26 Ekim 2009 Pazartesi

Bir fincan kahve hakkında kırk dakika konuşabilirim...

Kahvaltıdan sonra Çimen, ev arkadaşım ve kardeşinden ayrılarak eve döndüm. Niyetim, dün başladığım blog yazısını bitirmek ve biraz da ortalığı temizlemekti. Başta niyet ettiğimden daha fazla ortalığı temizledim, blog yazısını hâlâ bitirmedim, umarım yarın bitiririm.

Kendime kahve yapayım dedim, kahve makinesini de temizledim. Kahve sürahisini yıkadım. Hazır elim değmişken filtrenin olduğu kısmı da yıkayayım dedim. Makineyi temizledikten sonra damacanadan su almak için eğildiğimde evde su kalmadığını fark ettim. Erikli'yi aradım, dört defa bir tuşuna bastım, telesekreter en kısa zamanda suyun elime ulaşacağını söyleyip kapattı.

Kahve içemeyince odama döndüm. Eski ajanstan arkadaşlarla mail trafiğine girmiştik bir taraftan, bugün çalışıyorlardı, "Taksim'e geçerken uğrayayım, bir kahve içelim" dedim, "Tamam" dediler. Temizliğe devam ettim.

Bir buçuk, iki saat kadar sonra kapı çaldı, gelen Erikli'ydi. Suyu aldım, mutfağa yuvarladım, açtım, pompayı taktım ve kahve yaptım. Kahveyi içmeyi yarılamışken, "Aa, ulan ben biraz sonra kahve içmeye gitmeyecek miydim?" dedim, hüzünle karışık bir hayrete büründüm.

-Hikayenin sonunda kahramanımız şu Starbucks'taki kırmızılı mırmızılı ahududulu buzlu çay gibi şeyden içti.-

22 Ekim 2009 Perşembe

Dünyanın tüm kısa blog yazıları, birleşin!

• Sabah metroda ayaktaydım, bir an dalmışım, kulağımda Alanis Morisette'ten tekdüze bir şeyler çalıyordu ve bana sanki saatlerdir o metroda aynı şekilde gidiyormuşuz ve sonsuza dek hiç durmadan devam edecekmişiz gibi geldi. Metro çok acaip bir şey, hayattan soyutlanmış gibi...

• Taksim'de çalışmanın en keyifli yanlarından biri de, öğlen Mercan'a gidip kokoreç-midye yiyip yanında da bir bira yuvarlama özgürlüğüymüş...

• Dün filmekimi'nde gittiğim film galiba son yıllarda izlediğim en sıkıcı filmdi. 90 dakikalık filmden adamların hiçbir şey yapmadan bir yerlere baktığı kısımları çıkarsan film 30 dakikada biterdi. Öyle ki, bu filmin yanında bir Nuri Bilge Ceylan filmi Disney yapımı gibi kalır...

"Sen o tarafa bak, ben de biraz bu tarafa bakayım..."

• Filmin ne olduğunu da söyleyeyim tabii, Valhalla Rising. Epik bir Viking filmi... Galiba tek artısı, Vikingler'le ilgili bilumum dandik klişeden uzak durmasıydı (Boynuzlu kasklar, kürklü mürklü kıyafetler gibi).

• Başka bir çağda yaşama şansım olsaydı, 14. yüzyıl İstanbul'unda, yani buralar daha Doğu Roma İmparatorluğu'yken, hancı olmak isterdim.

18 Ekim 2009 Pazar

Filmekimi ilk gün:
Looking for Eric ne de güzelmiş...

Malumunuz, Filmekimi başladı dün itibariyle. Bendeniz de, "Hastasıyım film festivallerinin" nidasıyla ilk günden iki filmle yaptım kendi açılışımı. İzninizle bu iki filme dair izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

İlk filmimiz Duncan Jones'un yazıp yönettiği Moon isimli bilimkurgu. -bilimkurguyla ilişkisini yıllar önce kesmiş olanlar dilerlerse bu noktada ikinci fotoğrafa kadar scroll down yapabilirler.-

Filmin konusu kısaca şu: Kahramanımız Sam Bell'in Ay yüzeyinde enerji toplayıp bu enerjiyi dünyaya gönderen Lunar Inc. isimli bir şirketle üç yıllık bir sözleşmesi vardır ve görevi Ay yüzeyindeki üste tek başına yaşayarak araçların düzgün çalışmasını sağlamak, gerektiğinde bakımlarını yapmaktır. Film, Bell'in sözleşmesinin bitmesine 2 hafta kala başlar ve olaylar gelişir.

Film, son dönemlerin ana akım bilimkurgu yapımlarındaki görsel efekt ve patlamalarla süslenmiş olan bayağılığın aksine, $5 Milyon'luk mütevazı bütçesinin -Karşılaştırma yapabilmek için geçen yazıda bahsi geçen bilimkurgu filmi Surrogates'ın bütçesinin $80M olduğunu belirtelim- her cent'inin hakkının verildiğini gösteren yapım kalitesiyle dikkat çekiyor, zira sayısı sınırlı olan görsel efektler gayet uygun noktalarda ustalıkla kullanılmış. Çekimler ve senaryonun yapısı, tek mekanda tek oyuncuyla geçen filmin ritmini sonuna kadar koruyor. Sam Rockwell ise lezzetli oyunculuğuyla, izleyiciyi hızlı ve pürüzsüz bir şekilde Sam Bell'in yalnızlığına ortak ediyor.

Kısacası Moon, 2001 tarzı, hikayenin ve karakterin ön planda olduğu eski usül bilimkurgulardan hoşlananların -bence- ziyadesiyle seveceği, bilimkurguyla arası çok hoş olmayanların bile keyif alabileceği bir kalitede olmuş. Bol patlamalı bilimkurgu hayranlarının zevk alabileceğinden şüpheliyim... -Bu arada, Jones da David Bowie'nin oğluymuş, konuyla alakası sınırlı olsa da belirtelim yine de (: -

Looking for Eric

Gelelim dünün ikinci filmine. Looking for Eric, bir Ken Loach filmi. Ken Loach kimdir diyenlere hızla geçelim: 73 yaşındaki İngiliz yönetmen, gerçekçi tarzda çekilmiş sosyal içerikli filmleriyle tanınır. İngiltere'de sosyal içerikli dediğiniz zaman elbette ki, işçi sınıfı, kaçak göçmenler vb. gibi konulara eğiliyorsunuz doğal olarak. Bunu yaparken de asla duygu sömürüsüne bulaşmayan, şov yapmaktan imtina eden, bilakis modern anlatı tarzlarını başarılı bir şekilde kullanarak seyir zevkinin bir an bile düşmediği keyifli filmler çeken adamdır Ken Loach.

2007 yapımı filmi It's a Free World'ü, iki sene önce Antalya'da, Altın Portakal'da izlemiştim. Bir kadının, kaçak göçmenlere iş bulmak vasıtasıyla, kendi hayatını sürdürme mücadelesinin anlatıldığı bir filmdi.

Looking for Eric ise tam bir erkek filmi, futbol eksenli. Hayat futbola benzer metaforunu filmin merkezine alıp ince ince, büyük bir keyifle işliyor. Maçın son on dakikasına yenik durumda girmiş bir erkek var perdede. Yenilgiyi gururuna yediremiyor ama bir taraftan da takım dağılmış. İşte o esnada bir şeyler oluyor: ben diyeyim oyuncu değişikliği, siz deyin futbolun mucizesi, Eric Cantona oyuna giriyor ve dengeler değişiyor...

Filmi o kadar büyük bir keyifle izledim ki, dün akşamdan beri "2009'da izlediğim en iyi film" ünvanını aylardır öve öve bitiremediğim Okuribito'ya değil de Looking for Eric'e mi versem diye düşünüyorum. Yönetmen Ken Loach olunca yapım kalitesi ve çekimler hakkında zaten söylenecek bir söz kalmıyor bana. Hikaye desen son derece samimi, bir o kadar da sürükleyici. Cantona'nın kahramanımızın hayatına dair yaptığı yorumlar ve verdiği taktikler ise filmin keyfine keyif katıyor. Filmin belki de en güzel diyalogu kahramanımızın Cantona'ya sahadaki "En güzel an"ı sorduğu diyalog: "It wasn't a goal. It was a pass. A gift. Like an offering to the Great God of Football."

Bu film hakkında daha uzun yazmak isterim aslında. Ama uzattıkça filmin güzelliğine gölge düşüreceğimden endişeleniyorum. Şu son iki paragrafı yazmamın bir saatten uzun sürdüğünü belirtirsem, göstermeyi arzuladığım özeni anlarsınız diye umuyorum ve sizi Looking for Eric'in fragmanıyla baş başa bırakıyorum...

“When the seagulls follow the trawler, it is because they think sardines will be thrown into the sea.”


Yazının yazılması süreci boyunca desteklerini esirgemeyen Deniz, Berivan ve Demet hanımlara teşekkürlerimi sunarım.

08 Ekim 2009 Perşembe

Sonbaharsal sinema yazısı...

Ekim ayının ilk yazısını yine sinemaya ayıralım bakalım. Aslında bu yazıyı geçen hafta perşembe yazmayı planlıyordum ama yapamadım. Bu haftayaymış, sağlık olsun.

Öncelikle son iki haftada izlediğim vizyon filmlerinden bahsedeyim izninizle. Geçen hafta Sadun ve Alper Beyler'le "The Surrogates'ı izledik. Aksiyon dozu çok yüksek olmayan, buna rağmen Bruce Willis'li bir aksiyon filmine yönelik beklentileri karşılayan, bilimkurgu sevenleri üzmeyecek, seyir keyfi yüksek bir filmdi. Belki biraz hikaye akışının hızlı olmasından şikayet edilebilir...

"Hocu, buna bi PlayStation bağlayalım, manyak PES oynarız valla..."


Dün ise yine Alper Bey'le, Gamer'ı izledik. Beklentilerimin ziyadesiyle altında kaldı. Manasızca hızlı geçen bir kurgu filmde izleyiciye nefes alacak yer bırakmamıştı. Neredeyse bütün planlarda kameranın hareketli olması ve oyuncuların suratlarına çokça yaklaşılması filmi izlemesi yorucu bir hale getirdiği gibi, senaryo da bunu karşılayacak bir tatmin yaratmaktan uzaktı. Filmin en izlemeye değer kısmı sanırım Michael C. Hall'un (a.k.a. Dexter) psikopat oyunculuğunun tavan yaptığı dans sahnesiydi. İddia ediyorum, Michael C. Hall önümüzdeki on yıl içinde bir Oscar alacak -bu kadar kesin konuşunca kıllandım birden kendimden-.

Onun dışında, bu hafta gösterime giren iki tane daha dikkat çekici film var. Bir tanesi Funny People. İlk defa, Adam Sandler'ın oynadığı bir film ilgimi çekiyor galiba. Film hakkında çok bir bilgim yok, sadece fragmanını izledim ve ziyadesiyle hoşuma gitti. Bir de zamanında Freaks and Geeks ile tanıyıp sevdiğimiz Seth Rogen oynuyor, kısacası ilgimi çekti. Fırsat bulursam izleyeceğim ama emin olamıyorum. Haftaya daha iyi bir film girmezse gösterime...

Bir de, Okuribito girdi bu hafta gösterime, Son Veda adıyla. Nisan'da, İstanbul Film Festivali'nde izlemiş ve çok beğenmiştim, şurada da belirtmiştim. Fırsatınız olursa, beyazperde'den bakın ve gidin izleyin derim...

Bir de filmekimi biletlerini aldım ama, onunla ilgili yazacak vaktim kalmadı. Şuradan programıma ve neden gitmek istediğime bakabilirsiniz, festivalden sonra da izlenim yazarım yine...



11 Eylül 2009 Cuma

Zaman yolculuğu deyince, zaman yolculuğu o kadar kolay değil...

Şimdi efendim, malumunuz zamanda yolculuk zor bir iş. Gerçek hayatta henüz bunu yapamadık belki ama gerek hikayelerde romanlarda olsun, gerekse filmlerde dizilerde olsun sık sık karşılaşıyoruz zamanda yolculuk fenomeniyle. Şimdi burada, H. G. Wells'in Time Machine'i yazmasından beri az-çok oturmuş birkaç kural var, gavurun ground rules dediğinden. Bunlardan bir tanesi de, zamanda yolculuk edilirken mekanın sabit kalması. Time Machine romanını hatırlarsanız, kahramanımızın önce binlerce, ardından da milyonlarca yıl geleceğe gittiğini ancak makinesinin romanın başında durduğu noktadan ayrılmadığını, dolayısıyla da kahramanımızın gelecekte ziyaret ettiği yerin de hep Londra olduğunu hatırlayacaksınız. Benzer şekilde, Back to the Future filminde de kahramanlarımız zamanda ileri-geri seyahat ederken hiçbir coğrafi değişiklik yaşamazlar ve sürekli Hill Valley Kasabası'nın farklı zaman dilimlerindeki hallerine ulaşırlar.

Peki soruyorum size: zaman yolculuğundaki konum bilgisi neye göre sabitleniyor? Uzay-zaman diye bir şeyden bahsediyorsak, buradaki mekansal ölçütü dünya üzerindeki konum -yani enlem ve boylam- olarak almak, olsa olsa insanoğlunun bir ırk olarak ne kadar benmerkezci olduğunun göstergesi olur. Ya da, Galileo'nun Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanmasının üzerinden geçen yüzyıllar boyunca aslında hiçbir şey öğrenmediğinin...

Zira, uzay-zaman düzleminde konumumuzun sabit kaldığını fakat zamanın değiştiğini farz edersek, bu uzaydaki konumumuzun sabit kaldığı anlamına gelmez mi? Dünya ise uzayda sürekli bir hareket bir kıpraşma halinde değil midir? Şöyle örnekleyelim: diyelim ki zamanda 4 dakika ilerisine bir yolculuk yaptık; Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketini göz ardı edelim, sadece kendi etrafında döndüğünü farz edelim, uzaydaki konumumuzun sabit tutarak 4 dakika ilerisine yolculuk ettiğimizde kendimizi Dünya üzerinde bir derece batıdaki meridyenin üzerinde bulmaz mıyız? Daha büyük bir örnek verelim: Diyelim ki zamanda 4 ay ileriye bir yolculuk yaptık. Bu süreç zarfında Dünya, Güneş etrafında attığı turun yaklaşık 1/4'ünü yapmış olmayacak mı? Biz bu durumda kendimizi Dünya'nın milyonlarca km. uzağında, uzay boşluğunun ortasında bulmayacak mıyız?

Tabii, bugüne kadar bu konuya tek kafa yormuş olan insan ben değilim. Görelilik teorisine göre, uzay-zaman düzlemi üzerinde iki farklı zamanda gerçekleşen olaylar arasında uzay eksenindeki mesafeyi öngören evrensel bir kural mevcut değildir. Bir başka deyişle; belirli bir zamanda uzay eksenindeki herhangi bir noktanın, diğer bir zamanda uzay ekseninde hangi noktaya tekabül ettiğini gösteren nesnel bir gerçeklikten söz edemeyiz.

Bütün bu bilgiler ışığında pek çok yeni sava ulaşmak mümkün elbette. Bendeniz de naçizane ulaştığım, ve evrensel olabileceğine inandığım bir savı öne sürmek istiyorum: gece gece Back to the Future izlemek sağlıklı bir davranış olmayabilir.

"Doktor, beynim yandı..."

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Rakı şişesinde odun olsam...

Rakıdan bahseden bu yazının, biradan bahseden yazının hemen arkasından gelmesi aslında tesadüfen oldu. Ama düşünmeye başladım, acaba tematik blog mu yapsam diye...

Geçen yazıda olduğu gibi rakıdan, onu ne kadar sevdiğimden ya da farklı rakı markalarından bahsetmeyeceğim bu sefer. Aksine, hem bir reklamcı hem de bir vatandaş olarak beni ziyadesiyle rahatsız eden bir tarafından tutacağım konuyu:

Medyada görmüş olabilirsiniz, Tütün ve Alkol Pisayası Düzenleme Kurulu'nun (TAPDK) kararıyla artık alkollü içecek reklamlarında, alkollü içeceğin herhangi bir gıda ile ilişkilendirilmesi yasaklandı. Yani, biranın yanında patates gösteremeyeceksiniz ilanınızda. Rakı-Balık diye bir ikili de artık yok mesela -Rakı-BoşMasa olur ama-...

Haddim olmayarak Orhan Veli'nin meşhur dizesine müdahale ettim ben de. Neme lazım, yakında rakı şişesinde balık olmak da yasaklanır, ben elimi çabuk tutayım dedim.

Yeni Rakı'nın konuyla alakalı iki adet şahane -ayakta alkışlanası- ilanına bakmadan evvel, şu yazıya da bir göz atın madem...

İlanları Wunderman yapmış, daha fazla bilgi için Elma+Alt+Shift'e buyurun...


25 Temmuz 2009 Cumartesi

Beer is proof that God loves us and wants us to be happy*

Şurada teaser'ını yaptığım yazıyı anca yayınlayabildim. Bu yazı 11 Temmuz 2009 tarihinde, 17:45 sularında kaleme alınmıştır.

Benimle belli bir süre vakit geçirme şerefine nail olabilmiş dostlarımın hiçbiri, benim biraya olan sevgimin yoğunluğuna itiraz edemez diye düşünüyorum. 2005 Haziran’ında birlikte bir Brüksel seyahati gerçekleştirdiğim dostlarım buna en yakından şahit olmuş insanlardır.

Dün akşam, bahsi geçen bu dostlardan biri olan, kadim dostum Emre’yle oturup ikişer bira içtik Don Kişot’ta (Tamam, ben 3 tane içtim). Daldan dala atlayan muhabbetimizin bir kısmında da biralardan laf açıldı. Bugün, uzun bir aradan sonra yazdığım ilk blog yazısının konusunun ne olacağını düşünürken aklıma biradan bahsetmek geldi.

Şöyle bir hayatımda yer etmiş biraları düşünüyorum da; hepsi, kimi iyi kimi kötü -çoğu zaman iyi- zamanların setinde yer almışlar. Liste uzun, aklıma geldiği sırasıyla: Efes Pilsen, Efes Dark, Mariachi, Tuborg, Carlsberg, Jacobsen, Hansa, Guinness, Astra, Berliner Pils, Beck’s, Leffe, Duvel, Desperados, 1664, Brooklyn Lager, Asahi, Tiger, Tap’s, Heineken, Ringnes...

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Hepsinin hakkında iki satır yazmak isterim ama zor görünüyor. Başlayayım ben yine de...

Efes Pilsen: Klişe bir reklam gibi duracak ama, gerçekten de Efes Pilsen benim hayatımın bir parçası. “Nefes almam, Efes alırım” diyecek kadar değil belki de ama ona yakın. Üç ay ayrı kaldıktan sonra, Helsinki’de bir barda rastlayınca eski bir dostu görmüşcesine sevinecek kadar sevmişimdir Efes Pilsen’i. Özellikle de Efes Pilsen Fıçı, evin olmazsa olmazlarından...

Efes Dark: İlk çıktığı günden beri vazgeçilmezim. Şişesi, logosu, alkol oranı defalarda değişti ama her zaman lezzetli bira olarak kalbimdeki yerini korudu. Öyle ki, Efes Pilsen’in yeri ayrı olmakla birlikte, bira tercihim kışın Efes Dark, yazın da Mariachi olarak şekillenmeye başladı.

Desperados: Mariachi’den önce bundan bahsetmem gerekiyor. Bu bir Fransız birası, tekila aromalı. Fransa’da geçirdiğim süre boyunca bulabildiğimce bundan içmiştim. Türkiye’de eksikliğini hissettiğim bir lezzetti. 2007 senesinin Mayıs’ında güzel insan Caner’le birlikte Hamburg sokaklarında gezinirken rast gelmiştik, kendisine de tattırma şansını bulmuştum. Caner de Desperados’un -tabiri caizse- hastası olmuş, Hamburg’daki seyahatimizin kalan süresinde fırsat buldukça Desperados içmişti. Caner Hamburg’dan Türkiye’ye döndükten sonra ben seyahatime devam ettim. Bir gün, ben Berlin’deyken sohbet etme fırsatımız oldu MSN üzerinden ve bana müjdeli bir haber verdi: “Efes, Desperados gibi bir bira çıkarmış!”.

Mariachi: Benim için Desperados’un açtığı boşluğu dolduruyor. Keyifli bir bira. Black’ine o kadar ısınamadım.

Tuborg: Benim için Tuborg, Türkiye’de Efes bulamadığım zamanlarda mecburen, Norveç’te de marketteki en ucuz ve eli yüzü düzgün bira olduğu için tercih ettiğim bir marka olmaktan ileri gidemedi hiçbir zaman.

Carlsberg: “Probably the best beer in world” sloganıyla sevdiğimiz bir bira. Birada Danimarka ekolünün dünya çapındaki temsilcisi. Zaman zaman tatmaktan zevk aldığımız bir hoşluk.

Jacobsen: “Bira ne kadar lezzetli olabilir?” sorusunun cevabı. Carlsberg’in özel serisi. Kopenhag’da Carlsberg fabrikasını gezerken tanışmıştım. Özellikle de Carlsberg’in kurucusu J. C. Jacobsen’in 1854’de yazdığı orijinal tariften yola çıkarak üretilen Dark Lager, ölmeden önce tadılması gereken lezzetlerden biri...

Hansa: Norveç’in en yaygın iki birasından biri. Pilsen. Yumuşak içimli. Rokkan gecelerinin vazgeçilmezi.

Guinness: Türkiye’de arada bir görünüp sonra kaybolan lezzet. İrlanda’yı sevme sebeğlerinden. Reklamlarında “Good things come to those who wait” derler, zira fıçıdan bardağa yavaş yavaş, sakin sakin, bekleye bekleye yolculuk eder.

Leffe: Birada farklı lezzet arayışlarım esnasında ilk rastladığım lezzet. Belçika’dan bir Abbaye birası. Biraz ağır bir bira, 40 yılda bir yavaş yavaş içmelik. Leffe Brune özellikle tercih edilmeli.

1664: Fransa’daki en yaygın bira markası. Desperados bulamayınca “Seize” içmeli.

Asahi: Bir Japon birası. Super Dry. alces berin Tokyo’dan getirdiği bir litrelik metal kutuları sayesinde, Deniz Hanım’la birlikte tanıştığımız lezzet. Wagamama’da ve bazen de Num Num’da bulunmakta.


Neyse, yoruldum. Ben en iyisi birama döneyim. Buz gibi Efes Pilsen... Unutmayayım da, bir ara da Gusta Dark’ı deneyeyim...

Bu yazıyı yazdıktan sonraki iki hafta içinde Gusta'ya sardırdım, Gusta Dark'ı da denedim, beğendim, tavsiye ediyorum...

*: Benjamin Franklin'in söylediği iddia edilen bir söz. (Daha fazla bilgi)

17 Temmuz 2009 Cuma

Rock'n Coke'a gideriken...

Masamın yanında çantam, uyku tulumum, matım ve çadırım hazır olarak duruyor... Akşam Sadun Bey, Sedef Hanım ve Bahadır Bey'le birlikte Rock'n Coke yollarına düşüyoruz...

Etkinlik boyunca twitter ve flickr kullanmayı planlıyorum. ("İkisini ayrı ayrı takip etmekle uğraşamam ben!" diyenleri friendfeed'e alalım...)

Belki facebook'a da biraz fotoğraf atarım. Belki de atmam, hatta muhtemelen atmam...

Ha tabii belli mi olur, belki de hiç uğraşmam, hiçbir yere hiçbir şey göndermem (:

13 Temmuz 2009 Pazartesi

İzmir'de bi' şeyler oluyor!

Şimdi efendim, gün geçmiyor ki aklımıza bir soru takılmasın... Vay efendim "Triband neydi?", yok efendim "LED nedir? Yenir mi, içilir mi?". Şimdi 3 tane genç var: Aslı, Emin ve Mert. Bunlar işte bu sorulara ellerinden geldiğince cevap veriyorlar. Birinden birinde doğru cevap var, hangisinde olduğunu bulmak da size kalmış artık...

Bu İşte Bi' İş Var!

Uzun lafın kısası: Chuck'taki Buy More var ya, işte onun orijinali olan Best Buy, Türkiye'deki ilk mağazasını yıl sonunda İzmir'de açıyor. Best Buy, Güleryüzlü ve yardımsever satış elemanları (a.k.a. Mavi Tişörtlüler) bulabilsin diye de biz böyle bir şey yaptık. Elimize sağlık...

Yeni blog yazısı teaser'ı (:

Cumartesi günü oturdum, uzunca sayılabilecek bir blog yazısı yazdım. Ancak yanımda bilgisayarım yoktu, ben de deftere yazdım yazıyı. Henüz bilgisayara geçirecek vaktim de olmadı... Artık birkaç güne inşallah...