31 Aralık 2007 Pazartesi

Hoş geldin 2008, #$%!& git 2007

Ya iki ya da üç yıl önceki yılbaşıydı. Milli Piyango Yılbaşı Çekilişi için bilet almamıştım, son hafta da bilet kalmamıştı hiçbir yerde, ben de "Tüh, sağlık olsun..." falan demiştim. O günlerde bir rüya gördüm, rüyamda 31 Aralık akşamı biletim olmadığı için beni yeni yıla almıyorlardı, eski yılda kalıyordum mecburen.

2007, hayatımın en kötü yılı oldu. İnsan en çok hatalarından öğreniyor sanırım. Ama bazen, anlamak çözmeye yetmiyor anlaşılan... (Ha, 2007'de güzel anlar olmadı mı? Oldu, ama o anların çok azı güzel anılara dönüşebildi.)

İlk paragraftaki rüyamı anlatmamın sebebi de şu: yeni yıla girmek istemiyorum ben. Yeni bir yıl başlayınca birdenbire her şeyin daha iyi olacağına inanmıyorum zira. Başlıkta 2008'e hoş geldin dediğime de bakmayın, kibarlıktan dedim onu (:

Herkese mutlu yıllar...

28 Aralık 2007 Cuma

Farklı bir mizah anlayışı...

Ntvmsnbc'de bir haber okudum bugün: 2007'nin en matrak olayları diye. "2007’de dünyada insanları güldüren olaylar da meydana geldi" spotuyla başlayan haberdeki yedi adet matrak olaydan bir tanesi de şuydu:

İngiltere’nin başkenti Londra’nın merkezindeki bir lokantada yemek yiyenler, pantolonunu indiren adam yüzünden şaşkına döndü. Mutfaktan bir bıçak kapan adam, herkesin ortasında cinsel organını kesti.


Haberi yazan Anadolu Ajansı'ndaki elemanın mizah anlayışına mı şapka çıkarsam, yoksa haberi siteye koyan Ntvmsnbc elemanının mizah anlayışına mı şapka çıkarsam bilemedim. Hayat işte, kimin neyi matrak bulacağı belli olmuyor...

25 Aralık 2007 Salı

"Blood is my life"


ABD'deki senaryo yazarlarının grevi sonucunda takip ettiğim diziler birer birer sessizliğe gömülmüşken, fakültemizin öğretim kadrosunun bir bölümünün şiddetli tavsiyeleri üzerine Dexter izlemeye başladım. Başladım demişken, bayram tatilinde ilk sezonu bitirdim demek istemiştim...

Konudan kısaca bahsedecek olursak, Dexter içinde dizginleyemediği bir öldürme dürtüsü olan temiz yüzlü bir arkadaşımızdır. Gündüzlerini Miami polisinin adli tıp bölümünde kan analizi yaparak geçiren Dexter, geceleri ise seri katil olarak adam öldürmekte, öldürdüğü insanlardan bir damla kan alıp koleksiyonunda saklamaktadır. Günlerden bir gün Miami'de bir fahişenin ölü bedeni bulunur ve cesette bir damla bile kan yoktur. Soruşturma ilerledikçe Dexter bir taraftan kendi kökenlerini keşfetmeye diğer taraftan ise çevresiyle olan ilişkilerini gözden geçirmeye başlar ve olaylar gelişir... -Ne kadar da cıvık başlayıp gazetelerin sinema sayfasındaki tanıtımlar gibi bitirdim, haddi hesabı yok-

19 Aralık 2007 Çarşamba

Nuh'un gemisinde tek başına gibi...

Barış Manço, Kara Sevda'nın sözlerini yazarken acaba kimse ona dedi mi, ya da kendi düşündü mü "Ulan eksi 40 derecede su olmaz, olsa olsa o buz olur" diye? Eğer düşündüyse o dizelerin altında aslında farklı bir anlam mı var? Nasıl yorumlamak gerekiyor?

17 Aralık 2007 Pazartesi

Azar azar, bölüm bölüm, yavaş yavaş

Bugün yaşıtım olan yakın bir arkadaşım, kendisinden birkaç yaş küçük birisiyle telefonda konuşurken cümle içinde "peyderpey" kelimesini kullandı. Sonra durdu. "Siz peyderpey ne demek biliyor musunuz?" diye sordu. Sanırım olumlu bir cevap aldı ve konuşmasına devam etti. Ben durum da beni eğlendirdi.

Bugün bir iş görüşmesine gittim. Görüşme süreci devam ediyor, henüz portfolyomu gösterebilmiş değilim, biraz ani oldu bugünkü görüşme. Bununla birlikte kariyer planı seçeneklerime bir tanesi daha eklendi. Zaten iki taneyken sıkıntı yaratıyorlardı, şimdi daha da üstüme gelmeye başladılar sanki. Off, son sınıftayken önünde en az bir kariyer seçeneği olan bir insanın şikayetçi olması bir taraftan vicdan azabı da yaratmıyor değil aslında. Aman, ne bileyim...

16 Aralık 2007 Pazar

Teenager olmamanın dayanılmaz ağırlığı

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de Norveç işi beremi kaybettim dün. Hani teenager falan olsam MSN'de ismimin yanına "Life sux ))): Fuck the world!" falan yazmıştım şimdiye...

13 Aralık 2007 Perşembe

Bitmiş cümlelerin sonuna üç nokta koymak üzerine...

Bir şeyler yazmaya başladım önce, ingilizce... Birkaç cümleden sonra sildim...

Sonra başka bir şeyler yazmaya başladım, Şebnem Ferah'ın "Korkarak yaşıyorsan" şarkısına cevap niteliğinde... Yazdım bir süre, sonra sildim...

Bu olaylar olmadan önce, olurken ve olduktan sonra; kafamdan cümlecikler geçti. Bir kısmı korkup geldiği yere geri kaçtı; geri kalan cümlecikler ise kafamdan dışarı çıkınca kendi varlıklarını sorgulamaya başladılar, daha fazla dayanamadılar ve var olmaktan vaz geçtiler...

Yağmur ne zaman diner acaba?

9 Aralık 2007 Pazar

Çin demişken III

Sevgili alces'in Çin demişken serisine naçizane bir ek yapayım dedim, ek yapmışken konuyu biraz dallandırıp budaklandırdım, internette sansür üzerine kendimce bir şeyler konuştum, umarım sevgili alces bu yaptıklarımda bir mahzur görmez.

Bilindiği üzere Çin, bir hayli sansür uygulayan bir hükümete sahip ve bu sansürden internet de nasibini alıyor. Erişimi engellenen siteler arasında şunları saymak mümkün: Wikipedia (31 Ağustos 2007'e kadar sadece Çince versiyonu, ardından tüm Wikimedia siteleri), Project Gutenberg, BBC Çince Servisi, Birleşmiş Milletler Haber Sitesi, Yahoo! Hong Kong, Yahoo! Tayvan Haber Sitesi, Opera Community Blogları, flickr serverları (Sitenin kendisi açılıyor ama image serverları bloke), Blogspot blogları (Ama Blogger değil, nasıl ve neden oluyorsa), Wordpress, Yahoo! Tayvan Blogları, Hong Kong Demokratik Partisi, Merkezi Tibet Yönetimi vesaire vesaire...

Bu yukarıdakiler erişimi engellenen siteler. Sansürün başka metodları da mevcut elbette. Mesela Google China belirli siteleri filtrelemek zorunda kaldı Çin'de iş yapabilmek için: 1989 Tiananmen Meydanı Olayları, Tibet ya da Tayvan'ın bağımsızlığı vs. konularını içeren siteleri arasanız da bulamıyorsunuz Google'da.

Şu sıralar, Uluslararası Af Örgütü başta olmak üzere uluslararası sivil toplum kuruluşları Çin'deki insan hakları ihlallerinin durması için çağrıda bulunuyorlar. 2008 Olimpiyatları'nın Pekin'de yapılacağı da göz önünde bulundurulursa durumun vehameti daha da belirginlerşiyor sanırım.

Çin'de internetin sansürlenmesi ve Uluslararası Af Örgütünün raporları için yazının sonundaki linklere bir göz atınız lütfen.

Şimdi -Ertuğrul Özkök edasıyla- gelin bir de kendimize bakalım: Çin kadar sistemli bir internet sansürleme yapısına henüz sahip değiliz ama gün geçtikçe o noktaya ilerliyoruz sanki. "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" lafı tanıdık değil mi sanki? Wordpress'e erişim yasağı hâlâ devam ediyor ("T.C. Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir."). Daha bu yaz YouTube yasaklanmıştı hatırlarsanız.

İnternet sitesi sahiplerinin bulundukları ilçedeki Cumhuriyet Başsavcısı'na sitelerinin iki adet kopyasını göndermelerini içeren yasa tasarısının Sezer tarafından iptal edilmesinin üzerinden çok da fazla zaman geçmeden internetin sansürlenmesi için yeni yaklaşımlar gün be gün beliriyor. Bu minvalde halkımıza sunulan en son hizmeti de tanıtalım: Telekomünikasyon Kurumu Bilgi İhbar Merkezi. Sakıncalı bulduğunu siteleri ihbar etmeniz için. Telefon numarası da mevcut isterseniz.

Sonuç olarak internette sansüre hayır diyerek yazıyı kapatmaya yaklaşalım. Uluslararası Af Örgütü'nün sansürün etrafından dolanmak için başlattığı bir kampanya var, blogumu bu kampanyaya alet etmeye karar verdim. Kampanya hakkında daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Son olarak, birtakım linkler, for further reading:

Great Firewall of China
Wikipedia: Cencorship by Google
Wikipedia: Internet censorship in the People's Republic of China
Amnesty International: Legacy of the Beijing Olympics - China's choice

ve

Great Firewall of Turkey

ve de

Bilişim STK Platformu

5 Aralık 2007 Çarşamba

Mr President

Bugünkü Penguen'de (Aslında yarınki Penguen oluyor) "Küçük devletin başkanı da ne pismiş" diye bir karikatür vardı. Eve dönerken otobüste okudum.

Eve geldikten sonra haberlere bakınırken de şu haberi gördüm. Tıklamamış olanlar için kısaca özetleyeyim, Gloria Jean's KKTC'de ilk şubesini açmış, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da açılışa katılmış.

KKTC'ye uygulanan ambargonun yan etkilerinden bir tanesi de çok uluslu şirketlerin çeşitli baskılar sonucu Kuzey'de şube açmalarının engellenmesi. Çoğunlukla şirketler bu baskıların etrafından dolanıyorlar, en göze çarpan örneği sanırım hizmet ve ürünleri birebir aynı olmasına rağmen KKTC'deki Burger King franchise'ının isminin Burger City, Whopper'ın da W Burger olmasıdır.

Bu durumda Gloria Jean's'in KKTC'de şube açmış olması ve bunu ismini GJC's gibi bir şey yapmadan gerçekleştirmiş olması, izolasyonların bir nebze de olsa azalmaya başladığının bir göstergesi olarak elbette ki önemli bir durum. Ancak, bir ülkenin cumhurbaşkanının bir kafe açılışına katılmış olması da bana ilginç geldi açıkçası. Olumlu ya da olumsuz değil, sadece değişik...

26 Kasım 2007 Pazartesi

Tavuk çevirme

Bir haftadır bir şey yazmadım buraya (Stating the obvious). "Zaten blog kardeşliğimde de bir suskunluk söz konusu" diye düşünüyordum ki, dün gece Çimen beni duymuşcasına hızlı bir atak yaptı. absen ise sakin ama istikrarlı bir tempoda devam etmekte. Diğer taraftan Sadun da, içip içip ilan-ı aşk ettikten sonra benimki gibi bir suskunluğa gömüldü. alces desen zaten seyrek yazıyor.

Her neyse, kendi ilgisizliğimi başkalarının da üzerine atıp vicdanımı biraz rahatlattıktan sonra bir şeyler yazabilirim artık. Gerçi ne yalan söyleyeyim, çok da yazacak şey yok aslında. Geçtiğimiz hafta genel anlamda durgun ve sıkıcıydı diyebilirim. Zaten bir çeviri işi aldım, üç gündür evden neredeyse hiç çıkmadan onunla uğraşıyorum. Çeşitli park yönetimi stratejileri konusunda derin bilgilere sahibim artık. Yarın bitirebilirsem bu çeviriyi süper olur.

Çeviriyi yaparken arada seslisozluk'ten yararlanıyorum. Neredeyse her kelime bulunuyor ama bilmem nedendir bir kelimenin anlamını birkaç defa yazmadan rahat edemeyen bir site burası. Hemen bir örnek vereyim:
Kelimemiz "Land use"

1. toprak kullanimi. araziden faydalanma, toprak kullanimi. toprak kullanımı. toprak kullanımı.
2. toprak kullanimi.
3. toprak kullanımı.

Land use'un "Toprak kullanımı" anlamına geldiği konusunda kafasında hâlâ şüphe olan var mı? Güzel... Bir başka kelimeye bakalım şimdi de:

Kelimemiz "Courtyard"

1. i. avlu, iç bahçe. avlu. avlu. avlu. i. avlu, iç bahçe. avlu. avlu.
2. avlu, avlu, iç bahçe.
3. avlu.
4. avlu. iç bahçe.

Sanırım, Courtyard'ın "Avlu" anlamına geldiğini ömrünüz boyunca asla unutamayacaksınız. Teşekkürler seslisozluk!

Buradan yola çıkarak, harika bir fikir ortaya attım, hatta Onur'la paylaştım, o da fikrin harikalığı konusunda bana katıldı: Bir dönem Flash TV'de bolca yayınlanıp hepimizin bugün bülbül gibi ingilizce konuşuyor olmasında büyük pay sahibi Hafıza Teknikleriyle İngilizce yöntemi çerçevesinde online bir İngilizce-Türkçe sözlük hazırlamak! Örneğin, kullanıcı "dungeon" yazıp arattığında karşısına "Bir zindandaki mahkumlar birbirleriyle haberleşmek için hücrelerden geçen boruları kullanıyorlardı. Mahkumlar borulara vurdukça DAN ÇIN DAN ÇIN diye sesler çıkıyordu. Bu DAN ÇIN seslerinden dungeon'ın zindan anlamına geldiğini hatırlayabilirsiniz" şeklinde bir metin çıkacak. Evet, kapsamlı ve hayata geçirilmesi zahmetli bir proje, ama bir başlasın, hisselerini satın almak için Microsoft, Google, Yahoo! kapımda kuyruk olacak...

Neyse, ben çevirime geri döneyim......

17 Kasım 2007 Cumartesi

MP3 arşivi, ALES ve diğerleri...

Şu yazıda başlamış olduğum işi az önce bitirdim. İndirdiğim bütün albüm kapaklarını albümlerle eşleştirdim yani. Başım da göğe erdi, evet...

Bu işi de hallettiğime göre, sanırım artık yarın sabahki ALES'e çalışmaya başlayabilirim...

15 Kasım 2007 Perşembe

Sınavların ilk haftası ve obez kirpi George

2007 yılı içinde ilk defa sınav oldum dün. Yazılı olarak diye belirteyim.

Bilindiği üzere geçen yılın bahar dönemini Norveç'te okudum. Ocak-Haziran arası oradaydım. Burada, ilk dönem derslerinin final sınavlarını da Aralık 2006 sonunda oldum, zaten sonra yılbaşı, bayram ve Norveç (6 Ocak).

Norveç'te toplam üç (rakamla 3) ders aldım, hiçbirinin yazılı sınavı yoktu. Biri fotoğraf dersiydi, portfolyo hazırladım ve sözlü sınava girdim. Diğeri tasarım dersiydi, bir dergi yaptım, bir de Volda'da Nisan sonunda yapılan belgesel film festivali'nin katalogunu yapan ekibe katıldım. Esas önemli olan bu iki dersti zaten, 15'er krediydi ikisi de ve ihtiyacım olan 30 krediyi karşılıyorlardı. Üçüncü dersim de geyik olsun diye aldığım inanılmaz bayık ve anlamsız çıkan 2 kredilik Norveç Dili, Kültürü ve Karakteri dersiydi. Bunda da Norveç'in neden AB'ye üye olmadığını anlatan bir ödev hazırladım final olarak.

Uzun lafın kısası, fotoğraf sözlüsünü saymazsak Norveç'te sınav olmadım. Yaz tatilimi de sınavsız geçirdikten sonra, vizelerimin başlamasıyla bu hafta ilk defa sınav oldum 2007'de. "Nasıl geçti?" diye soracak olursanız, şu şekilde özetleyebilirim sanırım: "Çalıştığım miktara oranlarsak tatminkar geçti".

Dünkü sınavın dili Türkçe'ydi. Bugün olduğum iki (rakamla 2) sınav ise Fransızca'ydı, bu da 2007 içinde ilk defa bugün kendimi Fransızca olarak ifade etmem gerektiği anlamına geliyor. Tahmin ettiğim kadar zorlanmadım. Tabii, şöyle de bir durum var, terimler zaten bilindik, ifadeler de genelde beylik kalıplar olduğundan aslında sınavlarda kullandığım Fransızca pek de bir şey ifade etmeyen bir Fransızca.

Evet, sınavların ilk haftası bu şekilde geçti, önümüzdeki hafta bir sınavım var (İngilizce). İki adet de ödev teslimi var ki bu derslerden birinin hocası da bu blogu okuyor olduğundan bu kısmı yorumsuz geçiyoruz. (Hocam, saygılar)

NTVMSNBC'de harika bir haber okudum az önce: "Obez kirpi George şok diyete giriyor". Çok eğlendim, bir süre "Obez kirpi George" olarak anılmak istiyorum izin verirseniz...

Obez Kirpi George (Ortada)

13 Kasım 2007 Salı

Bir balinayla yapılabilecek 101 eğlenceli şey, no: 82

Tarihte dün: 12 Kasım 1970 tarihinde, Oregon Eyaleti Otoyol Departmanı, Florence şehri kıyısına vurmuş 8 tonluk ölü bir ispermeçet balinasını yarım ton dinamit kullanarak patlattı. Daha fazla bilgi için tıklayınız.

11 Kasım 2007 Pazar

Akıl sağlığını yitirme aşamasında MP3'lerin önemi üzerine bir vaka incelemesi

MP3'lerimi düzenlemek konusunda sanırım biraz takıntılıyım. Arkadaşlarım bilirler, odam dağınıktır, hatta genel anlamda dağınık bir insanımdır. Ama, MP3'lerimi düzenli tutmak için özel bir çaba harcarım, eğer onlar da dağınık olursa ucunu toparlayamam muhtemelen bir türlü.

O yüzden, tek tek şarkılardansa albüm albüm tutarım MP3'lerimi, iTunes arşivim de albümlere göre düzenlenmiştir zaten. Her birinin ID3 etiketleri düzenlidir, ya CD'den MP3'e çevirirken CDDB'den alırım ID3 bilgilerini, ya da gerektiğinde elle girerim.

MP3 çalarımı aldığımda bir haftasonu uğraşmıştım bu arşivi düzenlemek için. Bir de şöyle bir problem var mesela, ID3 versiyonları. iTunes ID3 2.2 versiyonunu destekliyor. Ama Creative Zen Touch'ım türkçe karakterleri desteklemediğinden türkçe karakter içeren şarkıların ID3 etiketlerini 1.1 versiyonuna çeviririm. Dosya isimlerini de türkçe karakterlerden arındırmak gerekiyor ayrıca. Her yeni albüm alıp MP3'e çevirdikten sonra Zen Touch'ıma aktarmak için izlediğim bir yol var, bunu bir metin dosyası olarak kaydettim ve her seferinde adım adım takip ediyorum:

1. ID TAG DÜZENLE, V2.2
2. LIBRARY'DEN KALDIR
3. DÜZENLİ HALİNİ KOPYALA
4. KOPYALADIĞINI EKLE, V1.1'E ÇEVİR
5. V1.1'E ÇEVİRDİĞİNİ LIBRARY'DEN KALDIR
6. 1-5 ARASI ADIMLARI BÜTÜN ALBÜMLERE UYGULA
7. V2.2 HALİNDELİ ALBÜMLERİN KLASÖR İSİMLERİNİ DÜZENLE
8. DÜZENLEDİĞİN ŞEKLİYLE ITUNES MUSIC KLASÖRÜNE TAŞI
9. TAŞIDIKLARINI LIBRARY'E EKLE
10. V1.1 OLANLARI MP3 ÇALARA YÜKLE
11. MP3 ÇALARA YÜKLEDİKLERİNİ BİLGİSAYARDAN SİL


Dün gece, saat 1'i geçmişti, yatmayı düşünüyordum, o sırada aklıma bir fikir geldi, neden bilmiyorum, o saatte çok iyi bir fikirmiş gibi geldi: MP3 arşivimdeki albümlerin kapak görsellerini indirip iTunes'a eklemek. Bu nasıl oldu da iyi bir fikirmiş gibi geldi bilmiyorum ama geldi işte, başladım. Sabah 5'e kadar bununla uğraştım, 263 tane albüm kapağı indirdim. Ve işin en kötü yanı ne biliyor musunuz? Bunları albümlere göre iTunes'a eklemek de en az o kadar uğraştırıcı bir süreç ve ben bu kadar uğraşmışken muhtemelen onu da yapacağım.

Evet, bazen benim de akıl sağlığımdan şüphe ettiğim oluyor.

NOT: Albüm kapaklarının tamamına yakınını rateyourmusic.com'dan buldum, belki bir gün siz de kafayı yersiniz, aklınızda bulunsun...

9 Kasım 2007 Cuma

Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!

D&R'dan içeri girdim çarşamba sabahı, "High Fidelity'nin DVD'sini arıyorum" dedim. Adam önce belki ortalıkta bir yerdedir de arkaya gidip bilgisayara bakmak zorunda kalmam bakışıyla çevresini gözlemledi, sonra umutsuzluk içinde arkaya yollandı, ben de ortalıkta olsaydı önce ben görürdüm birader bakışımı bir kenara bırakıp takip ettim. Bilgisayara bakınca gördük ki, DVD'nin üretimi durdurulmuş, 2006'da bile gelmemiş hiç. Akşam idéefixe'e baktım, orada mevcuttu, siparişimi verdim.

Sahip olmak ilginç bir duygu. Bu arada, şuna gönülden inanıyorum ki eğer DVD'lerin böyle kutuları olmasa o kadar sevmezdik. Yani, 12 cm çapında bir plastik parçası neticesinde ve kağıt bir zarfta da satılabilir. Ama o kutu var ya, VHS döneminden kalma beklentilerimiza hitap eden o kutu, işte o aldığımızın 12 cm çapında bir plastik tekerlekten daha fazlası olduğuna ikna ediyor bizi, "Abi, koskoca film satın aldın baksana, içinde John Cusack var mesela, hem de iki saat sürüyor." falan diyor, sonunda bizi inandırıyor o parayı hak ettiğine.

"Sahip olduklarımız bize sahip oluyorlar" diyecek kadar ileri gitmeyeceğim, ama şurası bir kesin ki, sahip olduklarımız, satın aldıklarımız artık bizi tanımlıyorlar. Kendimizi tanımlamamızın, yani kimliğimizin bir parçası hâline geliyorlar. Satın almak, sahip olmak aslında güzel bir duygu. Sevdiği bir şeye para harcamak insanı bir anlamda mutlu ediyor. Sırf kitaplığımızda dursun diye önceden okumuş olduğumuz bir kitabı satın almak mesela. Verdiğimiz paranın karşılığında da, kitaptan sağlayacağımız faydadan farklı bir şey alıyoruz aslında. Paramızı sevdiğimiz bir şey için harcamış olmanın verdiği duygu işte o da. Çünkü, az önce de dediğimiz gibi, o aldıklarımız bizi tanımlıyor ve biz (ben) kendimizi Star Wars Box Set ile tanımlamayı seviyoruz muhtemelen (:

- Sevgili Sarper, az önce bir paragraf boyunca tüketim toplumundan bahsettiğinin ve hatta neredeyse ona övgüler düzdüğünün farkındasın değil mi? İçinde yaşadığımız tüketim kültürünün normları bizi satın aldıklarımızla tanımladığı için böyle yapıyoruz yani.
- Aslında farkındayım, ama içinde yaşadığım kültür bu. Kültürden, evet, şikayetçiyim ancak kendimden o kadar da şikayetçi değilim.
- Bence olmalısın. Konformist bir bakış bu seninkisi. 12 cm çapındaki plastik çemberlerinle mutlu olmaya çalışıyorsun, yaşamının tüm anlamı bu mu yani?
- Çember içi boş olan bir geometrik şekil değil miydi? Bence DVD'yi tanımlamıyor.
- Konuyu değiştirme, kendinden utanmalısın, acıyorum bu hâllerine...
- Kendime acıyacak olsam eğer, DVD'lerimden çok daha önde gelen sebepler var bunun için.
- ...
- ...
- Inner self out
- Out derken? Hanni inner'sın ya, o bağlamda? Ehehe mehehe...
- ...


Siparişimin durumunu kontrol ettim az önce, dün akşam Okmeydanı'ndan çıkmış, geceyi Kağıthane'de geçirdikten sonra bu sabah Yurtiçi Kargo'nun Etiler şubesine ulaşmış.

5 Kasım 2007 Pazartesi

Sen ne güzel bir adamdın Ray abi...

Eminim Ray filmini seyreden her kişi Ray Charles'a karşı bir sevgi beslemekten geri kalmamıştır, eğer önceden beslemeye başlamadılarsa...

Beni az çok tanıyan herhangi bir insana "Sarper'in en çok izlediği film hangisidir?" diye sorsanız alacağınız cevap Star Wars olur. Beni cidden yakından tanıyan birine sorarsanız alacağınız cevap ise "Blues Brothers" olur.

Şu yazımda abimin müzik zevkim üzerindeki etkisinden bir miktar bahsetmiştim. Benim Blues Brothers sevgim de, abimin film zevkim üzerindeki etkisinin bir göstergesidir. 1980'li yıllardan birinde TRT 2'den videoya (beta) kaydedilmiş bir filmdi Blues Brothers. Orijinal dilinde (İngilizce) ve altyazılıydı. Neden bilmiyorum, döner döner seyrederdim bu filmi. Kazık kadar adam oldum, beta video kalmadı artık ortalıkta ama ben hâlâ bu filmi seyrediyorum muntazaman (artık DVD var). Film hâlâ güzel...

Aşağıdaki sahne benim Ray Charles ile ilk tanışmam. Ray Charles öldüğünde sanki onu tanıyormuş da üzülmüşüm gibi hissetmemin sebebi olan sahne. Ray filmini izlediğimde, sanki eski bir dostumu görmüşüm gibi sevinmemi sağlayan sahne.

Bir sabah, bu sahneyi izleyip güne öyle başlayın. O gün kötü geçerse paranızı iade edeceğim...

3 Kasım 2007 Cumartesi

Paylaşmak güzeldir...

Geçen yazının sonunda demiştim paylaşmak güzeldir diye. Hafta bitmeden biraz daha paylaştım.

Liseme gittim cuma sabahı, HASAL'a. Serpil Hocam'ın sınıfıyla tanıştım. Eski bir HASAL'lı ve beş küsür yıllık bir üniversiteli olarak -eşsiz- deneyimlerimi paylaştım.

Birkaç hafta önce aklıma gelmişti. Bir nevî sorumluluk hissettim diyebilirim. Hani, hayatı yemiş bitirmiş birisi değilim elbette ama en azından hâlâ lise sıralarında oturan arkadaşlarımla paylaşabilecek az buçuk bir deneyimim var. Kafalarında oluşması muhtemel sorulara aşina olduğum gibi o soruların cevaplarına ya sahibim, ya da cevapların nerede bulunabileceği hakkında fikir sahibiyim. Ve, geçen yazının sonunda da dediğim gibi, paylaşmak güzeldir...

Nostalji diye bir şey var. Çok az kimse şu anda sahip olduğu yaşantısından memnun, hâl böyle olunca eskiye özlem doruğa çıkıyor. Aslında bundan beş yıl önce de yaşamımızdan şikayetçiydik, ama bu günden bakınca o günler çok mutluymuş gibi görünüyor. Öğretmenlerde de hep bu eğilim var dikkat ettiyseniz. Ne zaman HASAL'a gitsem, "Ah sizin dönem de ne güzeldi, şimdikiler hep şöyle, hep böyle..." diye serzenişlere maruz kalıyorum. Bir bakıma haklılar belki, dünya değişiyor, popüler kültür değişiyor, toplumdaki değer yargıları da değişiyor. Benden sadece beş yıl genç arkadaşlarımın hayata bakışı benim beş yıl önceki bakışımdan bir miktar farklı belki de.

Diğer taraftan, aslında farklılıkların bu kadar da derin olmadığına dün yakından şahit oldum. Evet, devir değişiyor. HASAL daha sosyal bir yer olmuş, kulüp dolu ortalık. Ama öğrenciler bizim olduğumuzdan çok da farklı değil sonuçta. Duvarların rengi değişiyor belki ama okul hâlâ aynı okul, üniformadaki kravatların desenleri değişse de öğrenciler de bir bakıma hâlâ aynı öğrenciler. Elbette ki her şey birebir aynı değil ama, her şey tanıdık...

Keyif aldım ziyadesiyle. Dinledim, konuştum. 40 yılda bir, bir işe yaradığımı hissettim. Gerçi sanırım bu yaşa gelip anca bu işe yarıyorsam aslında depresyona falan girmem gerekir ama neyse artık, şimdilik böyle kalsın...

31 Ekim 2007 Çarşamba

Sen de çiz çiz çiz bir kenara...

Tasarımhane'ye yeni katılan arkadaşlarımızla ilk dersimizi yaptık bugün: Temel Tasarım Atölyesi. Ekibin ağzı en çok laf yapan elemanı olduğumdan olsa gerek, dersin işleyişi de benim sorumluluğuma kaldı. Bir nevî hocalık yaptım aslında. Çok öğretici bir pozisyonum yoktu elbette ama yine de yaklaşık 2 saat boyunca konuşup çalışmaları yürütüp yorumlamakla uğraştım. İlgi güzeldi ama biraz bizim deneyimsizliğimizden olsa gerek soyutlamanın tam olarak ne olduğunu anlatamadık, öyle olunca da arkadaşlar gerçekçilikten çok uzaklaşamadılar. Ama arada süper bir biçimde beni çizdiler. Hatta bir ara eser sahiplerinden izin alıp bir-ikisini buraya koysam mı? Hmm, olabilir...

Sonuç olarak iki saatlik bir dersin büyük bir kısmını yürüttüm, aldığım yorumlar da iyiydi. Hocalık eğlenceliymiş. Arkadaşlarımın birer birer akademisyenliğe adım attığı, sevgili Çimen'in laboratuvarında lisans öğrencilerinin omzunun üstünden bakıp "Tcık tcık tcık" yaptığı şu günlerde ben de ucundan kıyısından bulaşmış oldum.

İnsanın topluluk önünde konuşmaktan zorlanmaması güzel bir şey. Ve eğer başkalarına söyleyebileceği üç-beş lafı varsa, bunları söyleyebilmesi daha da güzel bir şey. Paylaşmak güzeldir...

30 Ekim 2007 Salı

28 Ekim 2007 Pazar

Antalya, gün 4

Everything that has a beginning has an end. At least The Matrix Revolutions poster said so. Some stories have a happy ending, while some simply don't. And some stories... Well, they just have a beginning.

27 Ekim 2007 Cumartesi

Antalya, gün 3

Hoş bir gün: Serra Yılmaz'la bir söyleşi, ki süper bir kadınmış, ardından da 3 film: Svalbard Adası'ndan -İsmi Loki olan biriyle tanışırsanız hemen kaçın- Lizbon'a, oradan Uruguay-Brezilya sınırına -Bu devirde Papa'ya bile güvenmeyeceksin- seyahatler...

PS: With special thanks to Mr Neil Gaiman on a more personal level...

26 Ekim 2007 Cuma

Antalya, gün 2

Bugün neler öğrendik?

1. Altın Portakal'da kısa filmler ön elemesini bir kasa portakala yaptırmışlar.
2. Eğer ana karakter boyaları dökülmüş bir duvarın önünde yürümüyorsa o film kısa film değildir.
3. Asla bir Arap berberin damarına basma.
4. Çin devleti süper bir devlettir, vatandaşına hem analık hem babalık yapar. Sansür mü, o ne?

24 Ekim 2007 Çarşamba

Antalya, gün 1

Londra'daki Doğu Avrupalı kaçak işçiler, delik deşik olup can veren Çin askerleri, şefine emeklilik hediyesi olarak kendi kulağını kesip veren Hong Konglu polis dedektifi... Altın Portakal'daki ilk günümün özeti.

Kırk bir eksi dört

Filmekimi'ne sadece tadımlık düzeyde katılabilmişken, Altın Portakal'dan tam bir ısırık alabilmek için sabahın kör karanlığında yola çıktım. TK410, Antalya'da hava açık, 13.00'de ilk filme gitmek üzere lobide buluşuyoruz...

22 Ekim 2007 Pazartesi

Süper bir gözlem

Adı cafe olmasına rağmen Taksim Bambi'nin menüsünde kahve mevcut değil!

İçeceğimden değil, sadece dikkatimi çekti...

17 Ekim 2007 Çarşamba

Sometimes we loop

Müzikle ilişkimiz nasıldır, nasıl olmalıdır? Geçenlerde bir ara sevgili dostum Emre'yle konuşmuştuk bu konudan. Müziğin onun hayatında, benim hayatımda olduğu kadar yeri yoktur. Yani, o da müzik dinler elbette ama hayatının her anını müzikle doldurmak gibi bir derdi yoktur. Benim de yok tabii böyle bir derdim ama zevk ve alışkanlık işte, muhtemelen uyumadığım ve başka bir şey dinlemek zorunda olmadığım zamanların çok büyük bir kısmında müzik dinliyorumdur. Her sabah uyanınca mesela, giyinmeye başlamadan önce illaki ya bilgisayardan ya da mp3 çalardan bir şeyler çalmaya başlarım (Akşamları soyunurken çalmıyorum genelde, ne o öyle striptiz gibi...). Zaten çoğu sabahlar kafamda bir şarkıyla uyanırım. Eğer o günlerde dinlemekte olmadığım bir şarkıysa düşünürüm "Nereden çıktı bu şarkı şimdi?" diye. O şarkıyı en son dinlediğim zamanı hatırlamaya çalışırım, ya da o şarkıyı en çok dinlediğim zamanı. Ha evet, bende böyle bir şey de var, kimi zaman bir şarkıya feci takıyorum, günlerce sadece o şarkıyı dinlediğim olur. Bunun aşırı bir örneğini Norveç'te yaşadım, ismi lazım değil bir şarkıyı 307 kere dinlemişim Norveç'te geçirdiğim süre zarfında. Ama bu ziyadesiyle uç bir örnek, hatta türünün tek örneği diyelim. Şu günlerde de Nil'in Bu mudur? şarkısının akustik versiyonuna takıldım. Günde birkaç kere dinlemeden rahat edemiyorum. Geçer bir-iki güne kalmadan...

Onu diyordum, aklıma bir şarkı geldiğinde ona takıldığım zamanlar geliyor aklıma. Bazı şarkılar, gruplar hayatımın belli dönemlerini simgeliyor yani. "Hangi tür müzik dinlersin?" diye sorduklarında verecek bir cevabım yok, bir sürü şey dinliyorum, ama çok sevdiğim birkaç grup ve şarkıcı var elbette. Beni tanıyanlar bilirler, bunların başında her zaman Iron Maiden gelmiştir. Hani "Stüdyoya girip osursalar bile albümünü alacağım gruplar ve şarkıcılar" diye bir liste yapsam bir gün (Ki çok kısa bir liste olur inanın ki), ilk sırasında Iron Maiden yer alır. Hatta sanırım ikinci sırasına da Şebnem Ferah'ı koyarak listeyi noktalayabilirim, evet.

Iron Maiden başta olmak üzere müzik zevkimin gelişmesine en büyük katkıyı sevgili abim yapmıştır. Kendisi üniversiteyi İngiltere'de okuyup, Maiden'ın Fear of the Dark turnesinde konserlere gidip, sonra gelip 8 yaşındaki kardeşine (Evet, ben) ballandıra ballandıra anlatmak suretiyle o genç zihindeki kahramanlar listesine önemli katkılar yapmıştır. Liste şöyle bir şey olmuştu: Leonardo, Donatello, Michaelangelo, Raphael, Eddie, Steve Harris. 2005 Haziranında ilk defa canlı olarak izledim Iron Maiden'ı, abimle birlikte. Gece tuvalete kalktığında salonda Noel Baba'yla karşılaşmış bir çocuğunkine benzer bir mutluluktu hissettiğim: "Gerçekmiş...". Bu sene, yani 2007 yazında ise bir kez daha canlı izleme fırsatım oldu Maiden'ı. Tarih 17 Mayıs, ben Norveç'te Volda adlı bir kasabadayım, o gün Norveç'in ulusal bayramı, ertesi gün de ben Volda'dan ayrılıyorum. Rotamı kesin planlamamışım ama biraz dolanıp İstanbul'a döneceğim. Kopenhag, Hamburg, Berlin, Prag gibi bir şeyler geçiyor kafamdan ve tam o sırada bir e-posta düşüyor hesabıma: Iron Maiden, A Matter of the Beast, Summer 2007 European Tour. Gerisi belli zaten, 6 Haziran 2007'de Çek Cumhuriyeti'inde, adını ilk defa bir önceki cümlede bahsettiğim e-postada gördüğüm Ostrava şehrindeyim.

Neyse dağıttım konuyu. Toparlamaya çalışayım biraz: kimi zaman bir şarkıya/gruba takılırım demiştik, oradan Iron Maiden'a geçmiş konuyu bir hayli dağıtmıştık oralarda. İşte Iron Maiden deyince mesela lise yıllarım aklıma geliyor. Çok pis metalciydik o zamanlar... Ha bir de film müzikleri var tabii, filmi ve filmi izlediğim zamanları anımsatan. Don't Panic mesela, Coldplay'den: Garden State filminin müzikleri arasında olduğundan bana 2005 Nisan'ını hatırlatıyor, İstanbul Film Festivali, Kadıköy Rexx, yağmur (O gün yağmur yağıyor muydu, yoksa filmde yağmur yağdığından mı, emin değilim... Şarkının klibini ise ilk defa şimdi izledim, onda da yağmur yağıyormuş.).

Yazı uzadıkça uzadı, burada kessem iyi olacak. Aslında başta anlattığım konuya girebilmiş değilim ki aslında anlatmak istediğim bir-iki şey daha vardı. Neyse bilahare yazarım biraz daha...

10 Ekim 2007 Çarşamba

İç içe

Sevgili KIzçocuğu'nın şu yazısı yüzünden dönüp bir içime baktım.

Bir süredir iç içe olmamızdan dolayı kıllanıyordum içimden zaten ama bakmamaya çalışıyordum. Hani muhabbetini hiç çekemediğiniz ama bir şekilde aynı ortamda bulunduğunuz insanlar vardır, yanınızda dursa bile ondan yana dönmezsiniz, ki bu bir çaba gerektirir, kısa cevaplar falan verirsiniz. Yani, en azından ben böyle yaparım, biraz terbiyesizim galiba... Her neyse, konu bu değildi. Kıllanıyor ve içime bakmıyordum.

Bugün baktım, ilginçmiş. Odamın yeni toplanmış hâline benziyor. Gereksiz şeyler atılmış, her şey temizlenmiş, eşyalar yerlerinde, her şey -ilk defa- olması gerektiği gibi.

Ne var ki, elektrikler kesik. Trafo falan patlamış herhalde, çabuk gelmez...

Kars Seyahati: Fotoğraflar


Doğubayazıt 1 (İshak Paşa Sarayı)
Originally uploaded by bssenol

9 Ekim 2007 Salı

Kars Seyahati Bölüm 4: Erzurum ve Kürkçü Dükkanı

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"
Bölüm 2: Serhat şehri Kars
Bölüm 3: Ağrı Dağı'nın gölgesinde

Ağrı Doğu Turizm'le seyahat ediyorum Doğubayazıt'tan Erzurum'a. Sanırım otobüste anadili Türkçe olan bir tek ben varım. Mesafe yaklaşık 300 kilometre, yol da biraz bozuk, toplam beş buçuk saat sürüyor. Ağrı'yı geçtikten sonra, Erzurum'a kadar iki defa Jandarma durduruyor kimlik kontrolü için.

Erzurum'da da yine bir yol ortasında indiriyor otobüs. Yine şehir merkezi olduğunu tahmin ettiğim yere doğru yürüyorum. Erzurum büyük bir şehir, yaklaşık yarım saat sürüyor şehir merkezine ulaşmam. Otel bakınıyorum, buluyorum: Esadaş Oteli, Doğubayazıt'ta olduğu gibi, burada da kablosuz internet mevcut. Otele yerleştikten sonra çıkıp yürüyorum Erzurum'da.

Erzurum'da bayağı bir yürüdüm. Sanırım şehir büyük olduğundan. Cumhuriyet Caddesi boyunca yürüyüp Çifte Minareli Medrese'yi gezdim önce. Sonra da onun karşısında yer alan Erzurum Kalesi'ne çıktım. Kale'den indikten sonra da Taş Mağazalar'dan aşağı doğru yürüdüm. Kısacası şehrin sokaklarını gezdim bolca. Havaalanı'na giden belediye otobüsleri İstasyon Meydanı'ndan kalkıyormuş, istasyonu buldum ben de. Daha sonra otele döndüm, hava da kararıyordu ve üşümeye başlamıştım, üzerime daha kalın bir şey alıp akşam yemeği yemek için çıktım dışarı.

Tam da o sırada iftar olmuştu. Erzurum'un İslam'ın yoğun olarak yaşandığı illerimizden biri olduğu biliyordum. Yine de, tam iftar vaktinde şehrin hayalet şehir havasına dönüşmüş olması ilginç geldi. Sokaklarda tek bir insan evladını görmeyi bırakın, herhangi bir araç (Belediye otobüsleri de dahil olmak üzere) geçmiyordu sokaklardan. Her neyse, gündüz gözüme kestirdiğim (Tabii gündüz kapalıydı) bir yere girdim, cağ kebabı yedim. Tatlı olarak da bir adet kadayıf dolması yedikten sonra otelime döndüm. Biraz televizyon seyredip; gerek sabahki beş buçuk saatlik yolculuğumun, gerekse Erzurum sokaklarında saatler süren yürüyüşlerimin yorgunluğuyla uyudum.

Sabah kalktım, üç sabahtır üst üste yaptığım üzere çantamı hazırladım ve otelden çıktım. İstasyon Meydanı'ndan beni havaalanına götürecek belediye otobüsüne bindim. Hikayenin geri kalanında çok ilginç bir şey yok hâliyle. Güvenlik kontrolü, check-in, güvenlik kontrolü derken havaalanındaki amcalardan birinin deyişiyle beni "Sabiha Gökçeada Havaalanı"na götürecek uçağıma biniyorum ve yaklaşık bir saat kırk dakika sonra, bir önceki gün tıkanmış olan kulağımda basınç farkından dolayı oluşan şiddetli bir ağrıyla İstanbul'a iniyorum: Tarih 25 Eylül 2007 Çarşamba, saat 14:20, İstanbul'da hava güneşli...

8 Ekim 2007 Pazartesi

Kars Seyahati Bölüm 3: Ağrı Dağı'nın gölgesinde

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"
Bölüm 2: Serhat şehri Kars

Kars'tan Doğubayazıt'a ulaşmak için önce Iğdır'a gitmek gerekiyor. Bir başka serhat şehri olan Iğdır'a Serhat Iğdır Turizm'in midibüsüyle ulaşıyorum iki saatte. Midibüs beni çevremdekilerin otogar olduğunu iddia ettiği bir yerde indiriyor. Sokak üzerinde, iki binanın arasındaki bir boşluk. Tahminimce, Iğdır şehrinin gerçek bir otogarı var, burası ise sadece yakın yerlere giden daha küçük araçların hareket ettiği bir nokta. Zira, indiğim yerin hemen arkasında bir Doğubayazıt minibüsü beni bekliyor.

Yarım saatten biraz fazla süren Iğdır-Doğubayazıt yolunu da 60'lı yaşlarda Amerikalı bir çiftle birlikte alıyoruz. Minibüsten indikten sonra, yine bir otel aramaya koyuluyorum, biraz gezindikten sonra Otel Urartu'da karar kılıyorum. Bilseydim laptop'umu götürürdüm, zira Otel Urartu'da kablosuz internet mevcut.

Odama yerleştikten sonra İshak Paşa Sarayı'nın yolunu tutuyorum. Zaten Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı dışında da Doğubayazıt'ta pek ilgi çekici bir şey yok. Bu arada Doğubayazıt'ta da otobüs işletmelerinin (Bu sefer Ağrı Doğu Turizm) Kars'ta şahit olduğumdan daha da sık olduğunu görüyorum. Birkaç yüz metrelik ana cadde üzerinde en az dört tane Ağrı Doğu Turizm acentesi mevcut ve bir tanesi otogarın karşısına denk geliyor.

Otogar'dan İshak Paşa Sarayı'na giden minibüse biniyorum. Talep çok yüksek değil, minibüs bomboş. Biraz ekstra para alarak beni tek başıma götürüyor Saray'a. Saray şehrin yedi kilometre dışında, şehre tepeden bakan bir noktada.

Saray'la ilgili bilgileri internetten ya da kitaplardan bulmak mümkün, o yüzden burada uzun uzadıya anlatmam anlamsız. Gidip görmenizi tavsiye ederim ama, etkileyici bir yapı. Vakitten yana bir sıkıntım da olmadığından rahat rahat geziyorum Saray'ı tam bir saatte. Saraydan çıktıktan sonra yürüyorum biraz, minibüs falan yok, yokuş aşağı yürürüm derken bir araba yavaşlıyor, beni aşağı bırakmayı teklif ediyorlar, tamam diyorum. Yol boyunca Sami Yusuf dinleyerek huzur bulduktan sonra inip otele gidiyorum, biraz dinleniyorum. İftardan, yani lokantalar açıldıktan sonra, bir yemek yemek için çıkıyorum.

Doğubayazıt ilginç bir yer. Hani, çok değişik bir yer değil aslında. Herhangi bir doğu kasabasından farkı turistinin görece bol olması. Özellikle Ağrı Dağı'na tırmanmak için gelen bol oluyor. Bana da iki kere soruldu "Hocam, dağcı mısınız?" diye. Bu arada, "Hocam" lafı Kars'ta da yaygındı, 2003 yazında gittiğim Siirt'te de. Siirt'te Dicle Üniversitesi'ne bağlı bir eğitim fakültesi var, dolayısıyla esnaf da öğrencilere "Hocam" diye hitap ediyor. Kars'ta da sebep aynı olabilir, Kafkas Üniversitesi'nin de eğitim fakültesi var, ama bu tek fakülte değil. Neyse... Sonuç olarak bu hitabın Doğubayazıt'ta neden yaygın olduğunu bilmiyorum.

İlginç bir yer diyordum, turisti bol ama turistik bir yer değil, normal. Doğubayazıt'ta karşılaştığım özellikle ilginç bir durum var: nöbetçi berber uygulaması. Doğubayazıt'ı gezdiğim gün pazardı ve hâliyle berberler ve kuaförler kapalıydı. Ama, herbirinin kapısında "Nöbetçi Berber" ve "Nöbetçi Kuaför" yazan kağıtlar yapıştırılmıştı. Tıpkı nöbetçi eczane gibi, o gün nöbetçi berberin hangisi olduğunun ve adresinin yer aldığı kağıtlar. Dünyanın başka bir yerinde böyle bir uygulamaya rastlamış değilim ama bu tabii dünyada görmediğim pekçok yer olmasından da kaynaklanıyor olabilir.

Doğubayazıt'ta ana caddelerden bir tanesi çarşı işlevi görüyor ve araç trafiğine kapatılmış. Akşam olunca bu cadde üzerindeki çay ocakları dışarı masaları atıyorlar, bolca çay içiliyor. İnsana Nevizade'yi hatırlattığı bile söylenebilir, şu iki nokta olmasa:

1. Sadece çay var.
2. Oturanların 97%'si* erkek.

Bu arada, masaların ancak akşam caddeye çıkıyor olması ramazan ayı dolayısıyla da olabilir tabi. Her neyse, sokakta iki çay içtikten sonra (Çay da büyük ihtimalle İran sınırından geçmiş kaçak çaylardan, kaçak çay ve sigara ziyadesiyle yaygın Doğubayazıt'ta) otelime dönüyorum.

Uykusuz geçen bir gecenin sabahında çantamı alıp çıkıyorum otelden, Ağrı Doğu Turizm'in Konya üzerinden Antalya'ya gidecek olan otobüsü götürecek beni Erzurum'a. 24 Eylül Pazartesi sabahı 8:30'da terk ediyorum Doğubayazıt'ı.

*: İstatistiği bir tarafımdan uydurdum.

4 Ekim 2007 Perşembe

Aşkımı Süpürmüşler!

Erkin Koray'ın Çöpçüler şarkısını bilirsiniz. Peki o şarkının esasında Ali Toprak'a, nam-ı diğer Sokak Çocuğu Ali'ye ait bir eser olduğunu bilir miydiniz? Ben de bilmezdim, artık biliyorum. Daha fazla bilgi için Ekşi Sözlük'te Sokak Çocuğu Ali başlığına bakabilirsiniz.

Şarkının bestecisi tarafından söylenen orijinal versiyonu.
Erkin Koray - Çöpçüler, Efes Pilsen Blues Festival 16 (2005)

3 Ekim 2007 Çarşamba

Bir evcil hayvan olarak sıçan

Bazı insanların ne kadar boş vakti ve ne kadar az derdi var ki böyle şeylerle uğraşabiliyorlar. Bir haber okudum az önce, haberde Aprac diye bir kurum geçiyor. "L'Association de Promotion du Rat comme Animal de Compagnie", yani Sıçanın Evcil Hayvan Olarak Tanıtılması Derneği.

Ratatouille filminin ardından Fransa'da fare çılgınlığı başlamış, bu da faaliyetlerine geçen sene başlamış olan Aprac'a olan ilgiyi artırmış. Ratoupédia sitesi de evcil sıçanlarla ilgili hazırladığı broşürünü film dolayısıyla yenilemiş.

Sonuç olarak görüyoruz ki, sıçanlar bizim dostumuz, onları sevelim, koruyalım, evimize alıp besleyelim.

Bu arada, sıçanların farelerin çoğundan daha büyük olduklarını, ama ağırlıklarının en fazla 500 gram civarında olduğunu biliyor muydunuz? Teşekkürler Ratoupédia!

1 Ekim 2007 Pazartesi

Kars Seyahati Bölüm 2: Serhat şehri Kars

Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"

Hani bir şehre ilk adımınızı atarken edinilen, yani otobüsten, trenden ya da uçaktan inerken, ilk izlenim vardır ya, işte o. Kars için hiç de umut verici değildi o ilk izlenim (:

Ya platform kısaydı, ya da makinist 1366 kilometrenin sonunda bir 10 metre daha gitmeye üşendi, bilemiyorum. Ama en arkada bulunan yataklı vagon platforma denk gelmediğinden, ben vagonun kapısını açıp (Zaten Erzurum'dan sonra bir tek ben kalmıştım vagonda) doğrudan raylara attım kendimi. Rayları geçtim, birinci platforma ulaştım ve gar binasının yanındaki aralıktan Kars şehrinin sokaklarına doğru süzüldüm. Tam da o sırada iftar oldu.

Biraz etrafa bakındım, sonra da şehir merkezi olduğunu tahmin ettiğim yöne doğru yürümeye başladım, birkaç dakika sonra da tahminimin doğru çıktığını çocuksu bir gururla fark ettim. Yolda okuduğum Kar'dan tanıdığım Faikbey Caddesi boyunca yürüyüp otellere bakındım, uygun görünen bir tanesine girdim: "Banyolu oda 25, banyosuz 15 YTL". Banyolu bir oda tuttum, eşyalarımı bıraktım, dışarı çıktım. Otele en yakın lokantada, yani Güzelyurt Lokantası'nda bir akşam yemeği yedim, sonra da bir markete uğrayıp odama döndüm ve uyudum.

Ertesi gün, yani 22 Eylül Cumartesi günü Kars'ı gezdim. Kars'ı gezmek zaten bir günde yapılabilecek bir aktivite. Ne yazık ki Ani Harabeleri'ne gidemedim, Kars merkezine 50 kilometre uzaktalarmış meğer. Kars Kalesi'ne çıktım, Serhat Şehri Kars'ı bir tepeden izledim. Kars, Rus egemenliğinde kaldığı kısa zaman içinde bugünkü şeklini almış, şehir planlaması anlamında. İki duvar arasında ısıtma boşlukları olan, Rus yapısı güzelim taş binalar ise artık neredeyse sadece kitaplarda kalmış. Şehir merkezinde yok denecek kadar azlar. Yerlerini ise muhtemelen son on beş yıl içinde inşa edilmiş, göz zevki ne kelime adeta göz işkencesi olan, gecekondudan hallice apartmanlar almış ki; yüzyıllık taş binalar bir tozunu alsanız ilk günkü hâllerine dönecekken bu apartmanlar sanki anca birbirlerine dayanarak ayakta duruyorlar.

En azından, Ruslar'ın şehir merkezinde inşa ettiği cadde ve sokaklar hâlâ yerinde. Türkiye'de başka herhangi bir şehirde görmenin zor olduğu bir düzen hakim şehir merkezinde. Birbirine paralel beş cadde ve onları dik kesen cadde ve sokaklardan oluşuyor. Caddeler de birer bulvar havasında, kendileri de kaldırımları da geniş, kenarları ağaçlı. Şehrin içinde dolaşmak gerçekten zevkli oluyor caddeler böyle olunca.

Bir serhat şehri olmasından dolayı, Kars'taki işletmelerin yarısının ismi "Serhat": Serhat Kars Turizm, Serhat Kars Gazetesi, Serhat Kars Televizyonu (Cumartesi akşamı duyma özürlüler için Türkçe altyazılı olarak Beynelmilel'i yayımladılar). Bundan sonra en sık rastlanan isim de "Kafkas" zaten. Kars'ta dikkatimi çeken bir başka ilginç nokta ise otobüs şirketlerinin yazıhaneleri oldu. Aynı sokak üzerinde birkaç bina aralıkla aynı şirketin yazıhanesine rastlamak mümkün. En çok gözüme çarpan da Doğu Kars Turizm. Hani, Kadıköy Rıhtım'da Ulusoy, birkaç bina yanında Varan, biraz ileride de Kamil Koç vardır ya, işte Faikbey Caddesi'nde de Doğu Kars, biraz ileride Doğu Kars, iki bina yanında ise yine Doğu Kars var.

Bu gözlemlerimin ardından, 23 Eylül Pazar sabahı saat 10:00'da Kars'tan ayrıldım. İstikamet Doğubayazıt.

28 Eylül 2007 Cuma

MSN vs BLOG

Dün akşam Kars seyahatimle ilgili yazmaya başladım blog için. Sonra Chris online oldu, muhabbete daldım. Sordum: "Neler oluyor yine sizin orada? Yine bölünme tartışmaları alevlenmiş...", dedi ki "Brüksel'in ne olacağı sorusu bu ülkenin hâlâ bölünmemiş olmasının en büyük sebebi".

Bu akşam tekrar açtım yazıyı, kaldığım yerden devam edeyim diye. Derken bu sefer de Sadun'la muhabbete daldım. Norveç'ten Paris'e, oradan Kars'a geniş bir coğrafyayı kapsadı muhabbetimiz. Böyleyken böyle, sonuçta dün üç paragraf yazmıştım, bugün de anca iki paragraf ekleyebildim. Sonra da "Amaan, dedim, bunu koyayım, sonra devam ederim". Evet, seyahatin Kars'a kadar olan kısmı mevcut, gerisi gelecek. Uzaktaki dostlardan biri ya da birkaçı daha online olmazsa şu günlerde...

Kars Seyahati Bölüm 1: "Allah Allah, ne işin var ki Kars'ta?"

Böyle dedi bana kondüktör amca, Ankara'dan Kars'a doğru yol alırken. Bir anlam veremedi Kars'a gezmeye gidişime. Tekrar sordu, "Neden Kars?" diye, ne yalan söyleyeyim ben de açıklamakta zorlandım. "Demirkubuz'un Kader'i, Nuri Bilge'nin İklimler'i falan..." diyemedim hâliyle. "İşte, filmlerde falan görmüştüm, ilginç geldi, gezmek görmek falan lazım..." gibi bir şeyler geveledim. "Allah Allah, dedi yine, eh hayırlı yolculuklar öyleyse sana..."

Biraz daha öncesine dönelim bakalım. Bilindiği üzere, 19 Eylül Çarşamba akşamı çıktım yola. İlk durak Ankara olacak şekilde. 23:30'da Haydarpaşa Garı'nı terk eden Fatih Ekspresi'ne Deniz'le birlikte bindik. Programlarımızın çakışması sonucu Ankara'ya kadar birlikte gittik. Oturduk yemekli vagona, konuştuk biralar eşliğinde. Bilen bilir, anlatacaklarım bol şu sıralar. Uzun zamandır görüşmediğimizden Deniz'in de anlatacakları birikmiş, konuştuk işte...

Deniz, Brüksel'deki oda arkadaşı Elif'i görmeye gitti Ankara'ya. Elif, benim Norveç'teki paskalya tatilim esnasında Deniz'le birlikte yaptığımız İskandinavya seyahatinin bir kısmında bize katılmıştı. Ben de, Norveç'ten dönüş yolumda bir haftamı Denizler'in Brüksel'deki evinde geçirdiğimden Elif'le de samimiyetim mevcut. Hâl böyle olunca ve benim de Ankara'da iki tren arasında yaklaşık altı saatim olunca, Bahçelievler 7. Cadde'de hep birlikte bir kahvaltı yapmak farz oldu. Yaklaşık bir aydır görüşmediğim Sadun'u da bu kısa arada görmeyi becerdikten sonra (O geldi Bahçelievler'e) tekrar Ankara Garı'na gittim, Birinci Platform'da beni bekleyen Erzurum Ekspresi'nin 5. Vagon'una tırmanıp kompartmanıma yerleştim.

İşte, Ankara'dan çıktıktan kısa bir süre sonra ilk paragrafta aktardığım diyalog yaşandı. Sevgili dostum Emre'nin hediye ettiği Orhan Pamuk'un Kar'ını okudum yolda. Akşam bir şeyler yedim yemekli vagonda. Sonra da kompartmanıma döndüm, kulağımda Şebnem Ferah çığlık üzerine çığlık atarken Ankara'dan almış olduğum şarabımdan içtim. (Şu son cümlede de nasıl bir Ertuğrul Özkök tadı yakalamışım, haddi hesabı yok)

Erzurum Ekspresi Ankara'dan çıktıktan sonra Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum rotasını takip ederek 1366 kilometrelik yolcuğunun sonucunda Kars'a varıyor. 21 Eylül Cuma akşamı saat 18.10 gibi Kars'a ulaştım. Yani, Ankara'dan çıktıktan yaklaşık 29, İstanbul'dan çıktıktan yaklaşık 43 saat sonra.

Devamı gelecek...



25 Eylül 2007 Salı

Erkan Can

Yahu, Erkan Can'ın gerçekten çok başarılı bir oyuncu olması bir tarafa, esas başarısı yıllar yılı Mahallenin Muhtarları'nda Temel rolünü oynadıktan sonra halkın gözünde kendini usta oyuncu statüsüne yükseltebilmiş olması değil mi sizce de?

18 Eylül 2007 Salı

Çağıran bir şeyler var hep, beni uzak şehirlerde*

"Biletlerimi attım cebime" demek isterdim ama, malum, biletlerimiz artık elektronik. "Kredi kartımı attım cebime" demek sanırım daha doğru olacak. Yarın akşam bu saatlerde yoldayım...

Gezmek güzel şey. Deniz, güneş, kum üçlemesindense bir yerleri gezmeyi hep tercih etmişimdir tatillerimde. Şansıma bu sene yurtdışında geçirdiğim beş ayımda gezme fırsatım oldu. İstanbul'a döndükten sonra ise yaz tatilimi ajansa gömdüm: iki buçuk aylık bir staj dönemi geçirdim. Okulun açılmasına iki hafta kala tekrar özgürlüğüme kavuştum.

Bu yaz henüz denize girmedim. Zaten yaz da bitti. Eğer yanıma bir yâren bulabilseydim Bodrum'a falan giderdim ama herkesin okulu benimkinden erken başlıyor malesef. Ben de "madem öyle" diyerek, alıp başımı Kars'a gitmeye karar verdim.

"Neden Kars?" diye soruyor insan. Ne zamandır gitmek istediğim bir yerdi. Gerek Demirkubuz'un Kader'i, gerekse Nuri Bilge'nin İklimler'i beni bu şehre gitmeye heveslendiren filmler oldu (Antrparantez belirtelim, bahsi geçen filmlerden ilkini çok sevdim, ikincisini de bir o kadar sevmedim [Bir başka parantez içinde de antrparantez sözcüğünün Fransızca'da "Parantez içinde" manasına gelen "entre paranthèses" lafından geldiğini, ve antrparantez hâlinde TDK Sözlüğü'nde yer aldığını da belirtelim.
"Antrparantez, pek az hoşlandıklarım muharrirler, ediplerdir."- F. R. Atay.] )

Aslında kalbim Kars'a kışın gitmekten yana. Ama kışa daha var, hazır fırsatım varken şimdi gitmeyi uygun gördüm. Dediğim gibi, kredi kartım cebimde, 8 + 26 saatlik tren yolculuklarımın biletleri ise henüz birtakım bilgisayarlarda kayıtlı. Yarın (çarşamba) akşam Haydarpaşa'dan hareket, Ankara'da birkaç saatlik mola ve cuma akşamı Kars'a varış.

Eh, haydi bana iyi yolculuklar...

*: Umay Umay - Hareket Vakti (Emre Aydın cover'ı da güzel)

Quis custodiet ipsos custodes?*

Wikipedia'da Alan Moore'un sayfasında "Literary movement: comic books as serious literature" yazmakta. İnanmayan baksın (:

Yazdığı eserlerin sinemaya uyarlanmasından hiç hazzetmeyen, hatta sinemaya uyarlanmış eserlerinde (örn: V for Vendetta) isminin geçmesini bile kabul etmeyen bu huysuz amca, her ne kadar ülkemizde adını V'nin sinemaya uyarlanmasıyla birlikte duyurmuş olsa da, esasında sol tarafta kapağını gördüğünüz Watchmen isimli eseriyle bir hayli ses getirmiştir.

Eylül 1986 - Ekim 1987 arasında on iki sayı hâlinde yayınlanmış olan Watchmen, Time dergisinin 1923'den beri en iyi 100 İngilizce roman listesine girmeyi başarmış tek çizgi roman (graphic novel). Çizgi romana yeni bir boyut kattığı iddia edilen bu eserin en azından süper kahramanlar konseptine farklı bir bakış getirdiği aşikar.

Konuyu kısaca ele alacak olursak, süper kahramanların gerçekten yaşayıp, 1977 yılında çıkartılmış bir yasa sonucu yasaklandığı alternatif bir 1985'de geçiyor hikaye. İllegal olarak süper kahramanlığa devam eden Rorschach isimli adamımız bir akşam işlenen bir cinayetin kurbanının eski bir maskeli kahraman olduğunu görür ve maskeli kahramanları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir tehdit olduğundan şüphelenerek işin peşine düşer, olaylar gelişir... Bu arada Soğuk Savaş tüm hızıyla devam etmekte, nükleer savaş tehditi her gün artmaktadır.

Bugünün perspektifinden baktığımızda Watchmen çok ilgi çekici görünmese de, bu kitabın yayınlandığı dönemle birlikte ele alındığında hem söylem hem de biçim olarak çizgi roman türünün en önemli eserlerinden biri olduğu görülüyor. 2009'da gösterime girmesi planlanan filmini merakla beklediğimi söyleyemem açıkçası. Ama kitabı, çizgi romana ilgi duyduğunu düşünen herkese gözü kapalı tavsiye edebilirim.

*: Who watches the watchmen?

15 Eylül 2007 Cumartesi

On bira yınsultanı*

İnananların ramazan ayının hayırlı geçmesini dilerken bu sefer kaç adet "Akşam ezanını erken okuduğu için mahalleliden dayak yiyen müezzin" haberine rastlayacağız diye de merakla beklemekteyim.

*: Bir Yiğit Özgür karikatürü.

10 Eylül 2007 Pazartesi

Hayırdır inşallah...

Blog ilginç bir şey bence. Açıkçası, bir kullanıcı olarak online ortama bir katkıda bulunmayı pek sevmiyorum. En azından, kişisel düzeyde. Hani, bir wikipedia'da makale yazmak böyle bir şey değil. Ama, öyle ya da böyle, bir biçimde online bir profil oluşturmak hoşuma gitmiyor nedense.

Son zamanlarda dikkatimi çekti ki, blog da aslında böyle bir duruma gelmeye başlamış. Online bir topluluk (community) hâline gelmeye başlamış blog yazarları, hatta yurtdışındaki blog yazarlarının sendika kurmayı düşündüklerine dair bir haber bile okudum.

Ben, kendi adıma, iletişimin hiçbir türünü yüzyüze iletişim kadar sağlıklı bulmuyorum. Hatta, genel anlamda hayatımda pek çok şeyin doğrudan, olduğu gibi, sade olmasını tercih etmişimdir.

Neyse, neden yazdığım sanırım şimdilik çok önemli değil. Sanırım kendimi ifade edecek yeni mecralar aramaya başladım, en kolayı da bu göründü... Bu arada, "Neden Norwegian Ridgeback?" sorusu gelir belki, onu cevaplayayım. 2007 senesinin başında Erasmus öğrenci değişim programı kapsamında Norveç'e gittim, bir eğitim dönemini orada geçirdim. Blog'u da o zaman almıştım, oradayken yazarım diye. Olmadı. Alırken de bu ismi uygun görmüştüm. Harry Potter'ı ingilizce okumuş olanlar hatırlar. Türkçe kitaplarda da sanırım Norveç Pütürlüsü diye geçen bir ejderha türü.

Bu arada, ejderhalardan bahsetmişken, beni blog yazma konusunda en çok iten sevgili dostum Çimen'den ve 
onun harikulade bahçesinden bahsetmezsem olmaz. Muhtemelen, lansman kampanyası yapılana kadar, bu blogun ilk ve tek okuyucusu da o olacaktır (:

Evet, sanırım şimdilik bu kadar, umarım gerisi gelir. Buraya kadar okuyanlara sabırlarından dolayı teşekkür ederim.

Sevgiler.


NOT: Bu yazı 25 Eylül 2007 tarihinde değiştirilmiştir.