31 Aralık 2010 Cuma

2010 bilançosu...

Blogda en düzenli olarak yazdığım yazılar, bu yılbaşı yazıları galiba. Sektirmeden her sene Aralık'ta bir yılbaşı yazısı yazmışım.

Dilerseniz önceki senelerinkine bir göz atın, tam anlamıyla bir seri değil ama, ilginç bir retrospektif oldu az önce benim için:


Geçenlerde şöyle bir kafamdan geçirdim "Yılbaşı yazısında neler yazarım bu sene?" diye. 2010'a biraz keyifli ve biraz umutlu girmiş olduğumu hatırladım, biraz kendime güldüm.

Bilenler bilir, 2008'de mezun olduktan sonra bir sene boyunca Digital McCann'de çalıştım. Keyifli olduğu kadar çok da zorlu bir dönemdi. Hayatımda işten başka çok fazla bir şey var olmadı, özel hayat diye bir şeyden bahsetmek de pek mümkün değildi. Öyle ki o dönemde ev arkadaşlarım olan Emre ve Filiz'in yüzlerini bile zor görüyordum. 2009'un Eylül'ünde ajans değiştirdim. Yeni ajansım Litespell'deki çalışma saatlerim daha rahattı, sosyal hayatımın bir nebze zenginleşmeye başladığı bir döneme girdim. 2009'un son günlerindeki iyimser tavrımın arkasında da bu var aslında. Bir önceki seneyi ağırlıkla iş hayatına feda etmiş biri olarak, 2010'un özel yaşamımda birtakım değişiklikler getireceğine dair inancım tamdı. Ne var ki olaylar umduğum gibi gelişmedi. Özel hayatıma dair o iyimser havanın dağılması 2 ayı bulmadı ve beklentilerimin aksine 2010'daki kayda değer bütün gelişmeler iş hayatımda gerçekleşti.

Örneğin, Sedef'le birlikte Cannes Young Lions Türkiye elemelerinde internet kategorisinde birinci olduk ve Cannes'a gittik. Misak-ı Milli sınırları dışında nasıl bir reklam dünyası olduğuna şahit olduk, zihnimiz açıldı. Oradaki yarışmada ilk 3'e giremedik gerçi, sağlık olsun dedik...

Sonra ajans değişti. Litespell, Publicis grubuna katıldı ve hayatını Publicis Modem olarak sürdürmeye başladı. Küçük ve bağımsız bir ajansta çalışırken kendimi yine bir network ajansında buldum yani -Not that there's anything wrong with it.-. Üstüne bir de benim görevim değişti ajans içindeki. Kendi halimde bir tasarımcıyken birdenbire kendimi Creative Strategist olarak buldum (bkz: Anneye anlatılamayan meslekler). Görev tanımım, yaptığım iş tamamen değişti. Yaptığım işten daha fazla keyif aldığım bir konuma geldim. Aynı keyifle de devam ediyorum...

Gel gör ki iş hayatı dışında her şey aynı tas aynı hamam... O kadar ki, değişimin kendisi bile değişmiş olabilir o sırada... 2 sene önce, soranlara "Ben işimle evliyim" diyordum, sanırım yine aynı cevabı vermeye başlayacağım... Noel Baba'dan umutluydum ama, sanırım bu sene yeterince iyi bir çocuk olmamışım (:

25 Kasım 2010 Perşembe

Marcus Antonius'un tiradı...



Shakespeare'in Julius Caesar eserinden Marcus Antonius'un meşhur tiradı. Sezar ölmüş, Roma halkı da "Vay ne güzel oldu" diye sevinmektedir. Sezar'ın dostu Antonius da çıkar, "Yiğidi öldür, hakkını yeme" diye özetleyebileceğimiz bir konuşma yapar.

Bu tirad, aynı zamanda tiyatro okullarının vazgeçilmez egzersizlerinden biri hâline gelmiştir (Hamlet'ten "Olmak ya da olmamak" tiradı, oyuncular tiradı, ya da Cyrano de Bergerac'tan "İstemem eksik olsun" tiradıyla yan yana anabiliriz bu bağlamda).

Video, 1953 MGM yapımı Julius Caesar sinema uyarlamasından. Marcus Antonius'u Marlon Brando canlandırıyor.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Sarpersel Veriler: 12/10/2010

Girilen toplantı sayısı: 2

Binilen metro sayısı: 5
Binilen otobüs sayısı: 3
Binilen taksi sayısı: 2
Binilen tramvay sayısı: 1

Yemekler:
12:30 - Öğle yemeği kisvesinde Kahvaltı (Soyalı Moyalı Tavuk)
20:05 - Akşam yemeği kisvesinde ders arası atıştırması (Poğaça)
22:50 - Geceyarısı atıştırması kisvesinde Akşam yemeği (Körili Mörili Tavuklu Dürüm)
01:20 - Geceyarısı atıştırması (Peynir, kızarmış ekmek)

Tüketilen kahve miktarı: 2 fincan
Tüketilen çay miktarı: 2 fincan (1'i meyve çayı)

Google Reader'dan okunan item sayısı: 5
Okunan dergiler: Digital Age, Penguen, Uykusuz

Küfredilen kurum sayısı: 2

Neden bugün böyle bir yazı yazmak istedim, bilmiyorum...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Yıllar sonra gelen ikinci Facebook yazısı...

Bugüne dair iki olay anlatayım izninizle:

1. Sabah, Dijital Marketing sektörünün içinde yer alan birisinin Facebook'un artık popüler olmadığını iddia ettiğine şahit oldum. Bu kanıya varmasındaki en büyük etkenin, kendisinin Facebook'a haftada bir mesajlarını kontrol etmek için girmesi olduğunu ekledi.

2. Akşam da, 1969 senesinde birlikte üniversiteye başlayıp mezun olduktan sonra -tek tük ikili ilişkiler haricinde- hiç görüşmemiş yaklaşık 30 kişilik bir grubun Nevizade'de buluşup, bolca rakı içip çılgınca eğlendiğine şahit oldum. Birbirlerini Facebook üzerinden bulmuşlardı.

28 Eylül 2010, böyle bir gündü...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Zamanın değiştiremediği birtakım şeyler...

1996 senesinin Kurban Bayramı'ydı yanlış hatırlamıyorsam, -Ramazan Bayramı da olabilir- Kıbrıs'a gitmiştik ailece. Kuzenlerimden birinin eşi orada çalışıyordu o sırada, biz de fırsattan istifade kuzenler vs. derken kalabalık bir KKTC çıkartması yapmıştık. Gidiş yolumuzdaki KTHY pilotu yol boyunca susmamış; Amerika'da gezdiği Boeing fabrikasında gördüğü testlerden girip, rulet masasında uğurlu sayısının kırmızı 23 olduğundan çıkmıştı.

Her neyse, bu anıdan bahsetmemin sebebi pilotun muhabbeti, Boeing fabrikası ya da Kıbrıs'ta geçirdiğim günler değil. Bu anıdan bahsetmemin sebebi, an itibariyle hazırlamakta olduğum sunum.

Biraz geriye gidelim:

Cuma akşamı ajanstan çıkarken, pazartesi günü öğlene yetiştirilmesi gereken sunumun metinlerini haftasonu yazacağımı söyledim.

Cuma gecesi, sabahın erken saatlerine kadar içtim.

Cumartesi öğleden sonra kalktım, akşamdan kalmalığımın etkisiyle bütün günü tembellik yaparak geçirdim. Akşama doğru kendime gelebildim. Yedi sene önce satın aldığım ama hiç izlemediğim bir DVD'yi koyup izledim nihayet: Fight Club -Sinemada izlemiştim.-. Akşamın ilerleyen saatlerini de NTV Radyo'dan caz dinleyerek ve kitap okuyarak geçirdim. Bir cumartesi akşamını evde, caz eşliğinde kitap okuyarak geçirdiğimi fark edince yaşlandığımı düşünerek korktum. Bütün yorgunluğumun üzerine bu korkuyu da ekleyerek yatağa çekildim.

Pazar sabahı kahvaltımı ettikten sonra evden çıktım, Kadıköy'e gittim. Sadun ve Mesut'la buluşarak Guitar Hero/Rock Band gibi şeyler oynadık. İki buçuk saat boyunca davul çaldım, sağ elimin işaret parmağı şişti. Sonra çıktık, bir şeyler yedik. Mesut gitti, Çimen geldi. Kadıköy'ün çeşitli mekanlarında oturup bira, kahve gibi şeyler tükettik. Son vapura bindim, Beşiktaş üzerinden eve geldim. Biraz oyalandıktan sonra sunumu yazmaya başladım.

Biraz daha geriye gidelim:

1996'daki bayram tatilinin son günü. Kahvaltıdan odaya dönüp çantamı toparlamaya başladım. Sırt çantamın arkalarında bayram tatili için verilmiş 20 sayfayı aşkın ingilizce ödevimi gördüm. Otelde, havaalanına giderken arabada, havaalanında, uçakta, eve giderken arabada ve evde ödev yaptım. Geceyarısı gibi yattım. Hayatımın o zamana kadarki en kötü günüydü.

Görüyorum ki, pek ders almamışım (:

7 Eylül 2010 Salı

A remembrance of things, along with other things...

I can think of more than a hundred reasons to be thankful to my brother, first of which is the fact that he's always been there for me. But tonight, I'm thanful for a particular one of those: his impact on my musical taste.

At the very core of my musical taste lie two bands, who have been there since the beginning of time (Since I consciously started enjoying music). These two bands are Iron Maiden and U2.

I know that their common points are not less numerous than goofy characters in a Christopher Nolan movie, but stuff happens...

Iron Maiden is a different story. The first time I've seen them live, July 17th 2005 in Paris, I almost felt like a devout christian witnessing a true miracle, by Jesus himself.

Tonight, for the first time, I've seen U2 live. I'm five years older than I was at that first Iron Maiden concert and to be frank, I didn't feel like I was witnessing a miracle, no...

It was something else. Something more personal maybe, along with a lot of other things. It was like revisiting a decade of my life and accepting it with all its joys and despairs. Tonight, I've seen the sixteen-year-old me. I've listened to that first mix-tape I'd made for my ex. And I've reaffirmed my faith in good music.

I am also thankful to my friends who have bought me the ticket for tonight. Along them, Beribik merits a special thank you for all the effort she's put through to get me that ticket (:

16 Temmuz 2010 Cuma

Mürekkep yalamak ne acaip bir laf...

Sevgili okur,

Arkamdan bir ton laf etmişsindir kesin, yazacağım deyip de yazmadıklarım için... Ettiysen söyle, kızmayacağım...

Cannes konusunu yazma isteğim devam ediyor, vakit bulursam yazacağım onu. Ama öncesinde son zamanlarda okuduğum kitaplardan biraz bahsedesim geldi.

Üniversite yıllarımdayken bile bu kadar fazla kitap okuyabildiğim bir zaman dilimi olmamıştı sanırım. Belki, tek başıma Bodrum'a gidip sabahtan akşama kadar balkonda oturup kitap okuduğum zamanları bunun dışında tutmam gerekir.

Her neyse, son 3 ay içinde 8 kitap okumuşum. Favori hikaye anlatıcılarımızdan Neil Gaiman'ın, The Graveyard Book'uyla başlayan süreç, yıllardır kitaplığımda bekleyen iki adet bilimkurguyu devirmemle devam etti. Birisi, büyük usta Stanislav Lem'in Dünya'da Barış isimli kitabıydı. İkincisi ise, Kerem Bey'in bana yıllar önceki bir doğumgünümde -Galiba 2006'da- hediye ettiği Dune idi. Bu son iki kitabı nihayet okuyup geride bırakmak iyi geldi.

Bunların hemen ardından Murakami sevdam başladı. Barselona'ya gitmeden hemen önce Dune'ü bitirdim ve İstanbul Havalimanı'ndaki D&R'den seyahat boyunca okuyacağım bir kitap ararken gözüme takıldı Murakami'nin What I Talk About When I Talk About Running isimli kitabı. Geçen sene Murakami'nin bir romanını okumuş ve beğenmiştim ama sonrasında çok alakam olmamıştı. D&R'deki kitap ilgimi çekti, çok uzun görünmediğinden seyahatim için ideal olacağını düşündüm, haklıymışım...

Barselona boyunca okudum kitabı, dönüş yolunda uçaktayken bitirdim. Murakami'nin formda kalmak için koşmaya başlaması ve bu aktiviteyi yıllarca yarı-profesyonel bir tarzda sürdürmesi ve koşmanın nasıl bir şey olduğuna, koşarken kafasından geçenlere ve daha pek çok şeye dair yazdıklarından oluşuyor kitap. Okudukça Murakami'ye çok kanım ısındı.

Barselona dönüşünde Deniz Hanım'ın Sant Jordi Günü hediyesi olan Coming Up For Air'e (George Orwell) başladım. Orwell, kitabı 1984'ü yazmadan önce yazmış. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasına çeyrek kala İngiltere'de geçiyor. Kendini nostaljiye vermeye başlamış, ziyadesiyle orta sınıf ve orta yaşlı bir abinin ağzından dönemin toplumsal paranoyalarla bezeli gündelik hayatını anlatıyor Orwell. Bir taraftan da, 1984'ün doğumuna ilişkin ipuçları da orada burada karşımıza çıkıyor. Meraklısına tavsiye edilir.

Orwell'dan sonra, adadan çıkma bir başka yazarla vakit geçirdim. High Fidelity'nin yazarı olarak sevip tanıdığımız Nick Hornby'nin, çocukluğundan şu yaşına kadar bir Arsenal taraftarı olarak neler yaşadığını anlattığı kitabı Fever Pitch'i okudum. Taraftarlık üzerine yazılmış en iyi kitap olduğu söylenir, okudum ve bu sava bir itirazım yok.

Daha Fever Pitch'i bitirmeden satın almıştım bir sonraki okuyacağım kitabı: Murakami'nin kısa öykülerinden oluşan The Elephant Vanishes. Çok büyük bir hevesle okudum bu kitabı ve hevesimi boşa çıkarmayacak kadar da keyifliydi.

Şöyle bir huyum vardır: Bir öykü kitabı okuyacağım zaman, kitaba başlamadan önce içindekiler listesinden kitaptaki en kısa öykülerden bir tanesini seçer ve öncelikle onu okurum. Bir nevi kitaba ısınmak için. Murakami'nin öykülerinde de bunu yaptım ve okuduğum o ilk öykünün -On Seeing The 100% Perfect Girl One Beautiful April Morning- tadı adeta damağımda kaldı. Kitabı bitirdikten sonra, istemsizce 3 tane tweet yaptım arka arkaya. İkincisindeki cümle de, işte o öyküden alıntıydı...

Yine Murakami'yi okurken bir sonra okuyacağım kitabı satın almıştım. Kanyon'da Demet Hanım'ın işten çıkmasını beklerken Remzi'de görüp biraz kıllanarak aldım Paul Auster'ın son romanı Invisible'ı. Biraz kıllanarak diyorum, çünkü anlatımı keyifli olmasına rağmen, Auster'ın önceden okuduğum kitapları ağzımda bir nebze kekremsi bir tat bırakmıştı. Bu arada belirteyim, kendisinin başyapıtları olarak anılan Moon Palace ve Brooklyn Follies'i okumadım, henüz. Ancak bu kitap, yani Invisible, o kadar sürükleyici bir şekilde başladı ve devam etti ki, adeta elimden bırakamadım. Öyle ki, geceleri kitaba dalıp geç yatıp sabahları işe geç kaldım ve işe geç gittiğim için öğle yemeğine de geç ve tek başıma çıkarak yemekte de okumaya devam ettim kitabı. Bu tempoyla da yaklaşık 300 sayfalık kitap 5 günde bitti.

Sıradaki kitaba dün akşam başladım. Yine Murakami. The Wind-up Bird Chronicle. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ından bu yana ilk defa bir kitap beni sayfa sayısıyla korkuttu. Bitirince haber veririm...

607 sayfa bir ninjanın gözünü korkutamaz...

23 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 3:
Yedim yedim doymadım...

Previously on Gudik:
BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?
BCN - Bölüm 2: Ben Gaudí gördüm.


"Ne Barselona'ymış be birâder, yaza yaza bitiremedin..." diye serzenişte bulunduğunu duyar gibiyim sevgili okur, şunu bil ki haksız değilsin. Ama beni az çok tanıyorsan lafı uzatmayı sevdiğimi de bilirsin... Eğer tanımıyorsan da, mesaj at, tanışalım (:

Her neyse, lafı daha fazla uzatmayayım, gezilecek yerlerden bahsettim geçen yazıda. Bu yazıda da biraz yemek içmekten ve benzeri detaylardan bahsederek toparlayacağım bu yazıyı.

Yemekten başlayalım. Yemekler çok güzel. Bunun kişiden kişiye değişecek bir şey olduğunu biliyorum ama, bana öyle geliyor ki her damak tadına uygun ve lezzetli bir şeyler bulmak mümkün olur Barselona'da. Bendeniz, ayıptır söylemesi, -farklı biçimlerde ve farklı türlerde olacak şekilde- bolca kırmızı et tükettim. Herbiri de birbirinden lezzetliydi. Bir gün organik-vejeteryan bir öğün yedim, gayet güzeldi. Deniz ürünlerine düşkünlüğüm azdır, az bir şey tattım ama o kadarı bile taze ve leziz olduğunu anlamama yetti.

Aslında, bu kadar yemekten bahsetmemin sebebi, galiba Barselona'da yemeklerin lezzetinden ziyade, yemek yemenin verdiği keyifin yüksek olması. Kadim dostum Emre'yle arada bir yemek yemenin nasıl zorunluluktan öte bir keyif olduğunu konuşuruz. Her şeyin öncesinde kültürel bir etkinlik aslında yemek yemek. Yediğimiz hemen hemen her gıdanın öyle ya da böyle bir kültürel -ya da sosyal demek daha doğru belki- bağlamı var. O gıdayı da o bağlamın ne kadar içinde tüketebilirsek, aldığımız keyif de o kadar artıyor gibi geliyor bana.

Affına sığınarak konuyu biraz daha dağıtıyorum sevgili okur, alışveriş merkezlerindeki "Food Court"lar var ya, işte onları hiç sevmememin sebebi de bu bahsettiğim bağlam meselesi. Herbiri birbirinin aynı masalarda bir kişi lahmacun yerken hemen yanındakinin burrito yemesi, iki yemeği de ait oldukları bağlamın bir anda dışına atıyor ve yemek eylemini bir zorunluluğun sonucunda gerçekleştirilen içi boş bir eyleme dönüştürüyor.

Sanırım benim şu anda yaptığım da, aslında insan olmanın getirdiği bir durum. Zorunluluktan doğan eylemlere çeşitli değerler atfetmekten bahsediyorum. Bir başka deyişle, yemek yememizin tek amacı karnımızı doyurmak olsaydı, ortalama bir sığırla şu anda sahip olduğumuzdan daha fazla benzerliğe sahip olurduk diye düşünüyorum (:

Bana göre İstanbul, yemek yemenin en keyifli olduğu şehirlerden bir tanesi -Tabii bunun için, yeterince vaktinizin ve biraz paranızın olması gerekiyor-. Barselona'da yemek yemek de, en az İstanbul'daki kadar keyifli diyebilirim. Şehrin kendine ait bir havası varsa eğer, bu havayı yediğin yemeklerde de fark edebiliyorsun. Şehrin en büyük pazarında, yani La Boqueria'da bir tur atmak bile şehir ve yemek arasındaki sıkı bağa şahit olmak için yeterli.

La Boqueria

Bu arada, Barselona seyahatimde şunu da fark ettiğimi ekleyeyim: İstanbul gerçekten de Avrupa düzeyinde pahalı bir şehir statüsüne ulaşmış durumda. Özellikle yeme-içme konusunda bunu görmek mümkün. Barselona'da, İstanbul'dakilere benzer ya da daha düşük paralar ödeyerek tatmin olmuş bir şekilde masadan kalkmak mümkün.

İçki konusunda, görebildiğim kadarıyla en popüler kokteyl, burada da olduğu gibi, Mojito. Fena da yapmıyorlar. Bizim içtiğimiz yerde €6 idi ve bunun ortalamanın üstünde bir fiyat olduğunu söylediler. Cin-tonik istediğimde de barmen, Türkiye standartlarına göre cömert bir biçimde bardağa cini koyduktan sonra 250'lik bir Schweppes şişesini açarak yanında ayrıca verdi -İyi ki daha komplike bir içki istememişim (: -. Cini ve toniği ayrı ayrı fiyatlandırmadığını zaten tahmin etmişsinizdir.

Barlar genellikle 2:30 gibi kapanıyor. Bu saatten sonra eğlencenin sabahın erken saatlerine kadar devam ettiği gece kulüpleri de mevcut. Ben bunlardan birine gitmedim ama bir cumartesi gecesi, saat sabahın üçünü gösterirken önünde 50 metreden uzun kuyruk olanını gördüm.

Metro ve otobüs ağı şehri gayet güzel kapsıyor. Şehrin tamamına yayılan ve gece boyunca çalışan yaklaşık 10 tane otobüs hattı da mevcut. Metronun da haftasonları gece boyu çalıştığını ekleyelim. Otobüs bileti ile taksi ücretlendirmesi arasındaki orantının, İstanbul'daki gibi olduğunu da belirtebilirim. Kısacası, taksi gayet makul.

Bunlar dışında açıkçası aklıma gelen pek bir şey yok şu anda. İleriki yazılarda belki çeşitli Barselona referansları olur yine, ama şimdilik Barselona hakkında diyeceklerim bu kadar (:

Umarım çok baymamışımdır sevgili okur...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Etkileşim azalması

Barselona seyahatine dair üçüncü ve son yazımı da yazdım. Üzerinden bir geçip, belki bir-iki fotoğraf da ekledikten sonra yarın yayınlamayı planlıyorum.

Ondan önce sana sormak istediğim bir şey var sevgili okur. Blogun ilk zamanlarında gayet yüksek olan etkileşim git gide düşerek son aylarda sıfıra ulaştı. Hiçbir yazıya yorum gelmiyor neredeyse.

Zaten, benim gibi blog sahibi olan pek çok yakın arkadaşım artık yazmayı da bıraktılar. Üzücü biraz.

Her neyse, şunu soracağım: Neden yorum yapmıyorsun?

Yine yorum yapmazsın diye, yan tarafa bir anket ekliyorum, bari onu cevapla (:

Yorum da yapabilirsin tabii...

16 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 2:
Ben Gaudí gördüm.

Previously on Gudik: BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?

Barselona macerası kaldığı yerden devam. Şimdiden söz veriyorum sevgili okur, bir önceki yazı kadar uzatmamaya çalışacağım lafı. Hatta, eğer becerebilirsem kronolojikten ziyade daha tematik bir sıralamayla karşına çıkma niyetindeyim. Bakalım olacak mı?

Barselona'yı gezmem şu ana kadarki en keyifli seyahatlerimden birisi oldu. Bunun en büyük sebebi de, Deniz Hanım'ın orada yaşaması ve onun sayesinde benim de orada yaşarmış gibi yapabilmem oldu. Yani, ortalama bir turistten farklı olarak, Barselona'da hâlihazırda yaşanan hayatın ritminin içine biraz olsun girebilmiş oldum. Aynı zamanda, Barselona'da geçirdiğim kısa sürenin Deniz'in taşınmasına denk gelmesi lojistik açıdan birtakım sıkıntılar doğurmuş olsa da, kendisinin ev arama sürecine burnumu sokma fırsatını yaratmasıyla ilgi çekici bir deneyim sağladı. Zannedersem 6-7 tane daire gezmişimdir Barselona'da, emlak koşullarıyla ilgili bilgi almak isteyenler e-posta atabilir (:

"Yediğin-içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat" dersin muhtemelen sen sevgili okur. Seni hayalkırıklığına uğratmak istemem ancak, Barselona'da geçirdiğim 5 buçuk günün sadece 2'sini turistik geziye ayırdım, geri kalanında da ayıptır söylemesi bol bol yedim ve de keyif yaptım. Turistik mekanlardan benim uzun uzun bahsetmeme gerek yok, internetten gerekli bilgiyi bulursun. Kendi gördüklerimden şöyle bir-iki öneride bulunabilirim: "Sanatla alakalıyım" diyorsan Picasso Müzesi'ni ve Miro Müzesi'ni görsen iyi edersin. Diğer müzeleri gezmediğimden onlar hakkında bir şey diyemem, Picasso ve Miro benim önceliklerim oldu, memnun da kaldım.

Tabii bir de Gaudí var. Turistik geziye ayırdığım 2 günden bir tanesini Gaudí'nin eserleriyle doldurdum sadece. Eserleriyle dediğim, sadece 4 tanesiyle aslında. Gaudí'nin en meşhur eseri, inşaatine 1882'de başlanan ve henüz tamamlanmamış olan devasa kilise: Sagrada Família. Bina estetik özellikleriyle olduğu kadar, 128 yıldır devam eden inşaatiyle de meşhur olduğundan, Barselona'nın en popüler turistik mekanlarından biri. Ne var ki bendeniz, kilisenin içine girmeyi tercih etmedim, etrafında bir tur attım ve gölgesindeki bir bankta oturup biraz kitap okuyarak dinlendim. Şehrin biraz kuzeyinde yer alan Parc Güell de, Gaudí tarafından tasarlanmış büyük bir park. Burada da biraz vakit geçirdim.

Parc Güell'de Turistler...

Ancak, Gaudí'nin dehasının en açık biçimde ortaya sunulduğu iki yer var ki, bunlar beni benden aldı. Sen de olur da bir gün Barselona'ya gidersen sevgili okur, bunlardan en az bir tanesini kesin ziyaret et: Casa Batlló ve Casa Milà. Bu binaların her ikisi de Passeig de Gràcia isimli, Barselona'nın en merkezi ve prestijli caddelerinden birinin üzerinde yer alan evler. 20. yüzyıl başlarında inşa edilmişler. O dönemde Barselona burjuvazisi arasında Passeig de Gràcia'da bir ev yaptırmak pek modaymış. İşte o burjuvaziden Batlló ve Milà aileleri Gaudí'den kendilerine birer bina yapmasını istemişler, Gaudí de yapmış -Bu arada iki binayı aynı cümlede anlatıyorum ama, Batlló ve Milà'nın inşaası arasında 30 yıldan fazla bir zaman farkı var, belirteyim-. Tabii, bu burjuvaya mensup aileler, hele de şehrin göbeğinde, müstakil evler yaptırmıyorlar, işlev dolayısıyla bizim apartman dediğimiz tarzda binalar yaptırıyorlar. İşlev dolayısıyla diye belirtmemin sebebi şu ki, insan bu binaları görünce "Bu apartmansa bizim oturduklarımız ne?" diye soruyor ister istemez. Benim oturduğum kutu gibi binayla bir Casa Batlló'yu aynı cümlede kullanmak bile ayıp.

Ne diyordum? Apartman... Apartmandan kasıt şu tabii, mesela Casa Batlló'da binanın bir katı Batlló ailesi için özel olarak inşa edilmiş, caddeye bakan devasa bir salon, efendime söyleyeyim arkada güneşli bir teras mevcut. Üst katlarda ise karşılıklı ikişer adet olacak şekilde başka daireler var. Hani dedik ya, 20. yüzyıl başında Barselona burjuvazisi için Passeig de Gràcia'da ev yaptırmak bir statü göstergesi; aynı şekilde, dönemin orta sınıfının statü göstergesi ise, o binalarda bir daire tutmak. Bir anlamda, Cumhuriyet'in ilk yıllarının Nişantaşı'sına benzer bir durum söz konusu: "Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer hâlin duman."

Bu arada, Casa Milà'da, o orta sınıfın yaşadığı dairelerden bir tanesini gezme şansı mevcut ki, özellikle hizmetçinin odasını görünce insana bu topraklarda öğrendiğimiz orta sınıf kavramını bir kez daha sorgulattırıyor -Burada bahsedilen orta sınıfın 20. yüzyıl başlarına ait olduğunu ve bugünlerde işsizlik oranının 20%'ye yaklaştığı İspanya'da orta sınıfın o denli bir konfora sahip olmadığını belirtelim-.

Uzun lafın kısası, her iki bina da muazzam binalar. Gaudí'nin en ufak detayına kadar incelikle tasarladığı -Örneğin, kapı kollarını bile Gaudí elleriyle yapmış- bu binaların hiçbir öğesi, kendi adıma söyleyeyim ki, benim daha önce gördüğüm hiçbir binadakilere uzaktan yakından benzemiyordu. Aynı zamanda, binanın içinde sıcaklığın kontrolü ve ışığın dağılımı gibi detaylara getirilen çözümler, kelimenin gerçek anlamıyla dahiyane. Casa Batlló'dan tam olarak bu hislerle çıktım...

"Turistik mekanlardan uzun uzun bahsetmeme gerek yok" deyip de Gaudí hakkında 600 kelimeye yakın bir metin düzmem de bayağı iyi oldu. Değil mi sevgili okur?

Bir sonraki yazıda yediklerimden, içtiklerimden ve seyahatime dair şu anda tam olarak ne olduklarını kestiremediğim birtakım ufak tefek detaylardan bahsederek Barselona serisini tamamlamayı planlıyorum.

PS: Bu yazıyı geçen pazar günü yazdım ama üzerinden geçip düzenlemeye ve fotoğraf eklemeye bir türlü vakit ayıramadığımdan bir hafta bekledi. Yazacak şeyler de birikiyor hâliyle. Bugün öğleden sonra vaktim olursa Barselona Bölüm 3'ü de yazıp bu faslı kapatmayı amaçlıyorum. Hayırlısı.

2 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 1:
Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?

"Kül bulutları dağılır mı? Lufthansa yine grev yapar mı?" gibi endişelerin gölgesinde geçen coşkulu bir haftanın cuma sabahında, TBMM'nin kuruluşunun tam da 90. yıl dönümünde İstanbul'dan Münih aktarmalı bir şekilde Barselona'ya doğru yola çıktım. Gece sadece iki saat uyumuş olmamdan mütevellit, Münih uçuşunu kahvaltı servisi haricinde uyuyarak geçirdim. Uyandığımda planlanmış iniş saati gelmişti ancak biz hâlâ havadaydık. Münih'teki aktarma sürem sadece bir saat olduğundan bu durum beni bir miktar kıllandırdı. Yaklaşık 15 dakikalık bir gecikmeyle Münih'e indik. Uçaktan inmemle birlikte koşmaya başladım.

İlk kontrol noktam, orta düzeyde bir kalabalık içeren pasaport kontrol gişesi oldu. Alman polis memuru seyahatimle ilgili her detayı -Cebimdeki paranın miktarına dek- öğrendikten sonra tatmin olmuş bir şekilde pasaportuma damgayı bastı, ben de ikinci kontrol noktam olan güvenlik kapısına doğru koşmaya devam ettim.

Güvenlik kontrolündeki memur çantamdaki fotoğraf makinesini görmek istedi, çıkardım, açmamı istedi, açtım, kontrol etti, vizörden bakıp elini objektifin önünden geçirdi. Bütün bu süreç dahilinde yanında duran, tahminimce işe yeni başlamış olan, bir başka elemana "Şöyle yapmalısın, böyle yapmalısın" şeklinde yaptıklarını anlatıyordu.

Üçümüz de fotoğraf makinemin herhangi bir tehlike arz etmeyeceğinden emin olduktan sonra bendeniz, önce kemerimi takıp, ardından ceketimi giydim ve çantamı da alarak koşuma kaldığım yerden devam ettim. Son kontrol noktasında beni güleryüzlü bir Lufthansa çalışanı karşıladı, yetiştiğimi söyleyip biniş kartımı makineye okuttu, ben de koşuma son verip körüğün başından uçağa kadar olan son etabı tempolu bir yürüyüşle tamamladım. Oturmuş ve kemerlerini bağlamış yolcuların bakışları altında yerime geçtim ve uçağın kapısı kapandı.

Barselona'ya ulaştığımda acı bir gerçeği öğrendim: valizim benim kadar hızlı koşamadığından olsa gerek, bir sonraki Barselona uçağına kadar Münih'te kalmayı tercih etmişti.

Münih - Barselona arasını Murakami'nin What I Talk About When I Talk About Running isimli kitabını okuyarak geçirmiş olmama sadece hoş bir tesadüf olarak bakıyorum.

Münih - Franz Josef Strauss Havalimanı'nda Lufthansa'nın bini bir para...
(Photo by: Felix Gottwald @ Airliners.net)

29 Nisan 2010 Perşembe

Kısa bir aranın ardından...

Ayaklı Etkinlik Takvimi için yazdığım yazıyı saymazsak, en son Şubat'ta eli yüzü düzgün bir şey yazmışım bloga.

Şubat ortasından aşağı yukarı Nisan ortasına kadar keyifsiz bir dönem geçirdim, hayatımın geneline sirayet eden bir isteksizlik hâli, kaçınılmaz bir şekilde blogda da kendini gösterdi.

Son birkaç haftada yaşantım hareketlendi. Şöyle bir derleme-toparlama yazmam hayırlı olabilir. İsteksizliği attım sayılır, üşengeçliği de atarsam tamamdır...

Onu yazmadan önce, bari ufak bir teaser yapayım. Üç yıllık bir aradan sonra yeniden Avrupa kapılarına dayandım bu sene, Akdeniz kıyıları odaklı olarak...

Coming next: Barselona'dan kaç kilo döndüm?
Coming soon: Cannes'a gitmek de nereden çıktı?

Teaser foto: Barselona'da Sangria&Tapas

24 Mart 2010 Çarşamba

Fındık Kabuğunda Ceylan Ertem

Ayaklı Etkinlik Takvimi blogundan konser davetiyesi kazandım, konsere gittik Necibe'yle, sonra konser yazısı yazdım, o yazı da yine Ayaklı Etkinlik Takvimi'nde yayınlandı.

Okuyun bence...



7 Mart 2010 Pazar

27 Şubat 2010 Cumartesi

Untitled blog post.

Bir süredir hayatımda tek iyi giden şeyin iş olması benim canımı biraz sıkıyor.

22 Şubat 2010 Pazartesi

!f İstanbul 2010'un ardından...

Bir !f İstanbul daha geldi geçti hayatımızdan. Şehrimiz yine bağımsız filme doydu. Bendeniz de naçizane ne zamandır ağız tadıyla güzel bir Amerikan bağımsızı izleyemedim diye düşünerek kendime o yöne eğilen bir seçki hazırlayıp izledim. Buradan bakabilirsiniz.

Sıradan, kısa kısa değerlendirelim:

Kendi adıma açılışı Mary and Max ve Fantastic Mr. Fox'la yaptım. Bahadır Bey'le birlikte gerçekleştirdiğimiz bu "İki süper film birden" animasyon aktivitesinden memnuniyetle ayrıldık.

Mary and Max, senaryosunun bir-iki yerde klişelere boyun eğmesinin haricinde ziyadesiyle keyifli bir filmdi. Aardman tarzı stop motion tekniğinin çocuksu yönünü yitirmeden, yetişkinliğin ağırlığını taşıyan bir film başarıyla kotarılmış.

Fantastic Mr. Fox

Fantastic Mr. Fox ise; Wes Anderson'a özgü absürdlüğüyle, zengin seslendirme kadrosuyla -George Clooney, Meryl Streep, Bill Murray...- ve özenle seçilmiş renk paletinin ruh kattığı kusursuz görselliğiyle adeta yağ gibi akan bir animasyon olmuş. Defalarca izlenebilir, ki izleyenler varmış...

Precious ise yılın en çok ses getirecek -ABD'de getiriyor, burada da getirir yakında- filmlerinden biri olacak görünüşe göre. Şu ana dek bolca ödül topladı. Altı dalda Oscar'a aday oldu ki buna ilk profesyonel oyunculuk deneyimini yaşayan başrol oyuncusu Gabourey Sidibe'nin En İyi Kadın Oyuncu dalındaki adaylığı da dahil. Sırf konusunu okumanın bile insanın içini sıktığı filmi izlemek de çok keyifli değil, ne yalan söyleyeyim. Ama izlemeye değer, pişman olmazsınız...

!f İstanbul sitesindeki listemde var olmasına rağmen, annemin doğumgünü için yaptığımız sürpriz aktivite nedeniyle Metropia'ya gidemedim. Sağ olsun, Demet hanım biletimi değerlendirdi, değerlendirmekle kalmayıp blogunda da iki kelam etti.

Senaryosunun Kim Ki-duk ustanın yazdığı Yeong-hwa-neun yeong-hwa-da ise -Kısaca Darbe diyelim- uzakdoğu tarzı, varoluşçu tartışmalarla bezenmiş aksiyon filmlerinden hoşlananlar için güzel bir tercih. Özenle çekilmiş ve seyirlik...

Amerikan bağımsızlarının sevdiğimiz yüzlerinden biri olan Paul Giamatti'nin başrolünde arz-ı endam ettiği Cold Souls konusu itibariyle bir hayli ilginç bir film. Filmin ilk yarısı iki oyuncunun da çoğunlukla tek başlarına sürükledikleri sahnelerden oluştuğu için biraz ağır ilerlese de, ortalarından itibaren konunun da biraz dallanıp budaklanmasıyla film ritmini buluyor. Filmin belki de tek eksisi şuradan kaynaklanıyor: Filmde "Ruh" kavramının tanımı bilinçli olarak yapılmamış, aksine bir "Bilinmez" olduğu vurgulanmış. Bu her ne kadar yazarın ve yönetmenin oyun alanını genişletmiş olsa da, birkaç yerde de senaryonun altında kimi boşluklar olarak tezahür etmiş.

Cold Souls

Sırada Crazy Heart var, ama izninizle onu şimdilik atlıyorum, zira açık ara bu festivalde izlediğim en iyi film olmasından mütevellit, tek başına bir yazıya konu olmayı hak ediyor. Şimdilik fragmanıyla idare ediniz.

Bu seneki !f İstanbul silsilemi noktalayan film ise Easier with Practice oldu, ama "Keşke olmasaydı" dedirtti. Konusu itibariyle baştan ilgimi çekmiş olsa da, beklentilerimi karşılamaktan çok uzak kaldı. İlginç olabilecekken sıradan bir şekilde senaryoya çevrilmiş fikir, tekdüze bir anlatım ve düşük bütçe sebebiyle yetersiz kalmış bir görüntü yönetimi; ağzımda adeta kekremsi bir tat bıraktı. Yönetmenin ilk filmi olması dolayısıyla bunlar biraz kabul edilebilir olsa da, benim için !f İstanbul 2010'un en kötüsü Easier with Practice oldu...

3 Şubat 2010 Çarşamba

4 Şubat 2010 TEKEL işçileriyle dayanışma eylemi

Hanımlar ve de beyler,

Yarın, yani 4 Şubat 2010'da Türk-İş, DİSK, KESK, Hak-İş ve Kamu-Sen’in ortak kararıyla 08.00-17.00 saatleri arasında, havayolları ve demiryolları gibi kritik sektörlerin de aralarında bulunduğu tüm işkollarında üretim duracak.

KESK Genel Merkezi’nden yapılan grev çağrısında “Siyasi iktidar Tekel işçilerini pervasızca kapının önüne koyabileceğini, kimsenin onlara sahip çıkmayacağını düşünerek bu adımı attı. Tekel işçileri yıllardır süren bu karanlığa karşı bir meşale yaktılar. Bu meşalenin sönmesine izin vermeyeceğiz. Emekçilerin kararlılığını 4 Şubat Perşembe günü, 1 günlük dayanışma greviyle bir kez daha göstereceğiz” denildi. Detaylı bilgi.

Duymuşsunuzdur, kazanılmış hakları gözardı edilerek kapı önüne konulan TEKEL işçileri 50 gündür eylemde. Başbakan da bu eyleme şu ana kadar tahammül gösterdiklerini, ay sonuna kadar sabrettiklerini söyledi. Kısacası, en geç ay sonunda insanca yaşama haklarını talep etmekten başka suçu olmayan işçilerin üzerine inen polis coplarını görürsek şaşırmayacağız.

25 Kasım 2009 KESK Grevi için yazdıklarımı tekrarlayayım:

Bütün bunları tek bir şey için yazdım, o da şu: Lütfen, biraz bilginiz olsun. Lütfen yarın işe/okula giderken çekeceğiniz sıkıntının, milyonlarca çalışanın insanca yaşayabilme isteği karşısında çok ufak bir önemi haiz olduğunu bilin; kendi vatandaşına her türlü cefayı gözü kapalı çektirmekten imtina etmeyen bir hükümetin "Grev yasal değildir, vatandaşı mağdur ediyorlar" diyerek zaten medya yoluyla dünyadan bihaber bırakılan halkı kendi hemşehrisine, komşusuna, eşine, dostuna karşı düşürme çabalarının farkında olun.

31 Ocak 2010 Pazar

Pazar sabahı keyfi...

"Uzun zamandır bu tarz bir pazar sabahı keyfi yapmamıştım" diye düşündüm bu sabah hafiften bir pazar sabahı keyfi yaparken. "Hafiften" dememin iki sebebi var, birincisi bunu düşünürken öğleden sonra olmuştu bile, ikincisi ise bunu düşündüğüm noktaya gelene kadar akşamdan kalmalığın ağır etkileriyle baş etmekteydim...

12 civarı artık daha fazla uyuyamayacağımı farkedince kalktım ve bir duş aldım. Evin her odasında uyuyan birileri olduğundan giyinip, kitabımı alıp yavaşça dışarı süzüldüm. Önce, neredeyse her akşamdan kalma pazar sabahımda yaptığım gibi börekçiye gittim. İlginçtir, ilk defa bugün börekçiye yalnız gittim. Daha önce evin geri kalanından daha erken uyandığım olmamış anlaşılan...

Börekçide her hafta görmeye alıştığım keyifli garson bu hafta yoktu. Gençten, tıfıl bir çocuk aldı siparişimi ama o da aynı diğeri gibi, başka bir dilin dilbilgisinden ödünç alınmış gibi duran şu cümleyi mutfağa doğru bağırmaktan geri kalmadı: "Çay bir yap".

Akşamdan kalmalığımın ilk ilacı olan bir porsiyon kıyma-peynir karışık kol böreğinin üzerine, ikinci ilacı olan Sedergine'i içtikten sonra çıktım börekçiden. Evin oraya kadar yürüdüğümde baş ağrım bayağı bir hafiflemişti. Ev halkından herhangi birisi beni henüz aramadığından, hâlâ uyuduklarına kanaat getirdim ve yürümeye devam ettim. Starbucks'ta oturup bir kahve eşliğinde biraz kitabımı okumaya niyetliydim ancak yolda bir gazete bayiisi görünce "Gazetesiz pazar sabahına pazar sabahı denmez" diye düşünüp bir gazete aldım.

Elimde gazeteyle yürümeye devam ederken aklıma neredeyse bir sene öncesinden bir pazar sabahı geldi. Hava bugünkü gibi kasvetliydi, tam sevdiğim tarzdan bir pazar havası yani. Emre'yle birlikte çıkmıştık, önce Barış Büfe'de bir kahvaltı yapmış, ardından da Starbucks'a geçmiştik. Klasik bir pazar sabahı sükunetini içimize çektikten sonra ben, Emre'yi Starbucks'ta çalışmaya bırakmış ve ajansa gitmiştim.

Kahvemi fincanda istedim, bir de soda aldım ve üst kata çıkıp koltuklardan birine kuruldum. Önce bir e-posta attım cep telefonumdan, ardından da gazetemi okumaya koyuldum bir taraftan da kahvemi içerken. Gazetenin orta sayfalarında bir yerlerde, Genelkurmay'ın Kazım Karabekir'e iade-i itibar yapmasıyla alakalı bir makaledeydim ki telefon çaldı, arayan abimdi. Evdekiler uyanmış. Makaleyi bitirdim, sodamın kalanını içtim, kahvem zaten bitmişti. Gazetemi aldım, eve döndüm.

19 Ocak 2010 Salı

Bugün 19 Ocak...

...ve benim kalbim sıkışıyor üç yıl öncesini hatırladıkça. O kadar ki, artık bir şey söyleyemiyorum. Ancak, bir sene önce yazdıklarımı tekrarlayabiliyorum:

2 yıl oldu, ne oldu?

İki yıl önce, 19 Ocak günü. Norveç'e geleli 13 gün olmuş, Türkiye'ye dönmeme daha beş ay var. Bunlar yetmezmiş gibi birtakım kişisel sebepler var: keyifsizim.

Önce Ekşi Sözlük'te görüyorum, inanmak istemediğimden olsa gerek, inanamıyorum. Ntvmsnbc'yi açınca, mecbur, inanıyorum Hrant Dink'in katledildiğine.

Bütün gün odadan dışarı adım atmıyorum. Akşama doğru kağıdı kalemi alıp bir mektup yazıyorum, bilinmeyen bir alıcıya.

"Bu ülkeyi sevmek hiç bu kadar zor olmamıştı" diye yazdığımı hatırlıyorum pek çok şeyin arasında. "... ve bu ülkede bir şeylerin iyiye gideceğine dair umudum neredeyse tükendi".

Bunu yazmak bana neredeyse elle tutulacak kadar keskin bir acı veriyor ama, görüyorum ki şu iki senede ne bu ülkede ne de benim hislerimde bir şeyler iyiye gitmiş.

Bilakis...