31 Aralık 2009 Perşembe

Geleneksel yılbaşı yazısı

Çocukken, ama bayağı çocukken ilkokuldan da evvel, annemin ofisine gittiğimde, annem beni oralardaki bir tostçuya götürürdü bazen. Muhtemelen ufak tefek bir büfeydi ama benim aklımda sadece tost kalmış, annem o yaşta sosisli yedirmiyormuş demek ki bana...

Neden bilmiyorum o tostlar bana inanılmaz lezzetli geliyordu. Muhtemelen ortalama bir büfe tostundan pek bir farkı yoktu ama çocuk salaklığı işte, evde yediğinden farklı bir şey yiyince heyecanlanıyor...

Az önce şöyle hafif acıkır gibi oldum, aşağı indim, köşedeki büfede bir tost yaptırdım. Yukarı çıkıp bilgisayar başında tostumu yerken aklıma yukarıda anlattığım hadise geldi. Gördüğünüz gibi tamamen anlamsız bir süreç.

Tıpkı yılbaşı gibi (:

Her ne kadar anlamsız olsa da insanda ufaktan bir heyecan yaratıyor şu yılbaşı hadisesi. Önceki yılların aksine, 2009 benim için çok da kötü bir yıl değildi. Sonlara doğru daha da iyiye gittiğini hesaba katarsam, 2010'a biraz keyifli ve heyecanlı girdiğimi söyleyebiliriz..

2008'in aksine yani (:

Herkese mutlu yıllar, ağzınızla için...

13 Aralık 2009 Pazar

Birtakım fotolar


Hamburg 04 - St. Pauli
Originally uploaded by bssenol

flickr sayfama, 2007'de Norveç'ten dönerken yaptığım Avrupa seyahatim esnasında çektiğim fotoğrafların bir kısmını yükledim (Evet, iki buçuk yıl sonra...)

Bir göz atın bari, setin tamamı şurada...

Şu yukarıdaki fotoğrafı da nedense pek sevdim, çok bir özelliği olduğundan da değil ama işte...

25 Kasım 2009 Çarşamba

25 Kasım 2009 KESK Grevi


Belki duymuşsunuzdur, bugün, yani 25 Kasım 2009 Çarşamba günü, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu grev yapacak.

"Belki duymuşsunuzdur" diyorum, zira şu anda, yani greve saatler kala, Milliyet, Hürriyet, Habertürk ve Ntvmsnbc sitelerinin manşet kısımlarında grevle ilgili bir tane habere rastlamak mümkün değil. (Rastlayabileceğiniz haberler arasında şunlar var: Kaddafi'nin çadırı, kolonya kokusu yüzünden işini kaybeden TV sunucusu, modern zamanların en seksi reklamları, sonbaharda gidilecek yerler vb.) Vatan'ın sitesinde manşet kısmında ise, grev lafı geçmiyor ama "Yarın için tedbirinizi alın" başlığı mevcut, tıklayınca açılmayan bir sayfaya gidiyor. Ne hoş...

Bir ara, öğleden sonra gibi, Ntvmsnbc'de başbakanımızın "Grev yasal değil" gibi bir açıklaması belirdi ama, şu anda o da görünmüyor...

Hal böyle olunca, bu bloga yolu düşebilecek üç-beş kişinin bari biraz bilgisi olsun dedim.

Arkadaşlar, yarın KESK greve gidiyor. (KESK'e üye olan sendikalar arasında EĞİTİM-SEN, HABER-SEN, SES [Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri] gibi sendikalar mevcut, tamamı burada)

Neden? Kısaca, insan gibi yaşayabilmek için. Biraz daha uzunca, kamu çalışanlarının 90%'ı yoksulluk sınırının altında yaşadığı, mevcut iktidar döneminde kamu çalışanlarının alım gücü 50% reel kayıba uğradığı, nüfusun 20%'si işsiz olduğu [Resmi rakamlar 15% diyor] için. Doğalgaza 50% zam yapılırken, kamu çalışanlarının ücretlerine -lütfen- 3% zam yapıldığı için.

Bu kısım KESK'in sitesinden direkt alıntıdır, tamamına bir göz gezdirmenizi dilerim.

25 Kasım’da daha eşit, özgür ve adil bir hayat için hayatı 1 gün durduracağız. 25 Kasım’da okullarda eğitim verilmeyecek; vergi toplanmayacak; belediye hizmetleri duracak, uçaklar uçmayacak, trenler yürümeyecek; acil servisler dışında hastaneler hizmet vermeyecek.

25 Kasım Grevi bir uyarı grevidir. Temel talebi demokratik bir çalışma yaşamı için toplu sözleşme ve grev hakkımızın hayata geçirilmesi; krizin bedelinin emekçilere ödetilmemesi ve emekçilerin kayıplarının karşılanmasıdır.


Bütün bunları tek bir şey için yazdım, o da şu: Lütfen, biraz bilginiz olsun. Lütfen yarın işe/okula giderken çekeceğiniz sıkıntının, milyonlarca çalışanın insanca yaşayabilme isteği karşısında çok ufak bir önemi haiz olduğunu bilin; kendi vatandaşına her türlü cefayı gözü kapalı çektirmekten imtina etmeyen bir hükümetin "Grev yasal değildir, vatandaşı mağdur ediyorlar" diyerek zaten -Yazının başında belirttiğimiz biçimde- dünyadan bihaber bırakılan halkı kendi hemşehrisine, komşusuna, eşine, dostuna karşı düşürme çabalarının farkında olun.

22 Kasım 2009 Pazar

Ne düşünüyorum?

Deniz Hanım'ın son yazısından hareketle...

  • Her sabah gardrobun karşısına geçip de ne giyeceğime karar verirken hayatın çok zor olduğunu düşünüyorum.
  • Haliç'in üzerinden geçerken İstanbul'un çok güzel bir kent olduğunu düşünüyorum.
  • Uzun bir süredir Kadıköy'e geçmediğimi düşünüyorum.
  • Hayatını bir insan olarak sürdürmenin çok büyük bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
  • Herhangi bir yemeği ellerimle yerken, milyonlarca yıllık evrim sürecine saygısızlık ettiğimi düşünüyorum.
  • Genellikle "Keşke" diye düşünmüyorum, ama arada bir "Acaba" diye düşünüyorum.
  • Yaşadıklarımdan çok şey öğrenmiş olsam da, hâlâ çok az şey bildiğimi düşünüyorum.

Bir de, galiba artık yatsam iyi olur diye düşünüyorum...

19 Kasım 2009 Perşembe

Los Angeles ve Trabzon'un ortak noktası nedir?

Jasmine Crystal on flickr


Los Angeles şehrine tepeden bakan HOLLYWOOD yazısını hepiniz bilirsiniz. Wikipedia sağ olsun bugün o yazıyla ilgili bilmediğim şeyler öğrendim:

  • Meğerse yazı ilk olarak oraya o bölgede inşa edilen bir sitenin reklamı için konmuş ve ilk hâlinde HOLLYWOODLAND yazıyormuş. Bir buçuk sene orada durması planlanıyormuş ama Los Angeles'ta gelişen sinema endüstrisi sağ olsun, birdenbire meşhur olmuş yazı, orada kalmasına karar vermişler.
  • 1949'da LAND kısmı sökülmüş, bugün bildiğimiz haline gelmiş.
  • 1978'de 9 adet meşhur insanın bağışlarıyla yazı tamamen yenilenmiş, bütün harfler çelikten yapılmış ve her bağışçı bir harfin masrafını üstlenmiş ($27,777).
  • 1932'de Peg Entwistle isminde bir aktris H'nin tepesinden atlayarak intihar etmiş.

Bunlar ve bunlar gibi birtakım gereksiz bilgilere göz atarken, sayfanın altındaki "Taklitler" kısmına da baktım. Dünyanın 40 köşesinden HOLLYWOOD yazısını taklit eden şehirleri, kasabaları listelemişler. New York'tan Avustralya'ya altmış küsür tane yer ismi arasında Türkiye'den de bir katılım eksik değildi elbette.

Ladies and Gentlemen, I give you the city of Trabzon: Where dreams come true...

Andra MB on flickr

Hiç blogun doğum günü kutlanır mı allasen?

Şimdi, blogu 2007 Eylül'ünde açmışım. Bilenler bilir, bunalımlı dönemler tabii, yazmışım da yazmışım... Aradan bir sene geçmiş, sonra biraz daha geçmiş ben "Aa, lan blogu yazmaya başlayalı bir seneyi geçmiş" demişim.

Onun üzerinden bir sene ve biraz daha zaman geçti, ben yine "Aa, lan blogu yazmaya başlayalı iki seneyi geçmiş" dedim.

Neyse artık, birkaç yazı daha yazarsam 200. yazıyı kutlarım artık...

Gerçi, nasıl kutlayacaksam... Doktor bu sabah antibiyotik verdi, bir hafta alkol yok.


Blogun ikinci yılı şerefine Mark Knopfler'dan gelsin o halde:

17 Kasım 2009 Salı

Skeptic Schizophrenic

Geçen gece rüyamda şizofren olduğumu gördüm. Rüya esnasında sahiplendiğim kişilik şu anki kişiliğim olan Sarper karakteriydi ve her nasılsa sahip olduğum diğer kişiliklerin yan karakterler olduğunun, asıl kişiliğimin Sarper olduğunun farkındaydım. Sonra rüyamda şunu sorguladım: "Ben eğer şizofrensem, nasıl Sarper karakterinin asıl kişiliğim olduğundan emin olabiliyorum ki?"

Sonra uyanmışım...

13 Kasım 2009 Cuma

God is an Astronaut

Dün akşam God is an Astronaut konserine gittim. Konser hakkında yazacak çok bir şeyim yok. GIAA belki de yıllardır dinlediğim en yeni ve iyi müziği yapıyor. Alper'in de dün akşam dediği gibi, "Daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyor" ve çok güzel.

Konser performanslarının da bundan aşağı kalır yanı yoktu açıkçası. Sahnede kaldıkları süre 1:30 saatten daha uzun değildi ama o kısa sürede, izlediğim en iyi konserlerden birini izledim.

Konser boyunca ekrana yansıttıkları görüntüler var ki bu görüntülerin konser performansındaki etkisi müziğinkine yakındır diyebilirim gönül rahatlığıyla. Görüntülerin müzikle olan uyumu zaten takdire şayanken, grubun çalmasıyla görüntüler arasındaki senkronizasyonun bir an bile -bak an diyorum- kaymaması gruba olan saygımı kat be kat artırdı...

Aşağıdaki şarkının adı Fragile, konserde de gösterilen görüntüler eşliğinde...


http://www.youtube.com/watch?v=V2lA7Oyv864

GIAA biraz daha popüler olsaydı keşke diye düşündük. Belki o zaman; konsere hiç de elverişli olmayan koridorumsu mimarisi, suratsız çalışanları ve içeride sigara içilmesiyle can sıkıcı bir ortam sunan Jolly Joker Balans'ta değil de, adam gibi bir yerde konser verirlerdi...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bir fincan kahve hakkında kırk dakika konuşabilirim...

Kahvaltıdan sonra Çimen, ev arkadaşım ve kardeşinden ayrılarak eve döndüm. Niyetim, dün başladığım blog yazısını bitirmek ve biraz da ortalığı temizlemekti. Başta niyet ettiğimden daha fazla ortalığı temizledim, blog yazısını hâlâ bitirmedim, umarım yarın bitiririm.

Kendime kahve yapayım dedim, kahve makinesini de temizledim. Kahve sürahisini yıkadım. Hazır elim değmişken filtrenin olduğu kısmı da yıkayayım dedim. Makineyi temizledikten sonra damacanadan su almak için eğildiğimde evde su kalmadığını fark ettim. Erikli'yi aradım, dört defa bir tuşuna bastım, telesekreter en kısa zamanda suyun elime ulaşacağını söyleyip kapattı.

Kahve içemeyince odama döndüm. Eski ajanstan arkadaşlarla mail trafiğine girmiştik bir taraftan, bugün çalışıyorlardı, "Taksim'e geçerken uğrayayım, bir kahve içelim" dedim, "Tamam" dediler. Temizliğe devam ettim.

Bir buçuk, iki saat kadar sonra kapı çaldı, gelen Erikli'ydi. Suyu aldım, mutfağa yuvarladım, açtım, pompayı taktım ve kahve yaptım. Kahveyi içmeyi yarılamışken, "Aa, ulan ben biraz sonra kahve içmeye gitmeyecek miydim?" dedim, hüzünle karışık bir hayrete büründüm.

-Hikayenin sonunda kahramanımız şu Starbucks'taki kırmızılı mırmızılı ahududulu buzlu çay gibi şeyden içti.-

22 Ekim 2009 Perşembe

Dünyanın tüm kısa blog yazıları, birleşin!

• Sabah metroda ayaktaydım, bir an dalmışım, kulağımda Alanis Morisette'ten tekdüze bir şeyler çalıyordu ve bana sanki saatlerdir o metroda aynı şekilde gidiyormuşuz ve sonsuza dek hiç durmadan devam edecekmişiz gibi geldi. Metro çok acaip bir şey, hayattan soyutlanmış gibi...

• Taksim'de çalışmanın en keyifli yanlarından biri de, öğlen Mercan'a gidip kokoreç-midye yiyip yanında da bir bira yuvarlama özgürlüğüymüş...

• Dün filmekimi'nde gittiğim film galiba son yıllarda izlediğim en sıkıcı filmdi. 90 dakikalık filmden adamların hiçbir şey yapmadan bir yerlere baktığı kısımları çıkarsan film 30 dakikada biterdi. Öyle ki, bu filmin yanında bir Nuri Bilge Ceylan filmi Disney yapımı gibi kalır...

"Sen o tarafa bak, ben de biraz bu tarafa bakayım..."

• Filmin ne olduğunu da söyleyeyim tabii, Valhalla Rising. Epik bir Viking filmi... Galiba tek artısı, Vikingler'le ilgili bilumum dandik klişeden uzak durmasıydı (Boynuzlu kasklar, kürklü mürklü kıyafetler gibi).

• Başka bir çağda yaşama şansım olsaydı, 14. yüzyıl İstanbul'unda, yani buralar daha Doğu Roma İmparatorluğu'yken, hancı olmak isterdim.

18 Ekim 2009 Pazar

Filmekimi ilk gün:
Looking for Eric ne de güzelmiş...

Malumunuz, Filmekimi başladı dün itibariyle. Bendeniz de, "Hastasıyım film festivallerinin" nidasıyla ilk günden iki filmle yaptım kendi açılışımı. İzninizle bu iki filme dair izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

İlk filmimiz Duncan Jones'un yazıp yönettiği Moon isimli bilimkurgu. -bilimkurguyla ilişkisini yıllar önce kesmiş olanlar dilerlerse bu noktada ikinci fotoğrafa kadar scroll down yapabilirler.-

Filmin konusu kısaca şu: Kahramanımız Sam Bell'in Ay yüzeyinde enerji toplayıp bu enerjiyi dünyaya gönderen Lunar Inc. isimli bir şirketle üç yıllık bir sözleşmesi vardır ve görevi Ay yüzeyindeki üste tek başına yaşayarak araçların düzgün çalışmasını sağlamak, gerektiğinde bakımlarını yapmaktır. Film, Bell'in sözleşmesinin bitmesine 2 hafta kala başlar ve olaylar gelişir.

Film, son dönemlerin ana akım bilimkurgu yapımlarındaki görsel efekt ve patlamalarla süslenmiş olan bayağılığın aksine, $5 Milyon'luk mütevazı bütçesinin -Karşılaştırma yapabilmek için geçen yazıda bahsi geçen bilimkurgu filmi Surrogates'ın bütçesinin $80M olduğunu belirtelim- her cent'inin hakkının verildiğini gösteren yapım kalitesiyle dikkat çekiyor, zira sayısı sınırlı olan görsel efektler gayet uygun noktalarda ustalıkla kullanılmış. Çekimler ve senaryonun yapısı, tek mekanda tek oyuncuyla geçen filmin ritmini sonuna kadar koruyor. Sam Rockwell ise lezzetli oyunculuğuyla, izleyiciyi hızlı ve pürüzsüz bir şekilde Sam Bell'in yalnızlığına ortak ediyor.

Kısacası Moon, 2001 tarzı, hikayenin ve karakterin ön planda olduğu eski usül bilimkurgulardan hoşlananların -bence- ziyadesiyle seveceği, bilimkurguyla arası çok hoş olmayanların bile keyif alabileceği bir kalitede olmuş. Bol patlamalı bilimkurgu hayranlarının zevk alabileceğinden şüpheliyim... -Bu arada, Jones da David Bowie'nin oğluymuş, konuyla alakası sınırlı olsa da belirtelim yine de (: -

Looking for Eric

Gelelim dünün ikinci filmine. Looking for Eric, bir Ken Loach filmi. Ken Loach kimdir diyenlere hızla geçelim: 73 yaşındaki İngiliz yönetmen, gerçekçi tarzda çekilmiş sosyal içerikli filmleriyle tanınır. İngiltere'de sosyal içerikli dediğiniz zaman elbette ki, işçi sınıfı, kaçak göçmenler vb. gibi konulara eğiliyorsunuz doğal olarak. Bunu yaparken de asla duygu sömürüsüne bulaşmayan, şov yapmaktan imtina eden, bilakis modern anlatı tarzlarını başarılı bir şekilde kullanarak seyir zevkinin bir an bile düşmediği keyifli filmler çeken adamdır Ken Loach.

2007 yapımı filmi It's a Free World'ü, iki sene önce Antalya'da, Altın Portakal'da izlemiştim. Bir kadının, kaçak göçmenlere iş bulmak vasıtasıyla, kendi hayatını sürdürme mücadelesinin anlatıldığı bir filmdi.

Looking for Eric ise tam bir erkek filmi, futbol eksenli. Hayat futbola benzer metaforunu filmin merkezine alıp ince ince, büyük bir keyifle işliyor. Maçın son on dakikasına yenik durumda girmiş bir erkek var perdede. Yenilgiyi gururuna yediremiyor ama bir taraftan da takım dağılmış. İşte o esnada bir şeyler oluyor: ben diyeyim oyuncu değişikliği, siz deyin futbolun mucizesi, Eric Cantona oyuna giriyor ve dengeler değişiyor...

Filmi o kadar büyük bir keyifle izledim ki, dün akşamdan beri "2009'da izlediğim en iyi film" ünvanını aylardır öve öve bitiremediğim Okuribito'ya değil de Looking for Eric'e mi versem diye düşünüyorum. Yönetmen Ken Loach olunca yapım kalitesi ve çekimler hakkında zaten söylenecek bir söz kalmıyor bana. Hikaye desen son derece samimi, bir o kadar da sürükleyici. Cantona'nın kahramanımızın hayatına dair yaptığı yorumlar ve verdiği taktikler ise filmin keyfine keyif katıyor. Filmin belki de en güzel diyalogu kahramanımızın Cantona'ya sahadaki "En güzel an"ı sorduğu diyalog: "It wasn't a goal. It was a pass. A gift. Like an offering to the Great God of Football."

Bu film hakkında daha uzun yazmak isterim aslında. Ama uzattıkça filmin güzelliğine gölge düşüreceğimden endişeleniyorum. Şu son iki paragrafı yazmamın bir saatten uzun sürdüğünü belirtirsem, göstermeyi arzuladığım özeni anlarsınız diye umuyorum ve sizi Looking for Eric'in fragmanıyla baş başa bırakıyorum...

“When the seagulls follow the trawler, it is because they think sardines will be thrown into the sea.”


Yazının yazılması süreci boyunca desteklerini esirgemeyen Deniz, Berivan ve Demet hanımlara teşekkürlerimi sunarım.

8 Ekim 2009 Perşembe

Sonbaharsal sinema yazısı...

Ekim ayının ilk yazısını yine sinemaya ayıralım bakalım. Aslında bu yazıyı geçen hafta perşembe yazmayı planlıyordum ama yapamadım. Bu haftayaymış, sağlık olsun.

Öncelikle son iki haftada izlediğim vizyon filmlerinden bahsedeyim izninizle. Geçen hafta Sadun ve Alper Beyler'le "The Surrogates'ı izledik. Aksiyon dozu çok yüksek olmayan, buna rağmen Bruce Willis'li bir aksiyon filmine yönelik beklentileri karşılayan, bilimkurgu sevenleri üzmeyecek, seyir keyfi yüksek bir filmdi. Belki biraz hikaye akışının hızlı olmasından şikayet edilebilir...

"Hocu, buna bi PlayStation bağlayalım, manyak PES oynarız valla..."


Dün ise yine Alper Bey'le, Gamer'ı izledik. Beklentilerimin ziyadesiyle altında kaldı. Manasızca hızlı geçen bir kurgu filmde izleyiciye nefes alacak yer bırakmamıştı. Neredeyse bütün planlarda kameranın hareketli olması ve oyuncuların suratlarına çokça yaklaşılması filmi izlemesi yorucu bir hale getirdiği gibi, senaryo da bunu karşılayacak bir tatmin yaratmaktan uzaktı. Filmin en izlemeye değer kısmı sanırım Michael C. Hall'un (a.k.a. Dexter) psikopat oyunculuğunun tavan yaptığı dans sahnesiydi. İddia ediyorum, Michael C. Hall önümüzdeki on yıl içinde bir Oscar alacak -bu kadar kesin konuşunca kıllandım birden kendimden-.

Onun dışında, bu hafta gösterime giren iki tane daha dikkat çekici film var. Bir tanesi Funny People. İlk defa, Adam Sandler'ın oynadığı bir film ilgimi çekiyor galiba. Film hakkında çok bir bilgim yok, sadece fragmanını izledim ve ziyadesiyle hoşuma gitti. Bir de zamanında Freaks and Geeks ile tanıyıp sevdiğimiz Seth Rogen oynuyor, kısacası ilgimi çekti. Fırsat bulursam izleyeceğim ama emin olamıyorum. Haftaya daha iyi bir film girmezse gösterime...

Bir de, Okuribito girdi bu hafta gösterime, Son Veda adıyla. Nisan'da, İstanbul Film Festivali'nde izlemiş ve çok beğenmiştim, şurada da belirtmiştim. Fırsatınız olursa, beyazperde'den bakın ve gidin izleyin derim...

Bir de filmekimi biletlerini aldım ama, onunla ilgili yazacak vaktim kalmadı. Şuradan programıma ve neden gitmek istediğime bakabilirsiniz, festivalden sonra da izlenim yazarım yine...



11 Eylül 2009 Cuma

Zaman yolculuğu deyince, zaman yolculuğu o kadar kolay değil...

Şimdi efendim, malumunuz zamanda yolculuk zor bir iş. Gerçek hayatta henüz bunu yapamadık belki ama gerek hikayelerde romanlarda olsun, gerekse filmlerde dizilerde olsun sık sık karşılaşıyoruz zamanda yolculuk fenomeniyle. Şimdi burada, H. G. Wells'in Time Machine'i yazmasından beri az-çok oturmuş birkaç kural var, gavurun ground rules dediğinden. Bunlardan bir tanesi de, zamanda yolculuk edilirken mekanın sabit kalması. Time Machine romanını hatırlarsanız, kahramanımızın önce binlerce, ardından da milyonlarca yıl geleceğe gittiğini ancak makinesinin romanın başında durduğu noktadan ayrılmadığını, dolayısıyla da kahramanımızın gelecekte ziyaret ettiği yerin de hep Londra olduğunu hatırlayacaksınız. Benzer şekilde, Back to the Future filminde de kahramanlarımız zamanda ileri-geri seyahat ederken hiçbir coğrafi değişiklik yaşamazlar ve sürekli Hill Valley Kasabası'nın farklı zaman dilimlerindeki hallerine ulaşırlar.

Peki soruyorum size: zaman yolculuğundaki konum bilgisi neye göre sabitleniyor? Uzay-zaman diye bir şeyden bahsediyorsak, buradaki mekansal ölçütü dünya üzerindeki konum -yani enlem ve boylam- olarak almak, olsa olsa insanoğlunun bir ırk olarak ne kadar benmerkezci olduğunun göstergesi olur. Ya da, Galileo'nun Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanmasının üzerinden geçen yüzyıllar boyunca aslında hiçbir şey öğrenmediğinin...

Zira, uzay-zaman düzleminde konumumuzun sabit kaldığını fakat zamanın değiştiğini farz edersek, bu uzaydaki konumumuzun sabit kaldığı anlamına gelmez mi? Dünya ise uzayda sürekli bir hareket bir kıpraşma halinde değil midir? Şöyle örnekleyelim: diyelim ki zamanda 4 dakika ilerisine bir yolculuk yaptık; Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketini göz ardı edelim, sadece kendi etrafında döndüğünü farz edelim, uzaydaki konumumuzun sabit tutarak 4 dakika ilerisine yolculuk ettiğimizde kendimizi Dünya üzerinde bir derece batıdaki meridyenin üzerinde bulmaz mıyız? Daha büyük bir örnek verelim: Diyelim ki zamanda 4 ay ileriye bir yolculuk yaptık. Bu süreç zarfında Dünya, Güneş etrafında attığı turun yaklaşık 1/4'ünü yapmış olmayacak mı? Biz bu durumda kendimizi Dünya'nın milyonlarca km. uzağında, uzay boşluğunun ortasında bulmayacak mıyız?

Tabii, bugüne kadar bu konuya tek kafa yormuş olan insan ben değilim. Görelilik teorisine göre, uzay-zaman düzlemi üzerinde iki farklı zamanda gerçekleşen olaylar arasında uzay eksenindeki mesafeyi öngören evrensel bir kural mevcut değildir. Bir başka deyişle; belirli bir zamanda uzay eksenindeki herhangi bir noktanın, diğer bir zamanda uzay ekseninde hangi noktaya tekabül ettiğini gösteren nesnel bir gerçeklikten söz edemeyiz.

Bütün bu bilgiler ışığında pek çok yeni sava ulaşmak mümkün elbette. Bendeniz de naçizane ulaştığım, ve evrensel olabileceğine inandığım bir savı öne sürmek istiyorum: gece gece Back to the Future izlemek sağlıklı bir davranış olmayabilir.

"Doktor, beynim yandı..."

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Rakı şişesinde odun olsam...

Rakıdan bahseden bu yazının, biradan bahseden yazının hemen arkasından gelmesi aslında tesadüfen oldu. Ama düşünmeye başladım, acaba tematik blog mu yapsam diye...

Geçen yazıda olduğu gibi rakıdan, onu ne kadar sevdiğimden ya da farklı rakı markalarından bahsetmeyeceğim bu sefer. Aksine, hem bir reklamcı hem de bir vatandaş olarak beni ziyadesiyle rahatsız eden bir tarafından tutacağım konuyu:

Medyada görmüş olabilirsiniz, Tütün ve Alkol Pisayası Düzenleme Kurulu'nun (TAPDK) kararıyla artık alkollü içecek reklamlarında, alkollü içeceğin herhangi bir gıda ile ilişkilendirilmesi yasaklandı. Yani, biranın yanında patates gösteremeyeceksiniz ilanınızda. Rakı-Balık diye bir ikili de artık yok mesela -Rakı-BoşMasa olur ama-...

Haddim olmayarak Orhan Veli'nin meşhur dizesine müdahale ettim ben de. Neme lazım, yakında rakı şişesinde balık olmak da yasaklanır, ben elimi çabuk tutayım dedim.

Yeni Rakı'nın konuyla alakalı iki adet şahane -ayakta alkışlanası- ilanına bakmadan evvel, şu yazıya da bir göz atın madem...

İlanları Wunderman yapmış, daha fazla bilgi için Elma+Alt+Shift'e buyurun...


25 Temmuz 2009 Cumartesi

Beer is proof that God loves us and wants us to be happy*

Şurada teaser'ını yaptığım yazıyı anca yayınlayabildim. Bu yazı 11 Temmuz 2009 tarihinde, 17:45 sularında kaleme alınmıştır.

Benimle belli bir süre vakit geçirme şerefine nail olabilmiş dostlarımın hiçbiri, benim biraya olan sevgimin yoğunluğuna itiraz edemez diye düşünüyorum. 2005 Haziran’ında birlikte bir Brüksel seyahati gerçekleştirdiğim dostlarım buna en yakından şahit olmuş insanlardır.

Dün akşam, bahsi geçen bu dostlardan biri olan, kadim dostum Emre’yle oturup ikişer bira içtik Don Kişot’ta (Tamam, ben 3 tane içtim). Daldan dala atlayan muhabbetimizin bir kısmında da biralardan laf açıldı. Bugün, uzun bir aradan sonra yazdığım ilk blog yazısının konusunun ne olacağını düşünürken aklıma biradan bahsetmek geldi.

Şöyle bir hayatımda yer etmiş biraları düşünüyorum da; hepsi, kimi iyi kimi kötü -çoğu zaman iyi- zamanların setinde yer almışlar. Liste uzun, aklıma geldiği sırasıyla: Efes Pilsen, Efes Dark, Mariachi, Tuborg, Carlsberg, Jacobsen, Hansa, Guinness, Astra, Berliner Pils, Beck’s, Leffe, Duvel, Desperados, 1664, Brooklyn Lager, Asahi, Tiger, Tap’s, Heineken, Ringnes...

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hepsinin hakkında iki satır yazmak isterim ama zor görünüyor. Başlayayım ben yine de...

Efes Pilsen: Klişe bir reklam gibi duracak ama, gerçekten de Efes Pilsen benim hayatımın bir parçası. “Nefes almam, Efes alırım” diyecek kadar değil belki de ama ona yakın. Üç ay ayrı kaldıktan sonra, Helsinki’de bir barda rastlayınca eski bir dostu görmüşcesine sevinecek kadar sevmişimdir Efes Pilsen’i. Özellikle de Efes Pilsen Fıçı, evin olmazsa olmazlarından...

Efes Dark: İlk çıktığı günden beri vazgeçilmezim. Şişesi, logosu, alkol oranı defalarda değişti ama her zaman lezzetli bira olarak kalbimdeki yerini korudu. Öyle ki, Efes Pilsen’in yeri ayrı olmakla birlikte, bira tercihim kışın Efes Dark, yazın da Mariachi olarak şekillenmeye başladı.

Desperados: Mariachi’den önce bundan bahsetmem gerekiyor. Bu bir Fransız birası, tekila aromalı. Fransa’da geçirdiğim süre boyunca bulabildiğimce bundan içmiştim. Türkiye’de eksikliğini hissettiğim bir lezzetti. 2007 senesinin Mayıs’ında güzel insan Caner’le birlikte Hamburg sokaklarında gezinirken rast gelmiştik, kendisine de tattırma şansını bulmuştum. Caner de Desperados’un -tabiri caizse- hastası olmuş, Hamburg’daki seyahatimizin kalan süresinde fırsat buldukça Desperados içmişti. Caner Hamburg’dan Türkiye’ye döndükten sonra ben seyahatime devam ettim. Bir gün, ben Berlin’deyken sohbet etme fırsatımız oldu MSN üzerinden ve bana müjdeli bir haber verdi: “Efes, Desperados gibi bir bira çıkarmış!”.

Mariachi: Benim için Desperados’un açtığı boşluğu dolduruyor. Keyifli bir bira. Black’ine o kadar ısınamadım.

Tuborg: Benim için Tuborg, Türkiye’de Efes bulamadığım zamanlarda mecburen, Norveç’te de marketteki en ucuz ve eli yüzü düzgün bira olduğu için tercih ettiğim bir marka olmaktan ileri gidemedi hiçbir zaman.

Carlsberg: “Probably the best beer in world” sloganıyla sevdiğimiz bir bira. Birada Danimarka ekolünün dünya çapındaki temsilcisi. Zaman zaman tatmaktan zevk aldığımız bir hoşluk.

Jacobsen: “Bira ne kadar lezzetli olabilir?” sorusunun cevabı. Carlsberg’in özel serisi. Kopenhag’da Carlsberg fabrikasını gezerken tanışmıştım. Özellikle de Carlsberg’in kurucusu J. C. Jacobsen’in 1854’de yazdığı orijinal tariften yola çıkarak üretilen Dark Lager, ölmeden önce tadılması gereken lezzetlerden biri...

Hansa: Norveç’in en yaygın iki birasından biri. Pilsen. Yumuşak içimli. Rokkan gecelerinin vazgeçilmezi.

Guinness: Türkiye’de arada bir görünüp sonra kaybolan lezzet. İrlanda’yı sevme sebeğlerinden. Reklamlarında “Good things come to those who wait” derler, zira fıçıdan bardağa yavaş yavaş, sakin sakin, bekleye bekleye yolculuk eder.

Leffe: Birada farklı lezzet arayışlarım esnasında ilk rastladığım lezzet. Belçika’dan bir Abbaye birası. Biraz ağır bir bira, 40 yılda bir yavaş yavaş içmelik. Leffe Brune özellikle tercih edilmeli.

1664: Fransa’daki en yaygın bira markası. Desperados bulamayınca “Seize” içmeli.

Asahi: Bir Japon birası. Super Dry. alces berin Tokyo’dan getirdiği bir litrelik metal kutuları sayesinde, Deniz Hanım’la birlikte tanıştığımız lezzet. Wagamama’da ve bazen de Num Num’da bulunmakta.


Neyse, yoruldum. Ben en iyisi birama döneyim. Buz gibi Efes Pilsen... Unutmayayım da, bir ara da Gusta Dark’ı deneyeyim...

Bu yazıyı yazdıktan sonraki iki hafta içinde Gusta'ya sardırdım, Gusta Dark'ı da denedim, beğendim, tavsiye ediyorum...

*: Benjamin Franklin'in söylediği iddia edilen bir söz. (Daha fazla bilgi)

17 Temmuz 2009 Cuma

Rock'n Coke'a gideriken...

Masamın yanında çantam, uyku tulumum, matım ve çadırım hazır olarak duruyor... Akşam Sadun Bey, Sedef Hanım ve Bahadır Bey'le birlikte Rock'n Coke yollarına düşüyoruz...

Etkinlik boyunca twitter ve flickr kullanmayı planlıyorum. ("İkisini ayrı ayrı takip etmekle uğraşamam ben!" diyenleri friendfeed'e alalım...)

Belki facebook'a da biraz fotoğraf atarım. Belki de atmam, hatta muhtemelen atmam...

Ha tabii belli mi olur, belki de hiç uğraşmam, hiçbir yere hiçbir şey göndermem (:

13 Temmuz 2009 Pazartesi

İzmir'de bi' şeyler oluyor!

Şimdi efendim, gün geçmiyor ki aklımıza bir soru takılmasın... Vay efendim "Triband neydi?", yok efendim "LED nedir? Yenir mi, içilir mi?". Şimdi 3 tane genç var: Aslı, Emin ve Mert. Bunlar işte bu sorulara ellerinden geldiğince cevap veriyorlar. Birinden birinde doğru cevap var, hangisinde olduğunu bulmak da size kalmış artık...

Bu İşte Bi' İş Var!

Uzun lafın kısası: Chuck'taki Buy More var ya, işte onun orijinali olan Best Buy, Türkiye'deki ilk mağazasını yıl sonunda İzmir'de açıyor. Best Buy, Güleryüzlü ve yardımsever satış elemanları (a.k.a. Mavi Tişörtlüler) bulabilsin diye de biz böyle bir şey yaptık. Elimize sağlık...

Yeni blog yazısı teaser'ı (:

Cumartesi günü oturdum, uzunca sayılabilecek bir blog yazısı yazdım. Ancak yanımda bilgisayarım yoktu, ben de deftere yazdım yazıyı. Henüz bilgisayara geçirecek vaktim de olmadı... Artık birkaç güne inşallah...

2 Temmuz 2009 Perşembe

16 yıl önce...

16 yıl önce bugün bu ülkede 33 kişinin diri diri yakıldığını hatırlıyor musunuz?

İtfaiyeler gelmek bilmiyor. Oysa biraz önce taş atan güruh çoktan ateş altına almış oteli. Pir Sultan Abdal'ın heykeli vinçle yerinden sökülüyor, ağızlarından cehalet, yobazlık, gericilik köpükleri saçan grup, şimdi o heykeli iplerle bağlayarak çığlıklarla sürüklüyor, cadde boyunca. Sivas, tarihinin utancını yazıyor o sırada. Meraklı bakışlar, geç gelen itfaiye ve içerde cayır cayır yanan Behçet, Hasret, Metin, Asım, Nesimi ve şenlikler için gelen onca aydın yürekli insan. "Etrafta et kokusu var" diyor, spiker, dehşet dolu gözlerle. (yazının tamamı)

Bir sene önce de şöyle bir şeyler yazmışım...

Bu da sadece iki gün öncesinden bir hadise...

Bu ülke sanki her geçen gün daha ruh karartıcı bir yer oluyor...

2 Haziran 2009 Salı

Dünya Çin olsun!

Çin bloklama çılgınlığında Çin, Tiananmen Meydanı olaylarının yaklaşan yıldönümü öncesi Hotmail, Twitter, YouTube ve Flickr gibi belli başlı sitelere erişimi engelledi. Haberin tamamı

Ah şu Çinliler... Ne işleri varsa elalemin sitelerinde...

Biri Ulaştırma Bakanı'nı sansürleyebilir mi lütfen?

Bakan Yıldırım'dan Youtube'a: Ne işimiz var elalemin sitesinde Atatürk'e hakaret içeren video nedeniyle 5 Mayıs 2008'de yargı kararıyla kapatılan Youtube'un yöneticileri, bir yılda hiçbir gelişme olmayınca Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'dan randevu istedi. (...) Türkiye’nin kendi video paylaşım sitesini kurmasını öneren Yıldırım, “Ne işimiz var elalemin sitesinde?” dedi. Haberin tamamı

Şimdi ben bu adama içimden geçenleri söylesem hakaret davası açılır hakkımda...

Sanki benim muhakeme yeteneğimi hiçe sayıp internetimi sansürlemek hakaret değilmiş gibi...

Aşağıdaki boşluk, dile getiremediğim hissiyatımla doludur, dikkatlice okuyunuz...



















24 Mayıs 2009 Pazar

Böyle bi'...

Son bir ay içinde bloga eli yüzü düzgün bir şey yazmadığımı fark edince hafiften bir kıllanmadım desem yalan olur...

9 Mayıs 2009 Cumartesi


Ortaokul din derslerinde insanın inanmaya ihtiyacı olduğu öğretilirdi... Eğer öyle bir ihtiyaç varsa belirtiyorum ki ben Iron Maiden'a inanıyorum...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Çeşitli takıntılarım vardır

Mesela, browser'ımda en soldaki sekmede Gmail, onun yanında da Ekşi Sözlük açıktır her zaman. İlk iki sekmede başka bir şey olursa rahat edemem, huzur bulamam...

23 Nisan 2009 Perşembe

Film Festivali'nin ardından bakakaldım tıpkı bir tavşan gibi...

Bu yazı güzel bir dostun öğretisini takip etme hevesiyle, mürekkebin kağıt üzerinde bıraktığı izlere duyulan özlem, hayranlık ve tutkuyla karışık samimiyet hisleriyle harmanlanarak kaleme alınmıştır. -kağıt kalem kullandım yani (: -

Geçen yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda aslında niyetim bir gün önce veda ettiğimiz 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali hakkında üç-beş kelâm sarf etmekti. Gelin görün ki, yazma alışkanlığıma hükmeden düzensizlik fenomeni buna izin vermedi. Bu sefer kararlıyım, buyurun festivalde izlediğim filmlere:

Bu sene ilk olarak, Aykan Bey -o şimdi asker- sayesinde muhabbetine nail olduğumuz saygıdeğer insan Sanem Hanım'ın katkılarıyla, Der Baader Meinhof Komplex'i izledim. Almanya'da, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun 1967-1977 arasında düzenlediği terör eylemleri etrafında şekillenen filmin pek çok başarılı yönünden iki adedini belirteceğim:
  • Film her ne kadar eylemcilerin kendileriyle ve amaçlarıyla bir sempati kurmamıza izin verse de, yaşananların birer terör eylemi olduğunu gözden ırak tutma olunu seçmiyor.
  • 150 dakikayı bulan süresine rağmen başarılı kurgusu sayesinde tempo asla aksamıyor.
Bir de şunu gördük: Nasıl Juilette Binoche'un Fransız Festival Fillmeri'nde bir tekeli varsa, Moritz Bleibtreu da bir benzerini Alman Festival Filmleri'nde kurmaya başlıyor -Henüz şikayetçi değiliz.-

İstanbul Film Festivali'nin bir başka popüler yüzü olan Gael García Bernal'in başrolünü oynadığı, İsveçli yönetmen Lukas Moodysson'un filmi Mammoth ise klişe bir "modern insan" hikayesini pek de yenilikçi olmayan bir anlatımla beyazperdeye taşıyor. Malesef özenli çekimler ve -çoğunlukla- başarılı oyunculuk, filmin sonunda ağzımızda kalan "Eee... Yani?" tadına engel olamıyor.

Ustalara saygı bölümünde gösterilen Raymond Depardon belgeseli 1974, Une Partie de Campagne, benim gibi belgesellerden pek hazzetmeyen bir bünyeyi bile etkiledi. 1974 Fransız başkanlık seçimlerinde, dönemin maliye bakanı Valéry Giscard d'Estaing'in adaylık sürecini konu alan belgeselin başarısının altında Depardon'un mitingler kadar d'Estaign'in belki seçim süreci boyunca sahip olduğu en mahrem anları büyük bir titizlikle aktarması yattığı gibi; d'Estaign'in süreç boyunca aldığı kararların arkasında yer alan dehası da yatıyor.

-Bu arada kısaca hatırlayalım, eski Fransız Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d'Estaing'i AB Anayasa Komisyonu Başkanı olarak hatırlıyoruz. Kendisi, AB Anayasası tartışmalarının alevlendiği zamanlarda Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğu açıklamış ve Türk medyasının gündeminde bir süre yer almıştı.-

Bir Meksika filmi olan Lake Tahoe ise, "40 dakikada da anlatılabilirmiş sanki bu" hissiyatı yaratmakla birlikte keyifli bir film. "Sen durmak istesen de hayatın akıntısına karşı koyamazsın" düsturunu şiar edinmişcesine...

Flammen & Citronen, İkinci Dünya Savaşı'nda Danimarka'daki direnişin suikastçılığını yapan ikilinin gerçek öyküsünden uyarlanmış bir film. Etkileyici öyküsüne rağmen benim son yıllarda izlediğim en sönük Danimarka filmi. Tabii bunun, benim Danimarka tarihine pek de hakim olmamamla da ilgisi olabilir.

Tôkyô sonata ise, ağır temposuna rağmen seyir zevkinden fire vermeyen, ilginç bir film. Tôkyô sonata aile kavramını, babanın varlığı şüphe götürür otoritesi özelinde sorgularken, trajediyle komediyi harmanlamaktan da geri durmuyor -ne biçim cümle lan bu?-.


Festivalin Uluslararası Yarışma kısmında izlediğim iki filmden biri olan DeUsynlige (Bulanık Sular) güçlü anlatımı haiz bir Norveç filmi. Kilise orgunun ağırlıklı olduğu müzikleri de hayli başarılı. Uluslararası Yarışma'da izlediğim ikinci film olan Tony Manero ise, ana karakterin sosyopatlığı ve sevimsizliğiyle beni biraz kıllandırmış olsa da Pinochet dönemi Şili'sinden sunduğu ince kesitle ilgiyi hak ediyor -Filmde ana karakter Raul'un fütursuzca suç işlemesi ile Pinochet rejiminin hareketleri arasında paralellik kurulmuş kimi izleyiciler tarafından, bu sava katılmadan edemiyorum-

Yazının sonuna yaklaşırken önce festivalin bende yarattığı en büyük hayalkırıklığına bakalım: Billy Plympton'lu animasyon bölümü. İki tane film izledim (I Married a Strange Person! ve Mutant Aliens), ikisi de tek kelimeyle baydı. Öyle ki, yine aynı bölümde Idiots and Angels için de biletim vardı ama isteksizliğimin de etkisiyle olsa gerek, yetişemedim, kaçırdım filmi.

Gelelim benim için bu festivalin en başarılı filmi olan Okuribito'ya (Gidişler). Festivalde Sürpriz Film olarak gösterilen Okuribito o kadar hoşuma gitti ki, hakkında bir şey yazamadım bile. Hikaye, çekimler, kurgu, oyunculuk ve müzik başta olmak üzere -ne kaldı?- her yönüyle başarılı bir film Okuribito -itiraf etmeliyim ki sonu biraz aksıyor, ama olur o kadar-. İncelikli komedisi de takdire şayan. Bu arada, Okuribito meğer 2008 En İyi Yabancı Film Oscar'ını da almışmış, az önce öğrendim...


Bir festivali daha bu şekilde geride bıraktık. Her ne kadar övgüye boğmuş olsam da, Okuribito'nun geçen seneki festivalin şaheseri The Fall kadar beni etkilemediğini de belirtmeden geçemiyorum. Son olarak, %60'a varan satış oranıyla lise arkadaşım Kerem'i de festivalin satışcısı ilan edip kendisine bir daha otobüs bileti bile almayacağımı huzurlarınızda açıklayarak yazıma burada son veriyorum. Yoruldum resmen, belim ağrıdı... 7 sayfa blog yazısı mı olur lan?

21 Nisan 2009 Salı

Naftalin yerine anı kullanıyos biz... (Daha ucuza geliyo)

İki hafta önceki yazıda genel bir dağınıklık hâlinden bahsetmiştim. Öyle ki, artık basit şeyleri yapmayı unutmayayım diye kendime not almaya başladım bugün. Aslında unutmaktan ziyade, "gözümün önünde durup beni rahatsız etsin de yapayım" düsturuyla not almaya başladım. Not dediğimi de cep telefonuna alıyorum bu arada, gözümün önünde ya (:

Bugün için aldığım iki not vardı. İlki ortalıktaki kıyafetleri toparlamak ve bisiklet kıyafetlerini yıkamaktı. Kıyafetleri toparladım ve yıkanacaklar da şu anda yıkanıyor. Hatta arada artık giymediğim şeyleri de dolaptan çıkarayım diye düşünüp o işe giriştim, ama Emre sağ olsun "Abi, bu çok güzelmiş, çok yakıştı sana" lafları arasında anca parçalanmış bir pantolondan kurtulabildim, başka da bir şeyi çıkartamadım dolaptan... "Artık atarım bunu" dediğim bir gömleğim vardı ama Emre o kadar övdü ki gömleği, öyle bir gaza geldi ki, neredeyse üstüne para verip tekrar satın alacaktım on senelik gömleğimi.

Bir taraftan da şunu merak ettim mesela: ben eskiden acaba çok bol tişörtler ve gömlekler mi giyiyormuşum? Lisedeyken aldığım tişörtler bile hâlâ oluyor üstüme. -Oluyor derken, "biraz hatlarımı gösterecek şekilde" diye eklemem gerekiyor sanırım... (: -

Bir de, böyle eski kıyafetleri karıştırınca birtakım anılar da çıkıyor ortaya, zaten anı dediğin de naftalin gibi bir şey, kıyafetlerin arasında falan duruyor. Hele de benim gibi kendi kişisel tarihine yönelik takıntılı bir hafızası olan insanlarda daha da acaip oluyor. Geçen sene bu zamanlarda bir gün durup dururken "Bu üzerimdeki tişörtü geçen sene bugün almıştım" diyerek yanımdaki arkadaşımı biraz dumura uğratmıştım. -O tişörtü alalı da iki seneyi geçmiş demek ki, tabii 10 Nisan 2007'ydi... (: -

Şaka bir yana, neredeyse her tişörtümü ne zaman nereden aldığımı hatırlarım. Tabii şunu da belirteyim: tişörtlerin bir kısmının üstünde birtakım ipuçları mevcut -Hard Rock Cafe, Oslo gibi mesela-. 10 Nisan 2007'de aldığım tişört de o tarz bir şeydi. Tişörtler kadar net olmasa da gömleklerimi de ne zaman nereden aldığımı hatırlarım çoğunlukla. Pantolonları o kadar çok hatırlamam mesela.

Pantolonlarıma pek bağlandığım da görülmemiştir zaten. Neden acaba? Bir aralar ayakkabılarıma çok bağlıydım ama. 1999'da aldığım bir çift spor ayakkabım vardı mesela, 2004 senesinde artık parçalanmaya başladıktan sonra annemin ve sevgilimin bitmeyen ısrarları sonucu yeni bir çift ayakkabı almıştım.

Neyse, geyiği uzattıkça uzattım galiba, çamaşırlar da bitti zaten, gidip onları asayım, sonra da yatayım hatta...

Ha bu arada, bugün yapmak için not aldığım ikinci şey de bloga -dört satırdan uzun- bir yazı yazmaktı.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Arnavutköy sahilinde uyuyasım geldi


Bisikletle çıktım sabah, kondisyonumun düşük olduğunu tahmin ettiğimden çok uzatmayayım dedim, Kuruçeşme'ye kadar gittim, dönerken de Arnavutköy sahilinde bir banka oturdum...

Hala da oradayım. Resmen burada böyle güneşin altında uyuyasım geldi, tatildeymişcesine...

Annemleri aradım, Bodrum'a gitmişler onlar da...

12 Nisan 2009 Pazar

Kendimi kaybettim, hükümsüzdür...

Bir süredir genel olarak kafam pek dağınık, yoğun çalışmanın getirdiği genel bir yorgunluk hali olsa gerek... Önceki hafta bir akşam banka kartımı kaybettim, bu hafta da bir akşam -nasıl becerdiysem- telefonun kılıfını kaybettim. Muhtemelen bu ikisini de takside düşürdüm. Çalışmaya başladığım ilk haftalardan birinde de laptop'ı bırakıyordum az kalsın bir takside... Olur da bir gün gizemli bir biçimde ortadan kaybolursam beni taksilerde arayın (:

6 Nisan 2009 Pazartesi

Haftasonundan notlar...

  • Dün bisiklete bindim aylar sonra ilk defa. Hamlamışım, Levent'e kadar bile nefes nefese kaldım. Fren-vites bakımı yaptırdım yeni sezon öncesi, bir de yağ aldım zincir için.
  • Japonca dersinde geçen hafta bozulan imajımı düzeltmeye yönelik çalıştım, metalci oldum.
  • Kuzguncuk'a gittim, yıllar sonra İsmet Baba'da rakı-balık yaptım. Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçerken dışarıda oturdum.
  • Bir pazar sabahı 9'da kalktım. Hisar'da kahvaltı ettim. Daha sonra da Bebek'te güzel havadan istifade ettim.
  • Bebek'ten eve yürüdüm, yoruldum.
  • Oda üstüme üstüme geldi, toplamaya giriştim. Yarıda kaldı.
  • Levent'te metroyu beklerken garip şeyler oldu. Tren geldi, platformun başında durdu, bekledi, sonra geri gitti.
  • Vakit ve motivasyon eksikliğinden bu sene bir türlü bilet alamadığım Film Festivali'nde eş-dost sağ olsun bir film izledim.
  • TTNET'in Gülse Birsel & Özkan Uğur'lu reklamlarının arkasında yatan stratejiyi çözdüm: "Nasıl olsa kimse TTNET'i sevmiyor, ne kaybedebiliriz ki?" demiş olmalılar...
  • İlk defa bir Ford Ka'ya bindim. Ön paneli acaipmiş, hoşuma gitmedi.
  • Yoğurt yedim.

30 Mart 2009 Pazartesi

Hafif Türk Musikisi dinledim bu haftasonu...

Geçen hafta perşembe günüydü. Evvelki günlerde gece yarısı civarında çıktığım ajanstan 20.00 civarında çıkmış, eve gitmeden önce Kanyon civarında takılıyor idim, belki cep telefonundan Cemile'ye ulaşır da yakınlardaysa bir akşam yemeğine ikna edebilirim düşüncesiyle -Ulaştım ama yakınlarda değilmiş-.

D&R'de gezinirken, bir süredir aklımda olan 3 adet CD'ye gözüm takıldı, alayım dedim, aldım. Gelin görün ki bu CD'lerden beklediğim verimi alamadım takip eden günlerde. İzninizle, görüşlerimi paylaşayım:

Nil'in yeni albümü Nil Kıyısında'dan başlayalım. Bir önceki albümünü bayağı sevmiştim, dolayısıyla beklentilerim de yükselmişti. Bu albüm, önceki kadar iyi gelmedi bana. Yine keyifli, buna şüphe yok. Ancak önceki kadar etkileyici melodiler ve sözler bulamadım. Özellikle sözler, "Nil tarzı samimiyet" ile "tamamen deli saçması" arasındaki sınıra yaklaşmış gibi geldi. Sonuç olarak yine de güzel, keyifli, favori şarkım: "Aşkımız her zamanki gibi tehlikede". Sükunet dolu şarkılardan "Yalnız kalpler de atarlar" da dikkat çekici.

Müslüm Gürses'in Türk entelijansiyasına bir adım daha yaklaştığı albümü Sandık'tan bahsetmeden önce şu yazıya bir link verelim: Müslüm Baba'nın 'Sandığı', Radikal 2. Albüm güzel, ama yine Nil'de hissettiğim gibi, bir önceki albümün (Aşk Tesadüfleri Sever) başarısına ulaşmadığı inancındayım. Bundaki en büyük sebebin de prodüksiyonda, özellikle de düzenlemelerde biraz özensiz davranılmış olması olduğunu düşünüyorum. Düzenlemeler üzerinde çok uğraşılmamış, sanki albüm deadline'a yetiştirilirken "Neyse, bunlar da böyle kalsın artık" denmiş gibi duruyorlar. Şarkıların düzenlemelerinin ciddi bir biçimde yeniden yorumlanmış olmasını beklerdim. Yine de güzel bir albüm. Sırf "Tutamıyorum Zamanı" için bile dinlenir. Ceza'yla düet yaptığı "İtirazım var" da yine öne çıkan parçalardan.

Son olarak da, Bora Uzer'in, B.1'ine değinelim. Ajanstan değerli arkadaşım Yasin Bey'in "Çok şahane, muhtemelen Türkiye'de yapılmış en iyi albüm falan olacak" laflarına kanıp aldığım bu albüm, adeta ağzımda kekremsi bir Kenan Doğulu tadı bıraktı. Hani, halihazırda vasat bir filmin "Ne gereği vardı ki?" diye karşıladığımız bir remake'i gibi -Sevgili Aycan Bey'in naçizane örneği: "Yeopgijeogin geunyeo" ve "My Sassy Girl"-, 90'ların başı Türk Pop'unun tozu alınmış bir versiyonu gibi geldi bu albüm bana... (Alacağın olsun Yasin!)

Sonuç: Türk müzik piyasasında son zamanlarda meydana gelen en şahane şey hâlâ Yasemin Mori (:

22 Mart 2009 Pazar

Bir şişe dolusu...

Elini korkak alıştırma meyhaneci,
Doldur rakıyı.
Şu Yeni Rakı kadehlerinin üstündeki yazı yok mu,
Oraya kadar doldur rakıyı.
(Varsa bir tane de buz atıver)

Bir parça da peynir kes.
Çok özenme ama, bana değmez.
Öyle zeytinyağıyla-kekikle falan uğraşma.
Kabaca kesilmiş bir parça yeter bana.
(Buz n'oldu?)

Rakıyla peynirle baş başa bırak beni meyhaneci.
Gayrı benden sana hayır gelmez.
Olur da yarın akşama sağ çıkarsak,
Bir şişe daha açarsın be meyhaneci...

Açarsın di mi?


Aykan'a özendim, şiirimsi yazdım...

Bir başka film karesi

Hatırlar mısınız, Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sında hatunun elemana
-karakter isimlerini hatırlayamamak- rakı sofrası kurup CD çalara da Ağır Roman'ın film müzikleri CD'sini koyduğunu? Vurgun çalmıştı yanlış hatırlamıyorsam...

21 Mart 2009 Cumartesi

Prensiplerim vardır!


Rakı içerken kadehleri tokuşturup bir yudum aldıktan sonra kadeh tokuşturmadığım birisi çıkarsa onunla kadehimi tokuşturduktan sonra illaki kadehimi dudağıma götürürüm...

18 Mart 2009 Çarşamba

Kısırdöngü


Şu tarz kısırdöngüleri çok seviyorum:

"Post-it al" diye not yazmak istemek ama Post-it bittiğinden yazamamak...
Para biriktirmek için kumbara almak istemek ama kumbara olmadığından kumbara alacak parayı biriktirememek...

27 Şubat 2009 Cuma

Fotoğraf denklemi

Hani, bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir derler ya, bu galiba şu anlama geliyor: bir fotoğraf aslında bin kelime gücünde bir sessizliktir...

Çok felsefî oldu sanki gece gece...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Çeşitli social networking hadiseleri...

Blogun eski okuyucuları hatırlar, facebook'a neden girmediğimi anlatan bir yazı yazmıştım bir yıl kadar önce. Gelin görün ki, yaklaşık 4 aydır bir facebook kullanıcısıyım. Malumunuz internetle daha da bir içli dışlı oldum ajansta çalışmaya başladığımdan beri. Facebook kullanmaya başlamamın asıl sebebi de bu oldu zaten. Diğer taraftan da, yeni çağın sosyalleşme anlayışının ne yönde seyrettiğini görme yönündeki merakım da itici bir kuvvet görevi üstlendi.

Velhasıl-ı kelam, bu sosyal ağlarla haşır neşir olmaya devam ettim. Efendim Last.fm, Delicious derken yaklaşık iki hafta evvel bir twitter hesabı da açtım. Microblogging yapıyorum işte. Gerçi takip edenlerim ve ettiklerim genel olarak ajans içinden ama olsun, belki zamanla kullanan sayısı artar.

Bir de Neil Gaiman var takip ettiklerim arasında. Ulan yazar dedik, bağrımıza bastık, adam akşam akşam resmen spam yaptı. Yahu, 3 saatte 13 defa status mu değiştirilir?!

Neyse, niahi emelim sanal alemdeki sosyal varlıklarımı bir ara düzenlemek, bu blog dahil olmak üzere entegre bir iletişim gerçekleştirebilmek falan... Hayırlısı...

13 Şubat 2009 Cuma

12 Şubat akşamı bir film izledim...

Dün ajansta motor yağlarından bahsederken konu döndü dolaştı ve saygıdeğer iş arkadaşım Aycan Bey bir film tavsiye etti bana. Kendisinin tavsiyesine uyarak filmi izledim.

Cashback, İngiliz yapımı bir film. Ziyadesiyle keyifli. Film, anlatım biçimi dediğimiz şeyin ne kadar önemli olduğunu gösteren en güzel örneklerden biri benim nazarımda. Zira, hikayeye, olay örgüsüne ve karakter gelişimlerine baktığınızda bir salı akşamı TV'de yayınlansa kanal değiştirtecek kadar klişe bir hikaye varken film, bu hikayeye "zamanı durdurma yeteneği" gibi doğaüstü bir özelliği gayet dozunda ve tadında ekleyerek seyir keyfini sekize katlıyor.


"Bu filmi bugüne kadar neden ben duymamışım?" diye hayıflandım ilkin. Sonra gösterime girdiği tarihe baktım: Mayıs 2007 imiş. Yani benim Norveç'e gidip bir nevî kendi hayatımda zamanı durdurduğum dönemmiş. Tabii dönünce zamanın aslında durmadığını insan görüyor. Zira değişmeyen tek şey değişimin kendisidir ve aynı nehirde iki defa yıkanamazsın ve de güneş balçıkla sıvanmaz.

1 Şubat 2009 Pazar

İki nokta arasındaki en kısa mesafe

İki nokta arasındaki en kısa mesafenin bir çizgi olduğunu zannedenlere İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu hafta tokat gibi bir cevap verdi: iki nokta arasındaki en kısa mesafe üç çizgi de olabilir. Nasıl mı? Bakalım...

Efendim malumunuz, Büyükşehir bir süredir Taksim - 4. Levent metro hattını Taksim yönünden Yenikapı'ya, 4. Levent yönünden de Ayazağa'ya uzatmak için çalışıyor. Bu minvalde yapılan çalışmalar nihayet sonuç verdi ve Taksim tarafında Şişhane istasyonu, 4. Levent tarafında da İTÜ ve Atatürk Oto Sanayii -O değil de, bir oto sanayii sitesinin isminin Atatürk olması hakkında ne desem bilemedim- İstasyonlarıyla uzadı. Bir başka deyişle, artık Şişhane'den Maslak'a kadar uzanan kesintisiz bir ray mevcut. Peki bu, Şişhane'den Maslak'a kadar kesintisiz bir metro hattı olduğu anlamına geliyor mu? Hayır.

Şu anda Şişhane'den Maslak'a gitmek için öncelikle Şişhane - Taksim hattını kullanarak Taksim'e geçmeniz, orada tren değiştirip alışık olduğumuz metro hattını kullanarak 4. Levent'e kadar gitmeniz ve 4. Levent'e ulaşınca bir kez daha tren değiştirmeniz gerekiyor. Kesintisiz seferler Temmuz'da başlayacakmış.

Kısa bir tarihçe sokuşturmak istiyorum araya izninizle: Taksim - 4. Levent metro hattının temeli 1992'de atıldı, hat 2000'de hizmete girdi. 2009'da ilk sonucunu aldığımız uzatma çalışmaları ise 1999 senesinde, yani daha asıl hat bile hizmete açılmadan başladı.

Bu durumda, on yıldır hazırlanan bu hizmet neden tam entegrasyon sağlanamadan, yarım yamalak bir şekilde başladı, altı ay daha sabredemez miydik diye düşünüyor olabilirsiniz. Tabii ki sabredemezdik! Zira, kısa vadeli yatırımlarımızı hemen toparlayıp yerel seçimlere yetiştirmek zorundaydık. Bu arada, İstanbul trafiği için yapılan bir başka kısa vadeli çözüm olan Metrobüs de Şubat'ta Anadolu Yakası'nda. Törenlere bekleriz.

Efendim, 30 Ocak'ta sayın Başbakanımız'ın da katıldığı büyük bir törenle -O kadar büyük önemi haiz bir törendi ki, Başbakan'ımız Davos'la ilgili açıklamalarını da bu güne sakladı bildiğiniz gibi-
açıldı. Açıldı derken yanlış anlamayın lütfen, sadece sayın Başbakanımız için açıldı. Halkımızın bu yüce hattı kullanabilmesi için bir gün daha beklemesi gerekiyordu. Binaenaleyh bendeniz de, sayın Başbakanımız'ın mahiyetinde yer almadığımdan ancak dün kullanabildim gıcır gıcır Şişhane-Taksim hattını. Naçizane bir kaç gözlemimi izninizle paylaşayım:
  • Şişhane İstasyonu'nun tasarım olarak diğer istasyonlarla alakası yok, diğer istasyonlardaki renk konsepti ya da tabelalardaki grafik yaklaşım burada yer almıyor. Sanırsınız ki metro Taksim'den St. Petersburg metrosuna bağlanmış. Bu arada, istasyonun genel görselliği, duvarları süsleyen ve tek öğesi Rönesans'ın bize armağanı perspektif anlayışı olan bir kaç duvar resminin haricinde fena değil.

  • Yeni trenler güzel. Eski trenlerin istasyona girerken RABADARUBADA ritminin üzerine FIÇÇİYÜÜVVVİİİİŞŞŞŞ şeklinde attıkları soloyu atmıyorlar, akıllı uslu geliyorlar. İçerisi ferah, göstergeler teknolojik falan.

  • Halkımız yeniliklere olan sevgisini "Vay anasını" şeklinde göstermekten çekinmiyor. Şişhane istasyonu yolcular tarafından adeta bir müze gibi gezilmekte. Aynı ilgi trenlere de gösteriliyor. Özellikle "Sağlam mı acaba" diye trenin sağına soluna vuran amcaların bu yeni ulaşım aracını bu denli sahiplenmiş olmaları gözlerimi yaşarttı.

Bir başka ulaşımla alakalı yazımızın daha sonuna geldik, Teşekkür ederim.

28 Ocak 2009 Çarşamba

Çeyrek asırlık tecrübe

Bir başka doğumgününü daha geride bıraktık sevgili okurlar. Bundan sonra adımın altına "Çeyrek asırlık tecrübe" yazmaya karar verdim, haberiniz olsun.

Bu arada, "Kalitenin adresi", "[insertproducthere] bizden sorulur", "46 yıllık tecrübe" gibi gudik sloganları ben çok seviyorum. Çalışma arkadaşım Ozan-San'ın blogunda bu minvalde hazırlanmış Gültepe tabelaları derlemesine bir göz atınız.

Yeni yaşıma, bir öncekine göre daha göbekli girdim ve açıkçası kestiğim 3 adet pasta da bu gidişi destekler nitelikte oldu. Sanırım önümüzdeki sene doğumgünümde eti form kesmek zorunda kalacağım...

Her neyse, başta cumartesi akşamki harikulade partiyi organize eden Cemile olmak üzere katılan ve de uzaktan kutlayan herkese teşekkürler.

Eksikliği şiddetle hissedilen iki kişi oldu -onlar kendilerini bilir-, acısını bilahare çıkarırız.

Neyse, ben kaskımı takıp çalışmaya devam edeyim...

26 Ocak 2009 Pazartesi

Hur lång är en kotunga?

ya da

Bir geyik silsilesi

Her şey şu fotoğrafla başladı.

Benim gibi bir İskandinavyasever olan ve İsveççe'ye özel bir ilgi besleyen Sedef Hanım'a gösterdim fotoyu.

Sedef Hanım, Google Translate aracılığıyla kutuda yazanları çevirdi:

Is it true that farmers are working on Christmas Eve? How long is a kotunga? From the nipple will cream? Are the stupid questions? No!

Tepedekiler de:

nipple cream? cheese nipple? butter nipple? glass teat?

Öğle yemeğinden dönene kadar Kotunga'nın ne olabileceğini düşündük. Merakımıza daha fazla dayanamayarak Yahoo! Answers'a sorduk.

20 dakika sonra cevap geldi: Kotunga inek dili demekmiş.

Bu bilgiyi alıp rahatladıktan sonra Kotunga kelimesine ve her şeyi başlatan o fotoğrafa duvarımızda yer vermeye karar verdik.


Yapımda ve yayında emeği geçen herkese -başta fotoğrafın sahibi Cansu hanım olmak üzere- teşekkürler...

24 Ocak 2009 Cumartesi

Yes Man!

Dün akşam ajanstan çıktıktan sonra biraz arkadaşlarla takıldık Kanyon'da. Sanırım bir Stockholm sendromu yaşıyoruz ajansla ilgili. Bir noktadan sonra çok uzaklaşamıyor, sosyalleşmek için anca Kanyon'a kadar gidebiliyoruz. Her neyse...

Geçtiğimiz hafta biraz yoğundu. "Biraz" derken neyi kast ettiğimi şöyle özetleyeyim: 21 Ocak Çarşamba sabahına yetiştirmemiz gereken büyük çaplı bir iş için 8 günlük bir süreçte haftasonu dahil günlerce üstüste sabahlayıp, son 3 günü 3 saatlik uykuyla geçirmek. Çarşamba sabahı ajanstan çıktığımda 48 saattir hiç uyumamış bir haldeydim. Levent'te bir büfeden su alayım dedim ama zihin normal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz bir hâlde olduğundan şöyle bir sahne yaşandı:

1. Parayı tezgâha koydum
2. Adam suyu tezgâha koydu
3. Ben parayı tezgâhtan aldım
4. Para benim elimde olacak şekilde bir süre bekledik
5. Paranın benim elimde olmasının mantıksız olduğunu fark edince parayı tekrar tezgâha koydum
6. Adam suyu hafifçe bana doğru ittirdi
7. Suyu aldım
8. Çıktım

Neyse işte, böyle bir haftanın ardından hafif hafif normale dönmeye başladık. Dün akşam arkadaşlarla Kanyon'da biraz takıldıktan sonra onlar erkence kaçtılar, ben de bari sinemaya gideyim dedim. Jim Carrey'li Yes Man ilgimi çekmişti, onu izledim.

Film, uzun zamandır en çok keyif aldığım film oldu açıkçası. Bolca ciddi rolden -ki hepsinin de hakkını verdiğini söylemeliyim- sonra Jim Carrey'i bir komedide görmek iyi geldi. Ama bir hayli yaşlanmış gördüm Carrey'i. Diğer taraftan, kendisinden 18 yaş küçük Zooey Deschanel'i görmek de iyi geldi. Geçen yazın en manasız filmlerinden biri olan The Happening'de -Filmle ilgili yazdıklarım için tıklayın.-
öyle manasızca ortalıkta dolanarak bizi üzmüştü ama neyse ki bu filmde öyle olmamış.

Filmin senaryosu genel olarak akıcı, sadece başlangıcı biraz hızlı geldi ama hoş görülebilir. Karakterler güzel kurgulanmış, özellikle de baş karakter. Genel olarak eğlenceli, espriler hoş, her sahnesinden keyif aldım diyebilirim.

Tabii kimsenin beklentisini anlamsızca yükseltmek istemem, film bir şaheser değil, ama ziyadesiyle başarılı bir komedi filmi. Hatta uzun zamandır izlediğim en iyi komedi filmi.

Bu arada, az önce iMDb'de başrol için Jim Carrey'den önce Jack Black'in düşünüldüğünü okudum da tüylerim diken diken oldu.

Son iki nokta: film İngiliz mizah yazarı Danny Wallace'ın aynı adlı kitabından uyarlanmış. Wallace'ı BBC'de yayınlanan "How to Start Your Own Country" adlı Komedi-Belgesel-Dizisinde kendi apartman dairesinde Lovely adlı bir ülke kurup Birleşmiş Milletler'e başvurmuş olmasıyla hatırlıyoruz.

İkinci nokta da şu: filmin soundtrack'i çok güzel. Gerek filmin orijinal müzikleri -ki buna Allison'ın müzik grubunun şarkıları dahil (:- gerekse kullanılan diğer şarkılar filme 100% uyum göstermiş.

Filmin konusundan bahsetmediğimi fark ettim, neyse, okursunuz bir yerlerde, ya da en iyisi fragmanını izleyin:


Yes Man from Kasun Vidanapathirana on Vimeo.

19 Ocak 2009 Pazartesi

2 yıl oldu, ne oldu?

İki yıl önce, 19 Ocak günü. Norveç'e geleli 13 gün olmuş, Türkiye'ye dönmeme daha beş ay var. Bunlar yetmezmiş gibi birtakım kişisel sebepler var: keyifsizim.

Önce Ekşi Sözlük'te görüyorum, inanmak istemediğimden olsa gerek, inanamıyorum. Ntvmsnbc'yi açınca, mecbur, inanıyorum Hrant Dink'in katledildiğine.

Bütün gün odadan dışarı adım atmıyorum. Akşama doğru kağıdı kalemi alıp bir mektup yazıyorum, bilinmeyen bir alıcıya.

"Bu ülkeyi sevmek hiç bu kadar zor olmamıştı" diye yazdığımı hatırlıyorum pek çok şeyin arasında. "... ve bu ülkede bir şeylerin iyiye gideceğine dair umudum neredeyse tükendi".

Bunu yazmak bana neredeyse elle tutulacak kadar keskin bir acı veriyor ama, görüyorum ki şu iki senede ne bu ülkede ne de benim hislerimde bir şeyler iyiye gitmiş.

Bilakis...