterip "Buralara elektrik nasıl gidiyor yahu?" diye sormuştu bize ama nedense benim "Deniz altından kablolarla" cevabımı pek beğenmemişti...

2004'e ise Suadiye'de, kuzenlerimin evinde ailece girmiştik. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise ben, Emre ve İpek'le buluşmak üzere bir Kadıköy dolmuşuna atladım. Benden kısa bir süre sonra dolmuşa iki kız ve bir oğlan bindi, oğlan kendini kaybedecek kadar sarhoştu ve yolculuğun ilerleyen dakikalarında kızların "Ay ay çıkardı" çığlıkları eşliğinde ve dolmuş şoförünün kenara çekmek için yaptığı çılgın manevraların da etkisiyle dolmuşun içine kustu. Bendeniz mide bulandırıcı bi kokunun dolmuşu kaplamasını beklerken gayet saf bir votka kokusu dolmuşa hakim oldu.

2005 ve 2006, güzeldi. 2007'ye evde abim ve arkadaşlarımla birlikte girdik. Keyifli bir geceydi.

2007 senesinin hayatımın en mutsuz senesi olmasından mütevellit, 2008'i çok da hevesle karşılamadım. Geçen yılki yılbaşı yazımdan da bunu görebilirsiniz sanırım. Tek başıma evde oturup Lord of the Rings üçlemesini seyrederek karşılamayı tercih ettim 2008'i.

2007 kadar kötü olmasa da, hayatımın en mutlu yılı da değildi 2008. Yine de, güzel birkaç konser, bir adet kayak tatili ve bir adet pek keyifli yaz tatili gördü 2008. Bir adet mezuniyet ve dolayısıyla bir adet post-mezuniyet sendromu 2008 yılında yer aldı. Hayatımdan eksilenler oldu. Çalışmaya başladım, pazartesi sendromunu bir yaşam biçimi hâline getirdim. Senenin son günlerinde dalgalı kura geçtim...

2009'a keyifli girmeyi planlıyorum. Planlar her zaman tutmuyor tabii, zira bu haftasonunu da keyifli geçirmeyi planlıyordum ama çok tutmadı. Ama olsun, bazen "Mazhar dediyse, bir bildiği vardır" diye düşünmek lazım galiba...

Herkese mutlu yıllar şimdiden...

23 Aralık 2008 Salı

İçimdeki Opera sevgisi bambaşka

Opera'dan kastım internet browser'ı olan Opera bu arada. Dün itibariyle IT'den rica ederek ajanstaki bilgisayarıma da Opera kurdurdum. Windows ve cep telefonundan sonra Mac OS'da da Opera kullanıyorum. Çok sevinçliyim.

Bu yazıyı okuduktan sonra yakınız

On gün önceki yazımda ismini henüz bahşetmediğim bir filme girmeden önce yaşadıklarımı anlatmıştım yanlış anımsamıyorsam. İşte bu da, merakla beklediğiniz devam yazısı:

Sevgili Deniz'in ısrarlı tavsiyeleri üzerine Burn After Reading'i izlemeye gittim Astoria'ya. Lise yıllarımdan beri hiçbir filmlerini kaçırmadığım Coen Kardeşler'in bu filmini de izlememek olmazdı zaten. Şimdi kontrol ettim de IMDb'den, The Hudsucker Proxy'den beri tüm filmlerini izlemişim, sanırım bunun üzerine Coen'lerin favori yönetmenlerim arasında yer aldıklarını söylemek doğru olur.

Dolayısıyla, eğer sizin için de bir sakıncası yoksa, Burn After Reading'le ilgili yazacaklarımı da Coen'lerin genel filmografisi dahilinde değerlendirmekten kendimi alamayacağım. Film alışık olduğumuz Coen kara mizahını ve senaryo karmaşıklığını içeriyor. Şüphesiz ki kalburüstü bir film. Ne var ki, No Country for Old Men ile yükselen Coen beklentilerimi tam anlamıyla karşılamadı. "Evet ama bu iki filmi karşılaştırmak çok da yerinde bir tercih değil sanki" dediğinizi duyar gibiyim. Katılıyorum, belki bu filmi Coen'lerin filmografisinde The Big Lebowski'ye yakın tutmak daha doğru olur. Benim kendi kişisel sıralamamda da bu iki filmi aynı rafa yerleştirdiğimi söyleyebilirim.

Burn After Reading'de yapım kalitesinin deneyim, bütçe ve teknik olanaklar doğrultusunda, The Big Lebowski'ye nazaran yükselmiş olduğu aşikar. Ne var ki bu tek başına filmden aldığımız keyfin de aynı düzeye çıkmasına yetmiyor.

Filmde en fazla tatminsizlik yaratan husus ise aslında filmin en güçlü olduğunu iddia ettiği yönlerden birinden kaynaklanıyor: oyuncu kadrosu. Brad Pitt, George Clooney, John Malkovich ve Frances McDormand'dan oluşan yüksek beklenti yaratan bu kadronun üyeleri, filmin kısa süresi dahilinde üstün bireysel performanslar sağlayacak kadar kendilerine yer bulamamış diye düşünüyorum. Hikayenin şöyle ya da böyle ana eksenini sağlayan McDormand belki bu noktadaki en şanslı isimken, Malkovich ve Pitt rakibinin misketlerini ütmeye iki tur kala annenin eve çağırdığı çocuklarınkine benzer bir hüzün yaratıyor kalbimizde.

Filmin senaryosu ise Coen'lerden beklediğimiz absürdlüğü taşıyor. The Big Lebowski'nin çıkış noktasını oluşturan yanlış anlama hadisesi, Burn After Reading'de defalarca karşımıza çıkarak filmin ana eksenini oluşturuyor ve filmi, Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedyası'nın (The Comedy of Errors) en güçlü halkasını oluşturduğu türe yeni bir halka olarak ekliyor. Yanlış anlama hadisesinden yola çıkan komedilere Roma İmparatorluğu'nda Plautus'un oyunlarından, günümüzün Sit-Com'larına kadar sıkça rastlamakta olduğumuzu da ekleyelim.

Tabii filmin bu ince örülmüş keyifli senaryosuna farklı bir okuma yapmak da mümkün. Bu paragrafı filmi izlemeyenlerin okumaması doğru olur. Filmin derininde, Hesiodos'un anlattığı Pandora efsanesinden bugüne değin varlığını sürdüren bir kadın düşmanlığının yattığını iddia etmek fazlasıyla mümkün. Zira bütün hadiseyi başlatan unsur bir kadının hırsı olduğu gibi, filmin sonunda da tüm erkekler ya ölmüş ya da bir şekilde mağdur olmuşken üç kadın öyle ya da böyle istediğini elde etmiş bir şekilde perdeden çekiliyor.

Pandora efsanesini de kısaca hatırlayalım elimiz değmişken: ismi "Tanrıların armağanı" anlamına Pandora, ilk kadındır. Prometheus'un ateşi çalmasına misilleme olarak Zeus'un emriyle yaratılır: topal tanrı Hephaistos, Aphrodite'den esinlenerek toprağa bir kadın şekli ve sesi verir; Athena, Pandora'ya çeşitli elişleri vb. öğretir; Aphrodite ise onu çeşitli büyülerile kuşatır. Son olarak Hermesias Pandora'nın içine bir köpek yüreği, tilki huyu hoyar ve Pandora Zeus'un ona "Sakın açma" diyerek verdiği kutusuyla birlikte dünyaya gönderilir. Kutunun içinde bilumum kötülükler, hastalıklar vardır. Merakına yenik düşen Pandora kutuyu açar, yaptığı hatayı fark edince kutuyu hemen kapatır ve umut, tek başına, kutunun içinde kapalı kalır...

Son olarak da filmin yukarıda da görebileceğiniz afişine değinelim. Özellikle Hitchcock filmlerine yaptığı afişlerle tanıdığımız Saul Bass'ın -Sağda kendisinin bir eserini görebilirsiniz- etkisi ortada. Renk seçimi, tipografi, silüet kullanılması ve hatta eskitilmiş kağıt görüntüsü bu etkiyi artırıyor. Filmin içindeki "gizem" hissiyatını ve casus filmi göndermelerini aktarmak için keyifli bir çözüm olmuş, güzel.

Evet, daldan dala atladığımız bir başka yazının daha sonuna geldik. Çünkü ben yoruldum. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere (:

22 Aralık 2008 Pazartesi

Haftanın özetimsisi

Eskiden böyle haftanın özeti falan yazardım. Ne güzel günlerdi o günler. Şimdi kalkıp geçtiğimiz haftanın özetini yazayım desem şöyle bir şey olacak: çalıştım, sonra uyudum, sonra çalıştım, sonra uyumadım, çalıştım, sonra uyudum biraz, sonra tekrar çalıştım...

Anladınız siz onu (:

Geçen yazının devamını yazdım aslında ama daha bitiremedim ve yayınlayamadım. Bitirebilecek fırsatım da olmadı. Bu haftaki tek tatil günüm olan cumartesiyi de-zira evet, bugün de çalıştım- annemlere gitmek suretiyle internetten uzak geçirdim. Şimdi de yorgunum zaten ve izninizle yatacağım, hafiften şifayı da kapmışım...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Uzunca bir aradan sonra yazılan ilk yazının uzun olmasından mütevellit yarıda kalması ve konuya uygun bir başlık bulmanın zorluğu

Bugün tek başıma sinemaya gittiğimi bloga yazarak sevgili dostum Ceren'i üzmek istemezdim ama ne zamandır bloga pek bir şey yazmamış olduğumdan ve blogdaki bu sessizlik hakkında farklı kesimlerden çeşitli tepkiler almış olmamdan dolayı kendimi mecbur hissettim. Ne de olsa bloga en çok yazdığım konulardan bir tanesi sinema...

Bugün evvela sevgili biraderimle bir miktar takıldık, aslında sinemaya gitme fikrimiz de vardı ama zaman ilerledikçe, kendisi yarın sabah erken kalkması gerektiğini belirterek evine gitmeye karar verdi. Ben de bunun üzerine sevgili dostum ve yeni ev arkadaşım -"Hayatımdaki gelişmeler" başlıklı bir yazı yazmam lazım sanırım- Emre'yi aradım sinemaya birlikte gidelim diye. Kendisinin öğlen eve gelip ders çalışma gibi bir planı vardı, akşama kadar herhalde çalışmış olur diye düşündüm ki meğer akşama kadar tembellik yapmış. N'oldu tabii, hem filme gelmedi hem de şimdi saat gecenin kaçı olmuş, adam hâlâ ders çalışıyor...

Hâl böyle olunca ben de tek başıma gittim sinemaya. Filmin oynadığı ve benim izleyebileceğim 3 sinema arasında en yakın olan en pahalısı, en uzak olan da en ucuzuydu. Ben de ortadakine gitmeye karar verdim: Astoria.

Yahu, mimari olarak iş hanından hallice ama içerik olarak çok lüks takılan alışveriş merkezlerini ben cidden anlamlandıramıyorum -Örnek olarak Astoria ve Nişantaşı City's'i verebiliyorum, başka varsa söyleyin-. Ha bu lafımdan mimari olarak hayvanî büyüklükte olan alışveriş merkezlerini anlamlandırabildiğim fikri de çıkmasın, onu da yapamıyorum -Örnek olarak Cevahir ve İstinye Park-. Eve yakın olmasından dolayı Akmerkez -Herkes karmaşık olduğunu iddia etse de bence çok basit, üçgen şeklinde işte- ve ajansa yakın olmasından dolayı Kanyon -Aslında hoşuma gidiyor, en azından bir konsepti var- haricinde pek vakit geçirmiyorum alışveriş merkezlerinde.

Neyse, konuyu dağıttıkça dağıttım yine. Astoria'ya gittim diyordum, o sırada filme yaklaşık bir buçuk saat vardı. Ben de, biletimi aldıktan sonra, adeta bir sinefil gibi takılarak önce D&R'ye uğrayıp bir adet Sinema dergisi aldım, bir de indirimde Romance & Cigarettes DVD'si buldum ve onu aldım: iki sene evvelki İstanbul Film Festivali'nde izlemiş ve pek beğenmiştim. Ardından da Caffè Nero'ya geçtim ve kahvemin eşliğinde dergimi okudum film saatine kadar.

Neyse, saat 19:30'u bulduğunda sinema salonuna geçtim. yaklaşık 20 dakika kadar reklam izledikten sonra nihayet film başladı. Yazının bu anına kadar hangi filme gittiğimi neden açıklamadım bilmiyorum, aslında yazının başında belirtmeyi planlıyordum ama gördüğünüz gibi laf iyice dağıldı. En iyisi ben bu yazıya bugünlük burada son vereyim, filmden bilahare bahsederim.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Bangkok Dangerous: Olmamış...

Hazır üst üste iki akşam sinemaya gitmişken gaza gelip blogda yazayım dedim sevgili okurlar. Cuma akşamı sevgili Aykan'la birlikte Kanyon'da sinemaya gidelim dedik. Nispeten rahat bir gün olmuştu ajansta, japonca dersini de bu hafta iptal etmiş olduğumuzdan, eş-dostla muhabbet edip biramı yudumlayarak bekledim Aykan'ı, 21.00 gibi geldi.

Amacımız 21.15'teki Devrim Arabaları'nı izlemekti ama sadece en ön sırada yer kalmıştı, ne onu ne de bir önceki gün Quantum of Solace'ı üçüncü sıradan izlemiş olan beni cezbetti bu durum. Biz de saat 22.00'deki Bangkok Dangerous seansına girelim dedik, demez olaymışız...

Bu kadar sert girmek istemezdim aslında ama cümlenin gelişine vurdum istemsizce. Şaka bir yana, film olmamıştı. "Olmamıştı" derken neyi kast ettiğimi sanırım biraz açıklamam gerekecek: filmin bana göre ciddi bir bağlam problemi mevcuttu. Ama buna girmeden önce kısaca filmin konusunu bir özetleyelim: Ziyadesiyle profesyonel çalışan kiralık katilimiz Joe -Ki kendisi her filminde ölü balık gibi bakıp yine de başarılı bir oyunculuk çıkarmasıyla sevdiğimiz Nicolas Cage tarafından canlandırılmakta-, dört parçalık bir iş için Bangkok'a gider. Joe, hayatının bu döneminde kendini ve yaşam tarzını sorgulamaya başlamış, "Aman efendim, emekli olsam da Miami'ye mi yerleşsem ki..." moduna girmiştir. Bangkok'ta bir taraftan işini yaparken, diğer taraftan da kendisine yardım etmesi için tuttuğu yerli gençle yakınlaşır ve bu genci kendine çırak alıp yetiştirmeye başlar. Bütün bunlar yetmezmiş bir de eczanede tanıştığı sağır ve dilsiz bir hatuna aşık olur, bunlar takılmaya başlarlar falan ve olaylar gelişir...

Efendim, bazılarınız bilir, bazılarınız da muhtemelen şimdi öğreniyor, bendenizin naçizane Hong Kong filmlerine karşı bir ilgim mevcuttur. Özellikle de aksiyon filmlerinin bir alt türü olan triad filmlerine yakın durmaya çalışırım. Bu ilgim sayesinde Bangkok Dangerous'a baktığım zaman kendisinin Hong Kong aksiyon filmlerinin tipik özelliklerini taşıdığını fark ettim. Nedir bunlar: öncelikle başarısı kanıtlanmış -çoğu zaman klişe- senaryo öğeleri, bir miktar plot twist ama en önemlisi estetik bir kaygı güdülerek stilize edilmiş şiddet sahneleri ve bir tutam kan...

Yukarıda bahsettiğimiz bağlam problemi de işte bu noktada karşımıza çıkıyor. Bir Hong Kong filminin tipik öğelerini alıp bağlamından kopartarak olduğu gibi bir Hollywood filmine koyduğunuz zaman çalışmıyor. Zira Hollywood filmleri izleyicilerde kendine has farklı bir beklenti yaratırken, uzakdoğu filmleri farklı bir beklenti yaratıyor ve filmin vaat ettikleriyle ortaya koydukları arasındaki uyumsuzluk izleyiciyi en hafif tabiriyle kıllandırıyor.

Üstelik, üzülerek belirtmeliyim ki, filmin tek problemi de bu değil. Karakter oluşumu ve gelişimi neredeyse yok. -bu kısım spoiler içerebilir- Joe dediğimiz adam kimdir neyin nesidir belli değil mesela... Memleketi neresi, anası-babası ne iş yapar? Adamla aramızda bir bağ kuracak, karakterle kendimizi özdeşleştirmeye yarayacak herhangi bir unsur mevcut değil. Böyle olunca da bu karakterin yaşadığı iç çatışmaları biz izleyici olarak içselleştiremiyoruz. "Aman, n'oluyor ki şimdi? Niye böyle yaptı bu adam..." gibi vurdumduymaz yaklaşımlar sergiliyoruz... -bitti spoiler-

İşin en sinir olduğum yanı da ne biliyor musunuz dostlar? Bu film aslında bir yeniden çevrim. Aynı isimli 1999 yapımı bir Hong Kong filminin yeniden çevrimi. İşin sinir olduğum tarafı bu değil bu arada, işin sinir olduğum tarafı şu ki FİLMİ YENİDEN ÇEVİRENLER AYNI ADAMLAR! Oxide Pang Chun ve Danny Pang diye iki kardeş 1999'da Tayland'da çektikleri filmi 2008'de bu sefer Hollywood'da çekmişler -Aslında iki filmi de lokasyon olarak Bangkok'da çekiyorlar ama anladınız siz beni...-. 1999 yapımı olan filmi izlemedim, izlemek isterdim ama açıkcası Pang biraderlerin tavrından tiksindiğimden böyle bir hevesim kaçtı, ki muhtemelen o 2008 versiyonundan daha iyidir.

Ulan insan aynı filmi 10 yıl sonra tekrar çeker mi? Gidin yeni film çekin kardeşim...

Bu arada bugün, yani pazar, Devrim Arabaları'nı da izledim, yarın yazmaya çalışacağım onunla da ilgili bir şeyler...

9 Kasım 2008 Pazar

All work and no play makes Jack a dull boy.

Merhum Stanley Kubrick'in pek sevdiğim bir filmidir The Shining, özellikle de Jack Nicholson'ın muazzam oyunculuğu ve Kubrick'in basit bir üç tekerlekli bisiklet gezisinden yaratabildiği gerilimle -Beni herhangi bir filmde en çok geren sahne hâlâ bu sehnedir- her zaman için özel bir yere sahiptir bu film gönlümde.

Az önce IMDb'de gezinirken bu filmin trivia sayfasına denk geldim. İlk trivia çok komik geldi, paylaşayım dedim:

During the making of the movie, Stanley Kubrick would call Stephen King at 3:00 a.m. and ask him questions like "Do you believe in God?"


Benim de bunu gecenin üçünde görmüş olmam ilginç bir tesadüf oldu... Yoksa bu bir tesadüf değil mi? Lan..?

7 Kasım 2008 Cuma

Bir martini içseydik beraber...

Efendim, bildiğiniz gibi yeni Bond filmi Quantum of Solace bugün gösterime giriyor. Bendenizin de naçizane, filmin galasına katılma fırsatım oldu dün akşam ayıptır söylemesi. Hanidir ilk defa bir filmi erkence izlemiş olmanın getirdiği sorumlulukla birtakım yorumlarımı buradan paylaşmak istedim.

Bu arada şunu da belirtmeliyim ki, öyle bir Bond hayranlığım yoktur. Yaklaşık on yıl önce atv her salı akşamı bir Bond filmi verirdi, o zamanlar izlerdim. O zamandan bugüne kadar da sinemada oynayan Bond filmlerinin anca yarısını izlemişimdir. Son olarak, ben de en iyi Bond'un Sean Connery olduğunu düşünenlerdenim.

Efendim, belki biliyorsunuzdur, bir yerlerden duymuşsunuzdur, Daniel Craig'in Bond rolünü üstlenmesiyle başlayan yeni seri öncekilerden ziyadesiyle farklılaşmış. Bir önceki filmi, yani Casino Royale'i bendeniz izlememiştim, yeni seriyle dün akşam tanışmış oldum dolayısıyla.

Yeni seriyle eski seri aradasınki farklılaşmayı bir nebze, Tim Burton'ın Batman'leriyle Christopher Nolan'ın Batman'leri arasındaki farklılaşmaya benzetmek mümkün. Ne var ki, Batman'deki farklı tonu ayakta alkışlarken, Bond'daki bu farklılaşmaya şüpheci bir bakışla yaklaşmaktan kendimi alamıyorum.

Az evvel de belirttiğim gibi Casino Royale'i izlemedim, bu sebepten dolayı çok da atıp tutmak istemiyorum ama görebildiğim kadarıyla yeni seride daha insani sayılabilecek tepkilere sahip, meslekî deformasyonun dibine vurmuş ve dolayısıyla daha sert yöntemlerle çalışan bir Bond'la karşı karşıyayız. İtiraf etmeliyim ki film, bu minvalde başarılı bir biçimde kotarılmış. Gerçi temposunun yüksekliği, perde arkasındaki olayların üzerinde yeterince durulmaması ve de önceki filme yapılan bolca gönderme beni konuya tam anlamıyla hakim olmaktan mahrum bıraktı ama olsun. Elimizde başarılı kotarılmış ajanlı bir aksiyon filmi mevcut.

İşte, benim de bu seriye şüpheci bir biçimde yaklaşmamın sebebi bu. Ben bu filmde Bond'u, geri kalan ajanlı aksiyon filmlerinden ayıran herhangi bir unsura rastlayamadım. Her ne kadar sevmesek ya da saçma bulsak da, Bond'u Bond yapan her filmde görmeye alışık olduğumuz klişeleridir: "Bond bak, bu bir dolmakalem, şurasına basınca helikopter de oluyor", "Shaken, not stirred." gibi... Üzülerek gördüm ki bu filmde bir adet "Bond, James Bond..." lafı bile geçmiyor.

Sonuç olarak, Bond'u daha gerçekçi bir karaktere oturtmaya temelde bir itirazım yok ancak Bond'un herhangi bir ajanlı aksiyon filminden farksız bir hâle gelmediğine dikkat etmek gerekiyor. Yine de, filmi sevmediğimi söyleyemiyorum zira ziyadesiyle başarılı çekimler mevcut ve pek çok sahne gerek içerik gerekse teknik açıdan izleyiciyi tatmin edecek düzeyde. Eisenstein etkilenmesinin kurguda bariz olarak ortaya çıktığı birkaç sahne de özellikle dikkat çekici (Filmin başlarındaki at yarışı sahnesini örnek verelim). Aksiyon severlere, Bond hayranlarına ve "Bu hafta sinemaya gideceğim ama ne izlesem bilemiyorum ayol" diyenlere tavsiye etmekten zerre çekinmiyorum...

29 Ekim 2008 Çarşamba

Virüs hareketi!

Bu bir nedir?: Türkiye'de internetin nasıl sansürlendiğini anlatan ibret verici trajikomik bir öyküdür. Burada bu yazının ne işi var?: İnternette bir sayfayı sansürlemenin bilginin yayılmasını engelleyemeyeceğini göstermek için. Bu yazı bugün 3, yarın 5, öbür gün 15 sayfada olduğu zaman kimin neyi nasıl sansürleyeceğini kara kara düşünmesi için. Peki ben ne yapayım?: Bu yazıyı kendi bloguna koy, facebook'ta Sansüre Sansür grubunun ve Virüs Hareketi etkinliğinin sayfaların bak. Virüs derken?: Benden sana, senden ona, böyle salgın gibi yayılsın diye...


“Hocam, sen virüs nasıl yayılır bilir misin?” 4 Perdelik Trajikomedi

Perde 1
“Tüm Kapatmalar Hukuka Aykırı isimli” yazı Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İnsan Hakları Merkezi üyesi Kerem Altıparmak tarafından yazılmış ve 20 Ekim'de bianet'te yayınlanmıştı. Oktar'ın bugüne kadar aynı gerekçelerle Silivri ve Gebze mahkemelerine yaptığı başvuruların sonucunda 61 sitenin erişime kapatıldığını hatırlatan Akdeniz ve Altıparmak, bu durumun mahkemelerin yorum yöntemlerini kullanmasıyla ilgili bir sorundan kaynaklandığını belirtiyordu. Buna göre, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”u es geçen mahkemeler, hakaretle ilgili diğer düzenlemeleri uyguluyor. Oysa, konuya ilişkin özel bir düzenleme getiren 5651 sayılı kanunun uygulanması gerekir. Bu kanunda da sitelerin erişime kapatılması gibi bir düzenleme bulunmuyor. Akdeniz ve Altıparmak, hali hazırda kapatılacak siteye kapatmadan önce savunma hakkı verilmediğine, birçok durumda kapatmaya gerekçe gösterilmediğine de dikkat çekiyordu.

Yazının tamamı:
http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/110319/internete-karsi-adnan-hoca-tum-kapatmalar-hukuka-aykiri

Perde 2
A.O ve avukatları Bianet’e, aba altından soba gösteren bir tehdit mektubu yollarlar, ki bu mektubun tarzı yaklaşık şöyledir:
“Sitedeki, müvekkillerim ile ilgili söz konusu hukuka aykırı yayınların 24 saat içinde yayından çıkarılmasını talep ediyor, aksi halde bu yayınların kaldırılması amacıyla mahkemeye başvurmak zorunda kalacağımızı ihtaren bildiriyoruz. Benzeri durumda, Türk Mahkemeleri başta wordpress.com, richarddawkins.net, egitimsen.org.tr ve groups.google, gazetevatan.com sitesi olmak üzere çok sayıda internet sitesine Türkiye’den erişimi yasaklamışlardır. Bu nedenle milyonlarca kişi halen bu sitelere Türkiye’den ulaşılamamaktadır.”

Yazının tamamı:
http://privacy.cyber-rights.org.tr/?p=210

Perde 3
Bianet bu tehdite aldırmaz, avukatlara sorar, ilgili yazıda hakaret içeren hiçbir şey olmadığını vurgular, bir de utanmadan “kapamıyoruz” diye bir yazı koyar ana sayfasına.

Yazının tamamı:
http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/110527/adnan-oktarin-kapatma-tehdidiyle-yayindan-yazi-kaldirmiyoruz

Perde 4
Ama işte internet öyle bir şeydir ki, okunmasını istemediğiniz yazılar bile, bir bakarsınız bloglarla, gazete yorumlarıyla, facebook’la, email gruplarıyla, ekşi’de, sosyomat’ta, wiki’de, bigu’da, friendfeed’de, twitter’da ve daha binlerce sosyal platformda birden yayılıverir, nereyi temizleyeceğini, sansürleyeceğini şaşırırsın. Bu bilgi çağında bilgiye erişimi engellemek zor be hocam, ne yaparsın.

Ha bir de, tdk.gov.tr katkılarıyla bilginize sunarız:
Eleştiri - is. 1. Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.
Hakaret - is. (haka:ret) 1. Onur kırma, onura dokunma. 2. Küçültücü söz veya davranış.

Sansüre Sansür Hareketi
http://www.sansuresansur.org

26 Ekim 2008 Pazar

Blogger Türkiye'de yasaklandı / Blogger banned in Turkey / Blogger bloqué en Turquie

Scroll down for English version
Faites défiler vers le bas pour la vérsion Française

-->

Sevgili okuyucu,

Bildiğin gibi wordpress, youtube, richarddawkins.net ve sayısı bini aşkın başka internet siteleri gibi, blogger.com sitelerine de Türkiye'den erişim engellendi. Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsan bu demek oluyor ki Türkiye'de değilsin*. Sana orada kalmanı tavsiye ediyorum. Zira, bu devlet ifade özgürlüğü gibi temel insan haklarını sağlamamak konusundaki tutumunu artık internet üzerinden bütün dünyaya duyurmaktan çekinmeyecek cüretkârlığa ulaşalı çok oluyor.

Sevgili okuyucu, 46 gün sonra İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 60. yılını kutlamayı unutma lütfen, biz burada kutlayamıyoruz da...

*: Ya da çeşitli arka kapıları zorluyorsun, bence hiçbir sakıncası yok.

--->

Dear reader,

I don't know if you've heard about this, but access to blogger.com is forbidden in Turkey since yesterday, just like more than a thousand web sites including wordpress -currently accessible-, youtube and richarddawkins.net. If you can read this article, it means that you're not in Turkey*. I advise you to stay there, because this state is now bold enough to declare to the whole wide world on Internet that it does not have any concern of ensuring fundamental human rights, such as the freedom of expression.

Dear reader, please do not forget to celebrate the 60th anniversary of The Universal Declaration of Human Rights, for we cannot do it in here...

Please read: http://advocacy.globalvoicesonline.org/2008/10/25/bloggercom-banned-in-turkey/

*: Or you're using one of the many backdoors, which I totally approve of.

--->

Cher lecteur,

Je ne sais pas si tu l'as entendu, mais l'accès à blogger.com est interdit en Turquie depuis vendredi 24 septembre, comme plus d'un millier de sites Web, y compris wordpress -actuellement accessible-, youtube et richarddawkins.net. Si tu peux lire cet article, c'est-à-dire que tu n'es pas en Turquie*. Je te conseille d'y rester, parce que cet État a maintenant l'audace de déclarer au monde entier sur Internet qu'il n'a pas la moindre intention d'assurer les droits de l'homme fondamentaux, tels que la liberté d'expression.

Cher lecteur, s'il te plaît n'oublie pas de célébrer le 60e anniversaire de la Déclaration Universelle des Droits de l'Homme, car nous ne pouvons pas le célébrer ici ...

Lisez SVP:
http://advocacy.globalvoicesonline.org/2008/10/25/bloggercom-banned-in-turkey/ (en anglais)
http://www.pcinpact.com/actu/news/46886-censure-blocage-blogger-turquie-filtrage.htm

*: Ou bien, tu utilises une des nombreuses voies alternatives, dont je suis entièrement d'accord.

23 Ekim 2008 Perşembe

Aha ben!

10 yıldan uzun süredir çeşitli mizah dergilerini okurum, ilk defa bugün Penguen'de bir karikatürde benim ismimde bir karaktere rastladım, pek sevindim, sizlerle de paylaşayım dedim...

Teşekkürler Cem Dinlenmiş!

19 Ekim 2008 Pazar

Blog için yeterince vakit ayıramamanın verdiği derin mihnet

Bloga yazı yazmanın ne kadar zaman aldığını çalışmaya başladıktan sonra fark ettim. Elimden geldiğinde özenli yazmaya çalışıyorum zira. İfadelerin problemsiz bir akışa sahip olduğundan emin olmadan yazımı göndermiyorum. Kimi zaman birilerinden -çoğunlukla da Deniz oluyor bu- yardım istiyorum "Bu laf olmuş mu sence?" diye. Tabii, yazımından kıllandığım kelimelerin nasıl yazıldığını TDK'dan kontrol etmek, refere ettiğim eserlerle ilgili doğru bilgileri IMDb'den ya da Wikipedia'dan kontrol etmek, gerekli sayfalara link vermek, linklerin çalıştığından emin olmak gibi işlemleri de yapınca ortalama uzunlukta yazdığım bir yazı, çoğunlukla bir saatten fazla bir vakit alıyor. Bu tarz bir vakti çalışmaya başladıktan sonra kolay kolay ayıramaz hâle geldim.

Çalışmaya başlamak dedim, bundan henüz blogda bahsetmemiştim, bahsedelim. Efendim, kiminizin bildiği, kiminizinse şu anda öğrendiği üzere, bir reklam ajansında çalışmaktayım iki aydır. Yoğun bir temposu var, gece geç saatlerde çıkıyorum genellikle. Hatta şu ana kadar ajanstan en erken çıktığım saat 18:30 idi, o da ajansca karaoke'ye gittiğimiz akşamdı (:

Tahmin edebileceğiniz gibi ajanstaki günümün aslında çok büyük bir kısmını bilgisayar başında geçiriyorum, gelin görün ki bloga bir şeyler yazmak çok da mümkün olmuyor bu esnada, birkaç sebepten ötürü. Birincisi elbette ki yukarıda bahsettiğim özeni gösterecek kadar vakit ayıramamak oluyor, ajansta kim bir saati kaybetmiş de ben bulayım. Diğer taraftan, konsantre olmak da çok kolay olmuyor. Üçüncü sebebim ise henüz ajansta bir bilgisayarımın olmaması. "Nasıl yani?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim -Bu da ne biçim bir laf ya, ulan ben burada oturmuş, bir taraftan Efes Dark'ımı yudumluyor, diğer taraftan da Jace Everett dinliyorken sizi nereden duyayım... Resmen saçmalık... Neyse...-.

Ajansta henüz bir bilgisayarım yok diyordum, o yüzden iki aydır, yani işe başlayalı beri ajansa R2-D2 ile birlikte gidiyoruz. Başlarda fena olmasa da bu yoğun tempo son zamanlarda R2-D2'yu bir hayli yormaya başladı. Ne yalan söyleyeyim, zamanla yaşlandı ve ağır işler yapamaz hâle geldi. Yine de hakkını vermek lazım, hem işte, hem de evde elinden geldiğince sızlanmadan işini yapmaya çalışıyor. Yine de, bu hafta ajansta bana bir bilgisayar gelmesini bekliyorum, umuyorum ki daha verimli şekilde çalışmaya başlayabileceğim ve belki bloga bir şeyler yazmaya bile fırsatım olabilecek...

Mesela, Helvetica ile ilgili yazmaya başladığım bir yazı var, hâlâ taslak olarak bekliyor... Onun dışında, şu yazıda başladığım dizilerin yeni sezonları hakkında atıp tutma serisi var mesela yazmaya devam etmek istediğim. Ama yazmayı bırakın, bayramdan sonra yayınlanan bölümleri izlemeye bile fırsat bulamadım henüz.

Aslında bu yazıda başka şeylerden de bahsetmek istiyordum, mesela geçen hafta uluslararası bir sempozyumda yaptığım akademik sunumdan ya da ertesi günkü askerlik şubesi maceramdan... Ama yazı haddinden fazla uzadı ve benim de uykum geldi, zaten dün gece de geç yattım...

7 Ekim 2008 Salı

Sınırları aşan Gudik sevgisi...

Gün geçmiyor ki bu bloga duyulan sevgi çoğalmasın, dünyanın dört köşesinden bu blogun sayıları her gün artan takipçileri, hayranları bu sevgilerini dışa vurmak için çırpınmasınlar. İşte aşağıdaki fotoğrafı da yine bir başka Gudiksever olan sevgili Sedef hanım - Nâm-ı diğer Sedefu San - geçen hafta Stokholm'de çekmiş.

Bu arada, TDK Yazım Kılavuzu'na göre "nâm-ı diğer" sözünün "namıdiğer" şeklinde yazılması gerektiğini biliyor muydunuz?


5 Ekim 2008 Pazar

Prison Break: kaç kaç nereye kadar be kardeşim...

Efendim malumunuz TV dünyasında yeni sezon başladı. Takip ettiğimiz diziler de bir bir ekranlarımızda yer almaya başladılar. Ben de şu sıralarda yeni bölümleri takip etmekle uğraştığımdan -ve aynı zamanda başka bir şey yazmaya da üşendiğimden- takip ettiğim diziler hakkında üç beş kelâm edeyim dedim. Bu yazı muhtemelen dizilerin evvelki sezonlarına dair spoiler'lar içerir, ona göre okuyun. Yeni sezona dair spoiler varsa onu özel olarak belirtirim.

Geçenlerde bir akşam Sadun beyciğimle de tartıştığımız, ekranlarımızın vazgeçilmez adrenalin pompası Prison Break'le başlayalım. Bildiğiniz üzere tek sezon olması planlanmış bu macera fırtınasının 24'ün bıraktığı boşluğu sezon sonuna kadar doldurması planlanıyordu. Ancak vücudunun üst yarısını kaplayan dövmeleriyle bizleri ekran başına kilitleyen Wentworth Miller abinin karizması -gayleşiyorum muntazaman- diziye duyulan ilgiyi beklenmedik bir yüksekliğe çekince devam sezonları da kaçınılmaz oldu.

Böyle olunca da hikayenin seyrinde değişiklikler meydana geldi. Birinci sezonda hapishaneden kaçmayı başaran elemanlarımız ikinci sezon boyunca kanundan kaçtılar ve o ya da bu şekilde ikinci sezon bittiğinde kendilerini bu defa bambaşka bir hapishanede buldular. Tahmin edebileceğiniz gibi üçüncü sezon da bu hapishaneden kaçmakla geçti. Bu arada, daha ikinci sezonun başında John Abruzzi, nam-ı diğer Peter Stormare'ye veda ettik, çok üzüldük.

Dördüncü sezonda ise bu macerayı seven kardeşlerimiz kaçmaktan sıkılıp kendilerini kovalamaya verdiler. Hikayedeki bu radikal değişimi sağlayabilmek için de senarist kardeşlerimiz dizinin şu ana kadar öyle ya da böyle mevcut olan tutarlılığını zorlayacak hareketlere girişerek bizi üzdüler. -Dikkat spoiler- Sarah'nın geri dönme meselesinden bahsetmiyorum bile ama birisi şunu söylesin: Bizim adamlarımızın kaçmak için tam bir sezon çırpındıkları Sona'dan Sucre, Bellick ve T-Bag nasıl oluyor da 3 gün içinde "Abi bir isyan çıkmış, kaçmışlar" diye çıkabiliyor -Spoiler bitti gibi-. Bu ve bunun gibi zorlama tesadüfler bana göre dizinin evvelki sezonlarda yarattığı kredisinden ciddi anlamda yiyor. Neyse ki, birinci bölümünden itibaren giriştikleri bu yeni hikayeyi çok ellerine yüzlerine bulaştırmış değiller, keyifli bir şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Ne var ki, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, dizi bu sezonunda büyük bir izleyici kaybına uğramış ve sezonu bitirmeden yayından kalkması dahi muhtemelmiş. Yapımcılar "Elimizde güzel bir sezon finali fikri var, olur da dizi yayından kalkacak olursa o fikri dizinin finali olarak çakabiliriz" demişler...

Bir sonraki yazıda bir başka dizi hakkında atıp tutacağız. Artık Heroes mu olur, Terminator The Sarah Connor Chronicles mı olur bilemem. Zira ikisinin de yeni sezonundan bir şey anladıysam arap olayım...

4 Ekim 2008 Cumartesi

Jumbo!

Bilen bilir, odam genellikle dağınıktır. Hatta şöyle açıklayayım, şu anda oturduğumuz eve taşınalı 3 yıl olmak üzere, ben tam anlamıyla odama yerleşmiş değilim (Son kutumu 1 yıl önce açtım ama...).

"Madem üniversite de bitti" diyerek bu yaz yine odamı toplamaya niyetlendim, Şok'a gidip çöp torbası aldım bu iş için. Tahmin edebileceğiniz gibi, niyetlendiğim işi gerçekleştirmedim henüz. Bugün boş vaktim olunca bari odayı toplamaya girişeyim dedim, çöp torbalarını çekmeceden çıkardım.

Orta boy olduğunu düşünerek almıştım torbaları, yani markette durdukları yer orta boy torbaların durduğu yerdi, ama anlaşılan bu araya karışmış. Rulo şeklindeki torbalardan üsttekini çekmeye başladım, geldikçe geldi. Sonra bir fark ettim ki torbalar "Jumbo boy" imiş. Kassam ben girerim yani içine.

Böyle yani, neyse ben işe koyulayım...

1 Ekim 2008 Çarşamba

Gudik olunmaz, Gudik doğulur (?)

Bu arada, dalgınlıktan fark etmemişim: 10 Eylül 2007'de hayatına "Norwegian Ridgeback" adıyla başlayan bu blog, 1 yaşını doldurmuş meğer. Okurların her birine, tek tek ellerinden sıkmak, duruma göre yanaklarından öpmek suretiyle teşekkür ederiz, tekrar bekleriz...

Hayatımızda soundtrack'in önemi

Bir öncekinden ya da bir sonrakinden hiçbir farkı olmayacağına inandığınız bir güne başlamış "hımrrfph" diye ortalıkta dolaşırken görürsün (1), müzik değişir, gün hafiften iyileşir.

23 Eylül 2008 Salı

Evrim mi? Ha yok, biz daha onu olmadık...

O çok sevdiğimiz "Bu siteye erişim engellenmiştir" ekranı bir siteyi daha kararttı, bilmem farkında mısınız? RichardDawkins.net

Dawkins website banned in Turkey

A Muslim creationist told Istanbul courts the site was "blasphemous" in content

A Muslim creationist has succeeded in getting the website of leading atheist Richard Dawkins banned in Turkey after he complained that its contents were blasphemous.

Internet users living in Turkey are now subject to a court order which prohibits them from accessing the popular site richarddawkins.net . The court in Istanbul issued its judgement after author Adnan Oktar claimed Atlas of Creation, a book he has written which contests arguments on evolution, had been defamed on Dawkins' website. haberin devamı


Vaktiniz varsa şu haberi de okuyun.

En önemlisi de, lütfen ama lütfen, Dawkins'in siteye erişimin engellenmesine sebep olan yazısını okuyun:

Orijinali: http://richarddawkins.net/article,2833,UPDATED-Venomous-Snakes-Slippery-Eels-and-Harun-Yahya,Richard-Dawkins

Bu da Türkçesi:http://www.richarddawkins.net/article,3151,Zehirli-Yilanlar-Kaygan-Yilanbaliklari-ve-Harun-Yahya,Richard-Dawkins

Bu arada, yazıya olan ilginin sitenin erişiminin engellenmesiyle arttığını, site engellenmese muhtemelen kimsenin bu yazıyı asla Türkçe'ye çevirmeyeceğini de belirtmek istiyorum.

Dawkins'in sitesine girebilenler de şöyle bir açılış sayfasıyla karşılaşıyor(muş tabii, ben girebilenlerin yalancısıyım, çok şükür ki ben böyle zararlı içeriklere erişemiyorum)

22 Eylül 2008 Pazartesi

Çamurluksuz ve yağmurluksuz yola çıkan bir bisikletlinin yürek burkan, dramatik ama bir o kadar da sıcak öyküsü

Hani şair* diyor ya "Sensiz İstanbul'a düşmanım" diye. İnsanın kimi zaman bu önermeye katılası gelmiyor değil. Ne var ki, dün Ortaköy'den bisikletimle eve dönmeye çalışırken fikrim değişti. Baştan belirteyim, bisikletimde çamurluk yok, yanıma yağmurluk da almamıştım, yani bisikletle her zaman çıktığım gibi şort ve tişörtleydim. Hatta Ortaköy'de farkına varmadan bisiklet eldivenimin tekini de düşürmüşüm.

Ortaköy'de Emre ve Filiz'le otururken yağmur başladı, hâlihazırda kararmakta olan hava biraz daha koyulaştı, ben de daha geç olmadan kendimi yola vurdum, Arnavutköy'ü geçip Bebek'e ulaştığımda ak iplik kara iplikten ayrılmaz hâle gelmişti, yoluma devam ettim.

Rumeli Hisarı'nın önündeydim, sağlam bir rüzgar bastırdı karşıdan. Hava kararmış, rüzgara karşı pedal çevirirken "Keşke gözlüğümde cam silecekleri olsaydı" diye düşünüyorum çünkü her ne kadar sağanak olmasa da yağmur yeterince etkili: tişörtüm sırılsıklam, arka tekerleğimden sıçrayan çamurlar kaskımdan damlayan sulara karışıyor ve rüzgarın etkisiyle karşıdan karşıdan gelen yağmur damlaları gözüme doğru gelirken gözlük camında takılıp kalıyorlar.

O esnada kafamı kaldırıyorum, karşımda Fatih Sultan Mehmet köprüsü, ışıklarını yakmış, hemen bir metre sağımda dalgaları yükselmiş ve köpürmeye başlamış Boğaziçi, rengi petrol yeşilinden siyaha dönmeden önceki son çıkış. O esnada aklıma bu yazının ilk cümlesindeki alıntı geliyor ve "Yok be birader, düşman olunmaz İstanbul'a" diyorum...

(...)

Yokuş ıslak, dik kısmını bu tekerleklerle çıkmam mümkün değil, bisikleti elime alıp tırmanmaya başlıyorum, yağmur biraz hafiflemiş...

*: Gripin & Emre Aydın

8 Eylül 2008 Pazartesi

Google Chrome'un hayatımızdaki önemi üzerine bir kompozisyon (Bugün okullar açıldı lan...)

Google Chrome'dan geçen hafta bahsetmiştim. Aslında perşembe günü de hızlı bir değerlendirme -Gavurun "Quick&Dirty" dediği türden- yapmak istiyordum ama vakitsizlikten bugüne kaldı.

Tabii, bu kadar gecikince, zaten yazılacak pekçok şey yazılmış çizilmiş oldu:
  • Hızlı
  • Eksikleri var
  • Zaten henüz beta

Bildiğiniz gibi alışmış kudurmuştan beterdir, ben de Opera alışkanlığımı yakın zamanda değiştirecek değilim. POP3 email desteği olsun, mouse gestures olsun bunlar kolay vaz geçebileceğimiz özellikler değil. Diğer taraftan, ajanstayken Photoshop sürekli açık durduğundan, bilgisayarı daha az zorlamasından dolayı çoğunlukla Chrome'u kullandığımı belirteyim ve hatta bu yazıyı Chrome'da yazdığımı da ekleyerek bu paragrafa bir nokta koyayım.

Chrome'un beni en çok cezbeden özelliğini anlatmak istiyordum aslında bu yazıda, o da şu: herhangi sayfa açıkken o sekmeyi tutup dışarı sürükleyebiliyorsunuz. O zaman ne oluyor, o sekme kendi penceresinde bağımsız ve hatta adres satırı olmadan, kendisi bir uygulamaymış gibi çalışabiliyor. Siz bu sayfa için masaüstünüz olsun, efendime söyleyeyim başlat menünüz olsun istediğiniz yere kısayol da koyabiliyorsunuz. Diyelim ki -benim de yaptığım gibi- e-posta sayfanız hep açık olsun istiyorsunuz. İşte bu dediğimi e-posta sayfanıza uyguluyorsunuz, daha sonra o kendi kendisine bir programmış gibi takılıyor. Başka sayfalarla, sekmelerle muhatap olmuyorsunuz. Ne güzel...

7 Eylül 2008 Pazar

9/7

Eylül, MÖ 153 yılına kadar Roma takviminin yedinci ayıydı, yedinci anlamına gelen septimus kelimesinden gelmekte.

Bir zamanlar, Eylül ayını severdim. Artık sevmiyorum...

Despair: Dreams. What are dreams? Dreams are nothing, my brother.
Morpheus: Dreams are "nothing," sister? Without dreams, there could be no despair.

Neil Gaiman, Fables & Reflections, Three Septembers and a January

2 Eylül 2008 Salı

Google Chrome

Beni tanıyanlar bilirler, ateşli bir Opera Browser savunucusuyumdur, masaüstü bilgisayarım HAL9000 olsun, taşınabilir bilgisayarım R2-D2 olsun ve hatta cep telefonum -yapılacaklar: cep telefonuna isim bul- olsun internette Opera'yı tek geçerim. Firefox'a burun kıvırır, IE'den köşe bucak kaçar, Safari'yle de merhaba-merhaba düzeyinde tutarım ilişkimi.

Duyduk ki Google kendi web browser'ını çıkarmaya hazırmış. Dün internetten yaymaya başladığı 38 sayfalık çizgi romanla Google Chrome'un arayüzünü, çalışma prensiplerini anlatmış. (Bu arada çizgi romanın da "Understanding Comics" adlı eseriyle tanıdığımız Scott McCloud tarafından çizildiğini de belirtelim.) Çizgi romana McCloud'un sitesinden erişebileceğiniz gibi, doğrudan Google'dan da erişebilirsiniz.

38 sayfayı okumaya üşenenler için kısaca bahsedelim Google Chrome'dan: her zamanki ukalalığımla belirtmek istiyorum ki görünüm ve kullanılırlığa dair bize sundukları hâlihazırda Opera tarafından sunulan özellikler (Örneğin açılış sayfası Opera Speed Dial'dan pek de farklı değil). Bunun bir suçlama olduğu düşünülmesin lütfen, başarılı bir uygulamayı kullanmaktan doğal bir durum yok, Amerika'yı yeniden keşfetmeye de gerek yok. Zaten Google da, açık kaynaklı olacak bu browser'ı tanıtırken "We want others to adopt ideas from us, just as we've adopted good ideas from others" diye belirtmekte.

Web uygulamalarını adres ve araç çubuğu olmaksızın kendi pencerelerinde gösterecek olan Chrome'un muhtemelen getireceği en önemli yenilik, her sekmenin memory kullanımının bağımsız olacak olması. Bu da şu anlama geliyor: IE, Safari, Firefox ya da Opera'da açtığınız sekmelerden bir tanesi haldır huldur bir java uygulamasının kodlarını çözmeye çalışırken siz diğer sekmede mailinizde scroll bile yapamıyorsunuz ya; işte Chrome'da söz konusu sekme kendi yağında kavruluyor olacak, beceremezse de sadece o sekme çökecek, programın geri kalanında bir sıkıntı yaşanmayacak. Zira, bugün kullandığımız browser'ların tümünde bir Üç Silahşörler yaklaşımı hakimdir: bir sekme çökerse tüm sekmeler çöker. Aynı zamanda Google Chrome'da Windows'taki Görev Yöneticisi (Task Manager, ctrl+alt+del'e basınca açılan pencere var ya, işte o) benzeri bir özellik de mevcut olacak. Böylece kullanıcının hangi sekme ne kadar indiriyor, ne kadar memory harcıyor gibi bilgileri görmesi mümkün olacak.

cnet'in haberine göre Google Chrome bugün yerel saatle 11:00'de, TSİ 21:00'de Google'ın merkezinde yapılacak bir basın toplantısıyla tanıtılacak ve muhtemelen bu saatten sonra da beta sürümü http://gears.google.com/chrome/ adresinden indirilebilecek.

Detaylı bilgilere ve daha fazla ekran görüntüsüne Google Blogoscoped'dan ulaşmak mümkün.

31 Ağustos 2008 Pazar

Neden yazmıyorum?

Çiçekler sulandıkça büyür. Kâfi olmayanın ettiği yalan yanlış bir temsil ve bir fasit daireden başka bir şey olmayan zoom-out efekti. Üçün birinin karanlık, birinin kararsız, bir diğerinin de kazma olması.

10 Ağustos 2008 Pazar

Şehir içinde bisiklete binmekle ilgili tavsiyeler

Bilindiği üzere iki hafta önce bisikletimi elden geçirdim, geçirdiğim gibi de Bakırköy'den eve kadar sürdüm. Şu iki hafta içinde 100 km.'nin üzerinde yol yapmışım hesaplarıma göre. Şehir içinde bisiklete binen ya da binmeyi düşünen okuyuculara birtakım tavsiyeler vermeyi bir borç bildim.

1. Kask takın. Muhtemelen en hayatî tavsiye bu, kafanızı koruyun. Aynı zamanda kaskın şöyle de bir avantajı var: trafikte daha ciddiye alınıyorsunuz. Sürücüler "Aha, sporcu galiba" diyerek üstünüze sürmekten vaz geçiyorlar, çoğunlukla...

2. Görünür olun. Bisikletinizde ya da sırt çantanızda vb. reflektör falan olsun, kırmızı giyin (Mesela benim kaskım ve sırt çantam kırmızı, çantanın üstünde reflektörlü kısımlar da mevcut.). Ya da bisikletin arkasına takmak için şu yanıp sönen kırmızı LED'lerden alın.

3. Gözlük de takın. Şu sporcu gözlüklerinden. Maazallah gözünüze bir şey kaçarsa anında kaza yaparsınız. Ben iki sene önce yaptım, oradan biliyorum. Çok pahalı olmak zorunda değil gözlük, ben benimkini Tchibo'dan 12,90 YTL'ye almıştım.

4. Eldiven de taksanız iyi olur. Maazallah düşerseniz ilk yaralanacak yer elleriniz olacak, bırakın eldiven yırtılsın. Hem eldiven kullanırsanız elleriniz nasır da olmaz.

5. Halk otobüslerine ve minibüslere özellikle dikkat edin. Arkasından gidiyorsanız güvenli bir mesafe bıraktığınıza emin olun, zorunda kalmadıkça sollarından geçmeyin.

6. Trafik kurallarına uyun. Trafik kanununun 66. maddesine göre bisiklet yolu olan yerlerde bisiklet karayolundan sürülmez. Bisiklet yolu İstanbul'da çok bulamayacağınız bir şey olduğundan sizi 46. maddeye alıyoruz, buna göre karayolunda geçme ve dönme haricinde en sağ şeritten gitmeniz ve diğer taşıtlar ile aynı sorumluluğa sahip olarak hareket etmeniz gerekiyor. Kırmızı ışıklarda durmayı ihmal etmeyin, sağa sola bakın, dönüyorsanız elinizle işaret verin vb.

7. Şekil yapmayın. Trafikte giderken, işaret verdiğiniz anlar haricinde iki eliniz de direksiyonda olsun.

8. Mazgallara ve tramvay raylarına dikkat edin.

9. Bisikletiniz bakımlı olsun. Özellikle fren ve vitesinizin sorun çıkarmayacağından emin olun.

10. Şehir içinde binmeyin, atlayın vapura Heybeliada'ya gidin. Egzoz kokusu, halk otobüsü korkusu olmadan bisiklete binmenin aslında ne kadar keyifli bir hadise olduğunu hatırlarsınız.

Biraz da benim genellikle kat ettiğim parkurdan bahsedeyim. Haliç'ten Sarıyer'e kadar sahilyolundan bahsedebilirim. Bu yolun Arnavutköy'e kadar olan kısmında yaya yolundan gitmek pek mümkün değil, mecburen trafikten gideceksiniz. En keyifli diyebileceğimiz kısım Baltalimanı'ndan sonra başlıyor. Baltalimanı'ndan sonra yaya yoluna girip İstinye'ye kadar trafikten uzak kalabilirsiniz. İstinye ve Yeniköy'ü trafiğin içinde kat ettikten sonra, İran Başkonsolosluğu'nu geçince yine kendinizi sahile vurun, Tarabya'ya kadar Boğaz'ın keyfini çıkarın. Denizden çıkan ıslak çocuklara dikkat edin, her an birinin ayağı kayıp önünüzde kıçüstü yere yuvarlanabilir. Tarabya'ya gelince mecburen yine trafiğe gireceksiniz, Kireçburnu'na kadar. Kireçburnu'ndan sonra yine sahile atın kendinizi, buradan rahatlıkla Büyükdere'ye kadar, biraz zorlarsanız Sarıyer'e kadar trafiğe inmeden gidebilirsiniz. Otobüs duraklarının arkasından geçerken dikkat edin, denize düşmeyin. Bir de balıkçılara dikkat edin, dün iki defa iğnelere takılmama santimetreler kala durduğum oldu -Frenler önemli demiştim-.

Bu parkurun 3 adet zorlu kısmı var: Sarıyer yönünde giderken Arnavutköy ve Tarabya, Beşiktaş yönünde giderken de İstinye'de. Genellikle Karadeniz'den gelen rüzgar Arnavutköy-Bebek arasında ve Büyük Tarabya Oteli'nden Kireçburnu'na kadar sürüşü ciddi anlamda zorlaştırıyor. İstinye'de de Maslak dönüşünün olduğu yerde bir taraftan yokuş tırmanırken diğer taraftan da Maslak yönüne dönecek minibüsler tarafından ezilmeden sol şeride geçmek gerekiyor. Burayı geçer geçmez Emirgan'a kadar çok tatlı bir yokuş iniyorsunuz ama şu sıralar yol inşaati var, azamî dikkat göstermekte fayda var.

Son olarak, bahsettiğim parkurda haftasonları gerek yaya yolunda gerekse karayolunda ziyadesiyle can sıkıcı bir trafiğe rastlayacağınızı ve de egzoz dumanını solda sıfır bırakacak bir mangal dumanı yüzünden nefes almamayı dileyecek hâle geleceğinizi hatırlatarak bisikletle ilgili yazılarımın ilkine bir nokta koyayım.

Madness is like gravity, all it takes is a little push...

Yazının başlığını "Why so serious?" yapmamak için adeta kendimle bir savaş verdim, o laf dilimin ucundan kendini boşluğa fırlatmak için ne kadar direndiyse, ben de bir klişeden kaçmak için o kadar direndim. Sonra da filmde, ondan sonra ilk aklıma gelen replik olan bu cümleyi yazdım aklımda kaldığınca...

Hâlâ izlemeyenler varsa -bu arada belirteyim, yazı spoiler içermez- şunu söyleyebilirim: bir gün daha kaybetmeyin, gidin. Bugün ikinci defa izledim filmi ve her sahnede neler olacağını bildiğim hâlde bu kadar heyecanla seyredeceğimi giderken tahmin edemiyordum.

Uzun uzun bir şeyler yazmayacağım, fazlasıyla yazılıp çizildi film hakkında. Şunu söylemek istiyorum sadece, Nolan'ın kullandığı sinema dilini sevebilir ya da sevmeyebilirsiniz, ama şurası aşikar ki kullandığı dili tek kelimeyle kusursuz kullanmış. Karakter gelişimleri ancak bu kadar pürüzsüz, kurgu ancak bu kadar ahenkli olabilirdi.

Heath Ledger'ın Joker'i içinse gerçekten söylenecek bir söz yok. Benim diyen aktörün bile artık Joker'i canlandırmadan önce iki değil iki bin defa düşünmesi gerekecek.

Son olarak da, Maggie Gyllenhaal'a sevgilerimizi gönderelim.

Bu arada, The Dark Knight'tan bahsediyordum (:

7 Ağustos 2008 Perşembe

Alışveriş günlükleri

Pazartesi günüydü. Yataktan ziyadesiyle geç çıktım. Aslında 11:00 gibi ev telefonuna uyandım, "Is Mr. Nuri there?" diye soran hanımefendiye yanlış numarayı çevirdiğine dair gereken açıklamaları yaptıktan sonra yatağa döndüm, uyumaya çalıştım. Yaklaşık bir saat sonra bu sefer Aykan aradı, adaya gitme gibi bir fikrimiz vardı, öyle bir fikrin artık var olmadığını söyledi, tekrar yatağa döndüm. Uyuyamayacağımı bildiğim için aşağı yukarı bir yıl önce Emre'nin ödünç verdiği kitabı aldım elime. Bir haftadır okuyordum ve sarmaya başlamıştı Ahmet Ümit'in Kukla'sı. Geçen yıl hayatımın en kötü gününü süsleyen yağmurun gazabına uğramış olan kitap, kurumuş sayfalarının yarattığı bozuk biçimine inat sessiz bir gururla başucumdan ayrılmıyordu.

Yataktan çıktığımda saat 15:00 olmuştu. Kalktım, duşumu aldım, kahvaltımı ettim, kahvemi içtim. Günün geri kalanını evde oturarak harcamanın anlamsızlığı yüreğimi sıkıştırmaya başlayınca üstümü değiştirdim, kaskımı taktım ve bisikletime atladığım gibi kendimi yola vurdum. Rumelihisarı'na inince "Sağ mı, sol mu? Hadi soldan gidelim" dedim bisiklketime ve Sarıyer'e kadar gittik. 30 km. yaptıktan sonra eve ulaştığımda saat 19:30 olmuştu, hemen kendimi duşa attım ve saat 20:00'de market kapanmadan ufak bir alışveriş için tekrar dışarı çıktım.

Bu yazıyı yazmak için beni teşvik eden hadise de o alışveriş esnasında yaşandı. Sepetimi kasanın yanına koymuş, önümdekinin işini bitirmesini beklerken markette birkaç dakika önce de gördüğüm anne-kız geçtiler arkama. (Bu arada belirtmeliyim ki, söz konusu anne-kız biz yaştakiler için anneanne-anne ikilisi oluşturacak bir yaştalar.) Yaşlı olanı hâlihazırda "Neden bu kapıdan girdik ki? Neden bunu alıyoruz ki?" şeklinde söylenmekteydi sıraya girdiklerinde. Benim sepetime bakarak "Amma da çok şey almış!" dedi. Döndüm, sevimli bir şekilde bana gülümsedi. Şunu inatla belirtmek istiyorum ki, çok şey almadım, buyurun bu da belgesi! [solda] -Kinder Bueno'da 3 alana 1 bedava vardı-

Bugün ise, Deniz'le birer kahve içtikten sonra Metrocity'deki Tchibo'ya girdim. Tchibo'da bulabildiğiniz bin türlü abuk subuk şeyin arasında bisiklet için de bir şeyler bulunabiliyor kimi zaman, ki bu dükkan zincirinden yaptığım ilk alışveriş de bisiklet gözlüğüydü. Aynı gözlükten Alper için de bulabilir miyim diye bugün girdiğim dükkandan aldıklarımı taşımak için bir de sırt çantası alarak çıktım diyebilirim. Şaka bir yana sırt çantası aldım, ama lazımdı -ve ucuzdu!-. Üç adet de bisiklet bilgisayarı aldım (Biri Alper'e, diğeri de alces'e olacak şekilde).

Bisiklet bilgisayarını bisikletime monte ettim eve gelince, ama düzgün çalışıp çalışmadığından ancak yarın, yine sahil yolundan Sarıyer'e doğru giderken emin olacağım. Beni ilk defa bir Tchibo'nun kapısından içeri sürükleyen sevgili İpek'e de teşekkürlerimi sunarak huzurdan ayrılıyorum,

Sevgiler.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Sarper'e nasıl giderim?

Belki hatırlarsınız, İnternet Uygulamaları dersim için bir site yapıyordum, hatta konsepti Emre'nin bile beğendiğini söylemiştim (:

Dersin hocası ve final sunumundaki jüri üyeleri de Emre'yle benzer fikirleri paylaşmış olsalar gerek ki, dersten AA'yla geçtim. Yaklaşık bir ay önce siteyi gören Ceren de duyduğum en güzel iltifatı yaptı yaklaşık 2500 km öteden -reklamın b.kunu çıkarmadan susayım artık-. Siteyi Aydın Doğan Vakfı Genç İletişimciler Yarışması'na gönderdim son olarak, kişisel web sitesi dalında. Bu amaçla, bilgisayarımın sabit diskinde ikamet eden site, üniversitenin sunucusu üzerinde online oldu.

Buyurun, bakın, eleştirin: Sarper'e nasıl giderim?

3 Ağustos 2008 Pazar

Birikinti

Yaklaşık bir haftadır aklıma "Bloga yazayım" dediğim şeyler geliyor ama evde geçirdiğim vaktin neredeyse tümünde bana hakim olan atalet yüzünden hiçbiri hakkında bir satır bile yazmış değilim farkındaysanız. (Acaba laptop'u alıp en yakın Starbucks'a mı geçsem...)

En azından bu konuların bir listesini yazayım bari diye düşündüm, yakında bir şeyler yazacak olursam listeden konu beğenirim en azından (:

  • Kung-Fu Panda'yı Deniz'le birlikte Türkçe izlemek zorunda kalışımız...
  • Deniz'in doğumgünü (Mutlu yıllar!)
  • Bisikletimi Bakırköy'den alıp eve kadar 25 km. sürmem...
  • Şehiriçinde bisiklete binmekle ilgili hayati tavsiyeler...
  • The Dark Knight!
  • Heybeliada'da bisiklete binmenin ne kadar keyifli olduğu...
  • Çimen'in doğum haftası etkinlikleri (Mutlu yıllar!)
  • Dilek Pera ve Café Krepen'in ardından dün itibariyle başlayan Barcelona boykotum...
  • Son takıldığım şarkı...

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Bir berber bir berbere "Bre berber...

Bugün berberime gittim. Benim berberle muhabbet ilginç oluyor, zira berberin kendisi de ilginç. Son gidişimde, sanırım 31 Mayıs'tı, içerisi Japon doluydu, öyle ki sabah erkence gitmeme rağmen sıranın bana gelmesi çok uzun sürdü, bana kahvaltıya gelecek olan Elif'i bekletmemek için traşımı olmadan eve döndüm. Aynı gün öğleden sonra gittiğimde de bir başka Japon traş oluyordu, onu bekledim. O gün traşımdan sonra da oturup National Geographic seyrettik berberle, çaylarımızı içerken.

Bugün de traş esnasında teknolojinin evriminden, yenilenebilir enerji kaynaklarından -Bir an yanlışlıkla "Yenebilir enerji kaynakları" yazsam ne güzel olurdu diye düşündüm, gofret gibi mesela- falan bahsediyorduk. O esnada "İlginç bir muhabbet oldu bu, bunu bloga yazayım" diye düşündüm. Muhabbet ilerleyip değiştikçe bloga yazacak başka bir şey çıktı: evli ve bir çocuk babası olan berberimin benden sadece bir yaş büyük olduğunu öğrendim.

Elbette, 25 yaşına gelmiş, üniversite okumamış ve meslek sahibi bir adamın evli ve çocuklu olması alışılmadık bir durum değil ama ne yalan söyleyeyim ilk anda ciddi biçimde garipsedim. 24 yaşına gelmiş, işsiz ve yalnız olan kendimle karşılaştırınca önce kötü hissettim kendimi. O arada muhabbet değişmeye devam etti ve berberimin babasıyla olan ilişkisini konuşurken -Sadece şu cümleyi okuyan bir insan beni psikolog sanabilir mi acaba?- bu konu zihnimin derinliklerine kaçtı.

Eve geldikten sonra, duş alırken tekrar aklıma geldi bu konu ve aslında kendimi kötü değil, bilakis iyi hissetmem gerektiğini fark ettim. Hiç belli olmaz elbette ki, ama iyimser bir tahminle ömrümün yarısından fazlasını henüz yaşamadığımı var sayıyorum. Eğer şu yaşımda evlenmiş, çocuk yapmış ve sağlam bir meslek sahibi olsaydım hayatımın geri kalanında yapacak çok az şeyim kalmış olurdu. Mesela benim berber bir yılı aşkın süredir kendi dükkanını açma peşinde, muhtemeldir ki bir-iki yıla kalmaz bunu da yapacaktır. Onun yerinde olsam, o noktadan sonra muhtemelen sıkılırdım, yapacak bir şey kalmazdı. Ha, insan illa ki kendine yapacak bir şey bulur ama bu kadar büyük çaplı hedeflerin erken tükenmesi hoş değil.

Demek istediğim, daha önümde bir mesleğe atılmak ve kendimi ilerletmek, belki evlenmek ve aile kurmak, belli bir noktadan sonra kendi tasarım ajansımı açmak ve hepsini bitirdikten sonra da yelkenlime atlayıp dünya seyahatine çıkmak için yeterince vakit var sanırım. Tamam, kabul ediyorum, yelkenli kısmı çok klişe oldu. Neyse canım, onun yerine yeni bir şey bulmak için de yeterince vakit var (:

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Blogosfer'den haberler...

Arnold Kim bir tıp doktoru. Aynı zamanda da Mac Rumors isimli blogun sahibi. Sekiz yıl önce açtığı ve Apple'la ilgili dedikodu, söylenti ve haberlere yer verdiği blogu ayda 4.4 milyondan fazla ziyaretçi almaya başlamış. Sonuç: Dr. Kim doktorluğu bırakıp tam zamanlı bir blogger olmuş. Doktorlukta olduğu gibi burada da yılda altı haneli bir gelir elde etmeyi bekliyormuş. Haberin detayları şurada.

Diğer taraftan Emre de blog yazmaya başladı: Emrenin blogu. Akademisyenliği bırakıp tam zamanlı bir blog yazarı olma niyeti bildiğim kadarıyla henüz yok, ama izleyip görelim (:

18 Temmuz 2008 Cuma

*

Arabanın uzaklaşan kırmızı lambalarını izliyorum, gidiyorum. (...) Sırtına vuruyorum, kapı arkamdan kapanıyor, gidiyor. (...) 32. haneyi de tuşladıktan sonra gülümsemem gerekiyor, o gidiyor. (...) 40 satır, 40 katırdan daha çok acı veriyor. Satırlarda ben varım, gitmek istiyorum, hâlâ buradayım.


Nasıl Orhan Pamuk'un babasının bavulu varsa, benim de artık yapamadığım şeyleri yaptığım zamanlardan kalma anılarla tıklım tıklım dolu bir bavulum var artık. Kimileri buna "büyümek" diyor sanırım.

*: Yeni Türkü - Çengelköy Olur Masal

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Deneysel Meyve Suyu Çalışmaları, Gün I

Kivili Elma Suyu: II. Dünya Savaşı'ndan kalma radyoaktif çamaşır suyu gibi oldu, çalışmalarıma ara verdim.

15 Temmuz 2008 Salı

Kara Şövalye'yi beklerken...

Bir ara vizyondaki filmleri doğru düzgün takip edemediğimden bahsetmiş, festivallerde ise son bir yıl içinde 52 film izlediğimi söylemiştim. Okul bittikten sonra, şu sıralar başka bir işimin de olmaması dolayısıyla son 12 gün içinde 4 defa sinemaya gittim, 2 adet kötü, 1 adet idare eder, 1 adet de fena değil film izledim. İzninizle, kötüden iyiye doğru sıralayalım:

The Incredible Hulk: Başta ben olmak üzere çizgiroman uyarlamalarını mümkün olduğunda ilgiyle takip edenlerin bu hareketlerini derinden sorgulamasına yol açacak kadar kötü bir filmdi. Şöyle söyleyeyim, bunun yanında X3 fena değil, X3'ü bir kenara bırak Spider-Man 3 bile fena değil (Fantastic 4 hâlâ kötü ama). Tamamıyla kararsız ve temeli hiç de sağlam örülmemiş bir hikaye kurgusu bu filmde elle tutulur tek şeyin aksiyon olmasına sebep oluyor, gel gör ki aksiyon sahneleri de tatmin edicilikten ziyadesiyle uzak. Abomination'ın doğuş öyküsünü geçtim, filmin öyküsünün başlamasına sebep olan olayın (Fabrikadaki hadise) bence hiç de inandırıcı olmayan bir tesadüf olması tuz-biber oldu. (Aslında yalan söylüyorum, asıl aksiyon sahnelerinin kötü olması tuz-biber oldu benim için...)

Mistik Olay: İsimden -Daha doğrusu çeviriden- kaybediyor zaten film. Aslına bakarsanız isim filmin tamamını özetliyor. Yani isimden ne anlıyorsanız filmden de o kadarını anlıyorsunuz. Bir şeyler oluyor, birtakım derinlikten yoksun olduğu kadar film öyküsü dahilinde de herhangi bir gelişme göstermeyen karakterler ortalıkta dolanıyorlar. Sanki hikayede ilginç bir şey olacakmış gibi davranıyorlar ama bir bakıyorsunuz ki ilginç kelimesinin kapsamını ne kadar zorlarsanız zorlayın içine bir türlü girmeyecek kadar alakasız birtakım olayların gerçekleşmesinin üzerine film bitiyor -Hakkını yemeyelim şimdi, çim biçme makinesiyle intihar eden adam ilginçti-. Sanırım bu filmi şu şekilde özetlemek mümkün: "A.B.D.'nin kuzeydoğusunda mistik bir olay meydana gelir, Shyamalan'ın neredeyse iki boyutlu sanacağınız kadar sığ yazdığı karakterleri ölür, dizinize gelecek kadar derin yazdığı karakterleri hayatta kalır."

Bu arada, Boston Globe bu film için şöyle demiş: "You feel like you're not watching the end of the world but the end of a career."

Wanted: Mistik Olay'dan sırf yazarken o kadar tiksindim ki bu film için iyi bir şey yazasım hiç kalmadı neredeyse, olsun yine de iyi davranmaya çalışayım. "İdare eder" dediğim film buydu, sonuçta aksiyon filmi, bu amaç dahilinde değerlendirmek lazım. Bu amaç dahilinde de anca geçer not alabiliyor bence. Bu yazının tümünde olduğu gibi şimdi söyleyeceğim de kişisel bir görüş, film bana çok agresif geldi. Yani seyirciye karşı olan tutumunu agresif buldum, heyecanlı bir hikaye anlatıyor olmak bağırmayı gerektirmiyor bence. Kısacası, sadece aksiyon arayışında olanlara tavsiye edilebilecek bir film. Bu arada belirtelim, Universal filmin devamını yazmaları için senaristlerle anlaşmış.

Hancock: Beklentilerim düşük olmasına rağmen şu dört film arasında en beğendiğim film bu oldu. Başarılı aksiyon ve dozunda kullanılmış yan unsurlar, başta mizah olmak üzere. Filmin belki de tek falsosu sonuna doğru haddinden fazla duygusallaşması oldu. Ha bir de, ben Will Smith'i sevmiyorum arkadaş. Filmde kötü mü oynamış? Hayır. Ama yine de, nedendir bilmem, ısınamadım bir türlü bu adama. Charlize Theron'la öyle bir sorunum yok mesela...

Vizyon filmlerini izlemeye yarın da -aha yarın olmuş!- Kung-Fu Panda ile devam ediyorum. Gerçi Jack Black'i de çok sevmem ama sadece sesine katlanabilirim gibi geliyor.

Bir süredir bu kadar çok filme gidiyor olmamı sanırım -başlığın da işaret ettiği üzere- The Dark Knight'ı beklerken biraz zaman geçirme biraz da ısınma olarak değerlendirmek mümkün. 26 Temmuz'u bekleyin! (Filmin 25'inde gösterime girdiğini biliyorum ama ben muhtemelen 26'sında gideceğim...)



Bu arada, The Dark Knight'ın gösterime girmesiyle birlikte, Watchmen'in de fragmanları dönmeye başlayacakmış. Her ne kadar Eylül 2007'de yazdığım yazıda film uyarlamasını pek de merakla beklemediğimi söylemiş olsam da, Watchmen'in çizeri Dave Gibbons'ın filmin setiyle ilgili yazdıklarını okuyup fotoğrafları da görünce heveslenmeye başlamıştım. Neyse, önce fragmanı izleyelim, sonra da 6 Mart 2009'u beklemeye başlayalım.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Cumartesi günleri

Cuma akşamı Emre bana geldiğinde, adet olduğu üzere yine birtakım spor müsabakalarını izledik televizyonda. NTV Spor'un kablo TV'de de yayına başlamasının etkisiyle gece boyu bir sürü farklı spora şahit olma olanağımız oldu. Önce TRT 3'de, Mayıs ayında Antalya'da gerçekleşmiş olan Okçuluk Dünya Şampiyonası'nın üçüncülük maçını seyrettik. Türkiye'yle Tayvan -ya da uluslararası müsabakalardaki ismiyle Chinese Taipei- arasındaydı, Tayvan kazandı. Bilahare, NTV Spor'da Isinbayeva'nın Golden League'de 5.03 ile dünya sırıkla atlama rekorunu kırmasını izledik. Arada bir de Fox'da Türkiye Karması - Dünya Karması Kick-Box müsabakalarına bakındık.

02:30 civarı ben odama çekildim, kitap okumaya başladım. Bir süre sonra uyuyamayan Emre odama daldı ve yaklaşık 15 dakika kadar kitaplarımı karıştırdı, ardından salona geçtik ve Emre DVD'lerimi karıştırdı. İki hafta önce aldığım Sarı Mercedes'te karar kıldı. Yeni izlemiş olmama rağmen takıldım, ilk yarım saatini ben de izledim, sonra odama çekildim.

Emre ile hareketli başlayan cumartesi günü, öğle saatlerinde yapılan bir oyuncu değişikliği sonucu Deniz'le devam etti. Deniz, önce 450 ml'lik Coca-Cola bardağımı kırdı, bir süre sonra da beni domates çekirdeğiyle vurdu (:

Akşama doğru ise -Bir aralar böyle bir program vardı TRT'de, Taş Devri'nden sonra yayınlanırdı.- Deniz gitti, kısa bir süre sonra Cemile geldi. İnternetten bilet alıp Kanyon'da sinemaya gittik, teknolojiyi kullanışımızdan ötürü Cemile çok sevindi, film bitince de koltuğa kahve döktü -sadece birkaç damla-.

Sizce de cumartesi haftanın güzel bir günü değil mi?

7 Temmuz 2008 Pazartesi

100

alces'in de geçen hafta hatırlattığı üzere Sivas'ta 37 kişinin diri diri yakılmasının üzerinden 15 yıl geçti. 2 Temmuz'da Sivaslılar'la yapılan söyleşilerden birkaç alıntı:

"Ben rahatlıkla [Madımak Oteli'nin altındaki] et lokantasında yemek yiyebilirim."

"Olay olduğunda 11 yaşındaydım, hiçbir şey hissetmedim. Yakılan kişiler kendi kendilerini yaktılar. Öyle söyleniyor. Sorgulamama gerek yok. Ben sadece vatanım için sorgularım."

"Kessinler bu anmayı. Yeter be... Esnaf olarak bugün iş yapamıyoruz." (haberin tamamı)

Ogün Samast'ın 18 yaşını doldurmasıyla Hrant Dink duruşması artık basına açık görüşülüyor. Bugünkü duruşmadan basına yansıyanlarda sanıkların ziyadesiyle rahat ve hatta laubali oldukları anlaşılıyor:

Sanıklar, hem sanık hem de müdahil avukatların soruları sırasında birbirlerine laf atmaktan geri kalmadılar, avukatlarla en hafif tabirle gayri ciddi polemiğe girdiler. Hatta bazı diyaloglar gayri ciddi bile değildi.

Avukat Fuat Turgut’un Erhan Tuncel’e sorduğu “Eskişehir’deki sevgilin İsrailli miydi?” sorusu ne kadar anlamsızsa Tuncel’in yanıtı da bir o kadar laubaliydi: “Evet sevgilim İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı”. Bir başka soru: Agos’a girmeden önce seni Etyen Mahçupyan mı aradı?” Ogün Samast’ın yanıtı: “Hayır, Jenifer Lopez”. (haberin tamamı)

Bu arada, Trabzon ve Samsun'da açılan diğer davaların dosyalarının da İstanbul'daki davayla birleştirilip tek bir dava olarak görülmesi talebi de reddedildi. Bir başka deyişle, cinayetin polis ve jandarma içindeki bağlantılarının ortaya çıkması, ne kadar derine kadar gittiğinin anlaşılması zorlaştı.

Diğer taraftan, YouTube diye bir site vardı, hatırlayan var mı?

İşte bu da bu blogun 100. yazısıydı, sevgiler.

28 Haziran 2008 Cumartesi

Karışık işler...

"Année Universitaire 2007-2008 candidat au diplôme de licence" belgesi. Mezuniyet denilen hadisenin yanında o çok bilindik bilinmezlik duygusunu getirmesi ve benim şu gün (yani dün) itibariyle hayatımda olmayı tasavvur ettiğim noktadan ziyadesiyle uzakta olmam.

Bir iş bulup çalışmaya başlayacak olma düşüncesinin en az işsizlik kadar can sıkıcı görünmesi, haftaya -umarım- iş görüşmesine gidecek olmam ve CV'mi gönderirken mailin altında adresini silmeyi unutarak bu blogu da muhtemel/müstakbel işverenime de göndermiş olmam (sevgi ve saygılarımla).

En yakınımdaki insanların ikisinin -biri hemen yarın olacak şekilde- yurtdışına, birinin de askere gidecek olması.

Bodrum'un 460 km güneyde ve 4 gün geride kalmış olması.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Bodrum'dan dönüyorum...

Hatta bunu da Varan Susurluk tesislerinden yazmaktayım... Açıkçası en çok bu sefer dönesim gelmedi Bodrum'dan, hem tatil çok keyifliydi, hem de İstanbul'un koşuşturmacası, mezuniyet, iş bulma vb. gibi işler böyle birden çok uğraştırıcı geldi. Yakın zamanda çalışmaya başlarsam uzunca bir süre Bodrum'a gidemeyeceğimi bilmek de cabası...

Ya işte, İstanbul'la aramdaki kilometreler azaldıkça Bodrum'da halının altına süpürdüğüm meseleler bir bir geri gelmeye başladılar, tam da bu yüzden dönmek istemiyordum...

Her neyse, uyur muyum acaba feribota kadar?

22 Haziran 2008 Pazar

Yıldız değil o, meteor!

Bir yıldız kaydı az önce, hayatımda izlediğim en uzun yıldız kaymasıydı, 3 saniye kadar sürdü yaklaşık. Çimenler'in Kandıra'daki evinde meteor yağmurunu seyrederken bile bu kadar uzunu olmamıştı. Bir dilek tuttum önce, sonra da keşke yıldız kayınca tutulan dilekler gerçek olsa diye düşündüm. Sonra da yerine gelmeyeceğini bildiğim dilekleri tutmakta inat ettiğim için kendime yönelik acımayla karışık bir nefret duygusu uyandı içimde...

20 Haziran 2008 Cuma

Bodrum'da bir 25 saat

10:00 Deniz, Bodrum Otogarı'ndan Havaş'a biniyor. 12:25 Gündoğan Migros'a giriyorum. 13:01 Gündoğan'dan eve giden minibüsü kaçırıyorum. 13:25 Gündoğan sahilinde kendime bir bira ısmarlıyorum. 14:42 Eve ulaşıyorum, temizliğe başlıyorum. 22:24 Aykan ve Dina geliyor. 23:18 Yemek yiyoruz. 03:00 Aykan ve ben biralarımızı bitirip yatıyoruz. 06:25 Uyanıyorum. 06:50 Yüzüyorum. 07:00 Sahilde uzanıyorum. 07:50 İskeleden denize bakıyorum, dümdüz, tertemiz, cam gibi, dibi görünüyor, suyun yüzeyi görünmüyor, atlıyorum. 08:15 Kendime bir kahve yapıyorum. 08:42 Sadun ve Ecem geliyor. 09:30 Kahvaltıya oturuyoruz. 11:08 Emre ve Çimen'i beklerken son 25 saatimi yazıyorum, sonra uyuyakalıyorum.

14 Haziran 2008 Cumartesi

Başta soğuk ama insan sonra alışıyor

Buzdolabı sürültüsü ve sivrisinekler yüzünden uykunun haram olduğu geceye gündoğumuyla veda edip 5:30'da kalkıp havluyu mayoyu kapıp kendini denize atmak. Deniz serin, dingin, balıklar sakin... Gündoğan'a inip sivrisinek şeysi almam lazım bugün...

13 Haziran 2008 Cuma

Bodrum'a gidiyorum...

Hatta bunu da Selçuk Otobanı'nın kıyısından yazmaktayım. Wireless her yerde (:

25 Haziran'a kadar Bodrum'dayım, düzensiz aralıklarla da olsa arada bir şeyler yazar mıyım acaba?

2 Haziran 2008 Pazartesi

İstanbul fotoğrafı ve üniversite sonrası hayatın ilk günü...

Bugün üniversite sonrası hayatın ilk günüydü. Güzel oldu, hatta tam anlamıyla kapak oldu... Neyse, bu başka bir hikayedir, başka bir zaman anlatılmalıdır...

Bir de hafiften hasta oldum, yarın kadar iyileşsem keşke.

Aşağıda son zamanlarda çektiğim güzel bir Rumeli Hisarı fotoğrafı var, sevgili Sadun'un son yazısına cevaben, bu da ona kapak olsun (:

28 Mayıs 2008 Çarşamba

sanki,

Bazı şarkı sözleri var, insana "Yahu bu adam/kadın ne biçim demiş..." dedirtiyor. Bir örneğini alces bey'in blogunda "Summer wine" şarkısıyla ilgili yazdığı yazıyla yaşamıştım. Şöyle bir yorum yazmışım:

(...)

Yahu, "I tried to get up but I couldn't find my feet" nasıl bir şarkı sözüdür birader..?

Bir benzer etkiyi de bu sefer Feridun Düzağaç, "Yeniköy" şarkısıyla yaşattı. Şarkıyı ilk defa dinlemiyor olmama rağmen bu seferki dinleyişimde takıldım nedense bu söze:

"Uzaktan bakınca sanki, yaşamak güzel"


O değil de, "Kuşku" ne güzel bir kelime değil mi?

24 Mayıs 2008 Cumartesi

R2-D2'nun yeniden doğumu

R2-D2 benim yaklaşık iki yıllık yakın dostum. İlk tanıştığımız zamanlarda o kadar yakın değildik ama birlikte Norveç'e gittikten sonra çok yakınlaştık. Zamanımızın çoğunu başbaşa geçirdik. Birlikte hem çok çalıştık, çok güzel projelere imza attık; hem de çok eğlendik, filmler diziler izledik. Norveç'ten çıkınca da birlikte gezdik Avrupa'yı: Kopenhag, Hamburg, Brüksel, Berlin ve Prag... O benimle Ostrava'daki Iron Maiden konserine gelmedi, Prag'da kaldı. Konserden sonraki gün birlikte döndük İstanbul'a Prag'dan.

İstanbul'da uzunca bir süre R2-D2'yla takılmaya devam ettik ama hayatıma HAL9000 de girmişti tekrar. Ne yalan söyleyeyim, HAL9000'e bir türlü kanım ısınmadı. R2-D2'yla sahip olduğumuz yakınlığı bir türlü yakalayamadık. HAL9000'le de çalıştık ve eğlendik ama onu asla bir dostum gibi göremedim. R2-D2'yla da, Norveç'teki kadar çok olmasa da bayağı bir zaman geçirdik. Okula gittik, Taksim'e gittik, gezdik...

Ama çok yoruldu R2-D2 zamanla ve geçenlerde ona en çok ihtiyacım olan anlardan birinde beni yüzüstü bıraktı. Çok üzüldüm onun o hâlini görünce. Bir süre dokunmadım, dinlensin istedim ama ciddi bir tedavinin bile onu tam anlamıyla kurtaramayacağını fark etmem uzun sürmedi. Yapılacak tek bir şey kalmıştı: onu öldürdüm.

Ve sonra, R2-D2 küllerinden yeniden doğdu. Zihni çok boş şu sıralar, etrafı yeniden tanımaya, bana yeniden alışmaya çalışıyor. Birlikte yaşadıklarımızı çok net hatırlamıyor ama zamanla onları da hatırlayacağına eminim. Hoş hatırlamasa ne fark eder, nasıl olsa yepyeni şeyler yaşayacağız birlikte...

Ha bu arada, R2-D2 benim dizüstü bilgisayarım, iki yıllık bir sürecin ardından format attım bu hafta.

R2-D2'yla Volda'daki günlerimizden


R2-D2 Brüksel'de. Deniz'le birlikte ne kadar da mutlu


R2-D2, bugün, küllerinden doğduktan sonra

22 Mayıs 2008 Perşembe

Tanrım ne yapıyorum ben?

Ne zamandır bloga doğru düzgün bir şeyler yazmadığımı ben de fark ettim. En son film festivali zamanında yazmışım kendimle, hayatımın nasıl gittiğiyle ilgili elle tutulur bir şeyler. Zaten festival bittikten sonra da hayatım rayından çıktı (: Bir süredir neler yapıyorum, bari paylaşayım dedim. Tanrılar'a bir yakarış söz konusu değil yani başlıkta yaratılan etkinin aksine.

Genel olarak okul bitsin diye bekliyorum aslında. Tezimi yazıp geçen hafta teslim ettim, pazartesi günü de savunması olacak. Bilmeyenler için tezimin başlığını paylaşayım: "Utilisation d'une carte géographique dans les systèmes interactifs d'information des transports en commun: Un test d'utilisabilité dur le système de recherche d'itinéraire d'İETT". Tahmin edebileceğiniz gibi başlık bu kadar uzun olması münasebetiyle (Kapakta beş satır tutuyor) tezin önemli bir kısmını özetliyor. Tezde araştırmaya çalıştığım konu seyahat planlama sistemi adıyla anılan interaktif bilgilendirme sistemlerinde bir arama yöntemi olarak interaktif bir haritanın sunulmasının sistemi daha kullanılır kılıp kılmadığı. İETT'nin seyahat planlama sistemi'ni örneklerimden biri olarak ele alıp, bu sistem üzerinde 10 adet kullanıcıyla bir test gerçekleştirdim.

Bunun dışında dersler bitti geçen hafta, finaller başladı. İşte birtakım sınavlar ödevler falan çok sıkıcı... Günlerdir sınavlar için film seyrediyorum. Salı akşamı The Village'ı ve Cléo de 5 à 7'i seyrettim, dün de The Departed'ı seyrettim. Belki biliyorsunuzdur, Scorsese'ye Oscar'ı getiren bu film Mou Gaan Dou (Infernal Affairs) isimli bir Hong Kong filminin uyarlaması. O filmi de Hong Kong sineması üzerine bir sunum hazırladığım sırada izlemiştim zaten, üç hafta kadar önce. O sunumu da yazılı bir ödev hâlinde yarın teslim etmem gerekiyor. Pöff...

Filmlerden bahsedince de, festival bittiğinden beri sinemaya gitmediğimi fark ettim. Bunda tezin etkisi de aşikar ama aslında geçen yazdan beri dört adet sinema festivaline gidip bir sürü film izlemiş olmama rağmen (Muhtemelen 50'den fazladır diye düşünüyordum, saydım 52 çıktı) vizyona giren filmlerden izlediklerimin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Daha sık gitmek lazım...

Derslerin bitmesiyle sınavların başlaması arasında geçen 3 günlük süreyi içerek değerlendirdik biz de... Cuma günü okulda festival başladı. Biz de okulda içmeye başladık, ama gecenin ilerleyen saatlerinde çıkacak olan Bedük'ü beklemedim ben ve Beşiktaş'a geçerek içmeye Çimen ve Aykan'la devam ettim. Cumartesi ise festivalimizin ikinci günüydü ve bir MFÖ konseri söz konusuydu. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum:

(MFÖ'yü öyle bir severim ki, öyle böyle değil. Konserlerine gideceğim zaman aklıma bir sene öncesi geldi. Nisan sonu gibiydi, o sırada Volda'daydım hâlâ, MFÖ Babylon'da diye bir mail geldi. İstanbul'dan uzak kalmanın acısını bir kez daha hissetmiştim derinlerde. Zaten yalnızlık da ömür boyu...)

Bu duygusal parantezimizin ardından cumartesi gününe geri dönelim. Festivalimize gittik, yedik, içtik, MFÖ'den önce Bora Öztoprak & Kaan Öztürk ikilisinin laubaliliğin limitlerinde dolaşan sahne şovuna maruz kaldık ve sonra da MFÖ ile ziyadesiyle coştuk. Ayrıca, gece boyunca çok ilginç bir şey üç defa başıma geldi: Tanımadığım insanlar beni tanıdı. Elimde üç birayla Deniz ve Cemile'nin yanına gitmeye uğraşırken birisinin "Aaa, Sarper geçiyor" dediğini duydum ve dönüp tanımadığım iki kızla karşılaştım, Aykan'ın arkadaşlarıymış, gürültüden daha fazla anlaşamadık. Sonra Deniz'le karşı karşıya dururken aramıza iki kız girdi birden bire, sonra kenara çekildiler, sonra da kızlardan biri bana "Sen Sarper'sin değil mi?" diye sordu, o da meğer Bes'in yurttan oda arkadaşıymış, fotoğraflarımı görmüş. Son olarak da MFÖ eşliğinde zıplarken Pelinler geldiler yanımıza, onların yanında gelen bir kız da bu sefer "Aaa, sen Sarp'sın değil mi?" diye bağırdı bana. Ortalıkta bu kadar çok fotoğrafımın dolandığından benim de haberim yoktu...

Pazar günü ise ada çıkartması yapıldı. Saat 12'de telefonun sesiyle uyandım: "Saat 2'de Kabataş'tan ada vapuruna biniyoruz" dedi hattın diğer ucundaki, "Peki" dedim ve o akşamki Pain of Salvation konseri biletlerini ulaştıracak bir yol bulmak için Alper'i aradım. Ancak Alper'e ulaşamadım, biraz daha denedim, sonra evinden aradım, babası "Alper Kadıköy'e doğru gitti" dedi. Sonra önce Onur'u aradım, evinde tez yazıyormuş. Daha sonra Kerem'i aradım, Ağva'da denizi arıyormuş o da. Kerem'den Koray'ın telefon numarasını öğrenip Koray'ı aradım, Alper Koray'ın yanındaymış, Kadıköy'deymişler. Ben bunları yapana kadar da saat 13.00'e geliyordu neredeyse. İDO'nun internet sitesinden vapur saatlerine bakıp 14.00'de Kabataş'tan kalkan vapurun adalardan önce saat 14:20'de Kadıköy'e uğradığını gördüm ve Alper'e 14:00'te iskelede buluşalım deyip evden çıkıp Kadıköy'e gittim.

Kadıköy'e beklediğimden daha erken ulaştım, biraz dolandım etrafta, bisiklete binerken takmak üzere bir spor gözlüğü satın aldım, sonra Bambi'ye girip kahvaltımı etmeye başladım, o arada Alper geldi, biletleri verdim, sonra ayrıldık ve ben iskeleye geçtim. 14:20'de hâlihazırda tıklım tıklım olan ada vapuru geldi ve bindim, bizimkileri buldum. Önce Büyükada'ya gidip dondurma yedik, ardından da yine tıklım tıklım olan bir başka vapurla Burgaz Adası'na geçtik ve içtik. Uzun zamandır geçirdiğim en keyifli (ve lezzetli) günlerden biri oldu.

Off kaptırıp çok uzun yazmışım, burada keseyim, hâlâ okuyanlar varsa kendilerine sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Hayat böyle işte...

15 Mayıs 2008 Perşembe

In conclusion

Pazar günü süper bir dalgınlık yaptım, izninizle onu paylaşayım. Çoğunuzun malûmu olduğu üzere bir süredir yoğun bir biçimde tezimle uğraşmaktaydım, blogla pek fazla ilgilenmiyor olmamın da sebebi buydu, pazartesi günü teslim ettim tezi, büyük bir hevesle önümüzdeki hafta başlayacak finallerimi bekliyorum şimdi.

Pazar günümü tezin sonuç bölümünü yazmakla geçirdim. Akşamüstü gibi bitti, düzeltmelerle uğraşmak üzere bir çıktısını aldım. Bilgisayar ekranına baka baka aptallaştığımı hissettiğimden kağıt üzerinde okumak daha mantıklı geldi.

Kağıt üzerinde bir-iki şeyi değiştirdim, birtakım yazım hataları mevcuttu. Kağıt üzerinde onları düzelttikten sonra tekrar bilgisayar başına geçtim, ve sanki kağıt üzerinde düzeltme yapmış olmam yeterliymiş gibi, bilgisayardaki dosyayı düzeltme yapmadan tez danışmanıma gönderdim (Hocam, eğer okuyorsanız o üçüncü paragraftaki "although" kelimesini gözardı ediniz, aynı cümledeki "a lot of" yerine de "enough" diyelim). Gerçekten de bilgisayar ekranına baka baka aptallaşmışım galiba...

Aylardır doğru düzgün kitap okumamış olduğumu fark ettim. Salı günü kendime bir kitap aldım, onu okuyorum.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Kahve

Aşağıdaki fotoğrafı tam bir sene önce bugün çekmiştim. Az önce kendime kahve koyarken hatırladım. Tez yazmak adına litrelerce kahve tükettiğim şu son birkaç hafta için ne kadar da manidar oldu...

5 Mayıs 2008 Pazartesi

GRAFİST12

12. Uluslararası İstanbul Grafik Tasarım Günleri GRAFİST12 başladı MSGSÜ'de. Bizler de tasarımhane ekibinden üç kişi olarak bugün başlayan atölye çalışmalarına katılıyoruz.

Bendeniz Çinli tasarımcı Yang Liu'nun yöneteceği atölyedeyim, ancak Liu yarın geleceğinden bugünkü atölye çalışmasını MSGSÜ'den Sinan Niyazioğlu yürüttü. Liu'nun işlerinden yola çıkarak piktogramlarla uğraştık. Sadece piktogramları kullanarak sosyal, kültürel, politik ya da kendimize dair istediğimiz bir konuda 35x50 bir afiş hazırlamamız istendi akşama kadar. Öğlene kadar fikir bulduk, eskiz yaptık ve akşama kadar afişlerimizi bitirip bastık.

Bendeniz konu olarak geride bıraktığımız 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda yaşananları seçtim. Uygulamalarında birtakım problemler olmasına karşın fikren sevdiğim iki adet çalışmamı aşağıda görebilirsiniz. Bu iki afişi bastırıp teslim ettim bu akşam, muhtemelen cumartesi açılışı yapılacak öğrenci işleri sergisinde de yer alacaklar üç hafta süreyle. Bu konuda ayrıntılı bilgi yakında gelecek (:




4 Mayıs 2008 Pazar

Mış'lı genel geçer zaman...

Pinhani'nin yeni albümü çıkmış... Zaman beklemezmiş... Çimen hemen dinlemiş... Bize de tavsiye etmiş bir şarkıyı... Ben de beğenmişim sanki o şarkıyı... Albümün geri kalanı için umut vaat edici bulmuşum... Gökten üç elma düşmüş... Benim canım çok sıkılmış...

1 Mayıs 2008 Perşembe

"Irk temelli milliyetçilik nasıl yapılır?" Ders 1

En etkili 100 isim

Time dergisi en etkili 100 ismi belirledi. Listede bir Türk de bulunuyor.

Time dergisi, 2008 yılı için dünyanın en etkili 100 ismini belirledi. Listeye girenler arasında dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Mehmet Öz de bulunuyor.

Fener Rum Patriği Barthelemeus, oyun yazarı, aktör ve film yapımcısı Tyler Perry, medya devi Rupert Murdoch, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ve New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg derginin listesinde yer alan isimlerden bazıları.

Haberin devamı


Türk anne-babanın Cleveland, Ohio'da doğmuş oğlu Dr. Mehmet Öz en etkili 100 isimden biri oldu diye sevinirken, Gökçeada doğumlu Türk vatandaşı Rum Bartholomeos'un sadece ismini yazarak.


NOT: 1 Mayıs'la alakalı bir şey yazmıyorsam eğer, o da üçüncü kelimeden sonra kendimi tutamayıp ağzımı fena hâlde bozacağımı bildiğimdendir.