21 Ocak 2015 Çarşamba

Ettiğim ah değildir, bahtım siyah değildir.

“In vino veritas” demişler Latince’de. Muhtemelen rakıyı bilmediklerinden. Rakıyı bilmiyorlarsa Zeki Müren’i hiç bilmiyorlardır. Zeki Müren’i ve rakıyı bilmediğin bir hayatı yaşamanın ne gereği var ki zaten?

Son bir senedir yaşlanmak üzerine düşünüyorum. 30 yaşıma geldiğimden beri yani. O kadar ki 30. doğum günümle birlikte anılarımı yazmaya başladım. Sonra kalp krizi geçirince durdum ama o başka bir konudur ve başka bir yazıda anlatılmalıdır.

Anılar benim için çok önemli. Hayatı yaşamamın asıl amacı anı biriktirmek diyebilirim. Anlatmaya değer hikayelerin yoksa yaşamanın ne gereği var ki zaten?

Ahmet Amca’nın kitabını bitirdim geçen gün: Beyler Sokağı.

Ahmet Amca bir kalp krizi sonucunda vakitsizce aramızdan ayrıldığında ben henüz kalp krizi geçirmemiştim. Onun ölümünün hemen ardından Çeşme’de, sonrasında da Moda’da hakkında o kadar çok anı ve hikaye dinledim ki; “Keşke” dedim “benim de öldüğüm zaman hakkımda bu kadar konuşacak, anılar anlatacak dostlarım ve anlatmaya değecek bir hayatım olmuş olsa.”.

Birkaç ay sonra kendim de kalp krizi geçirip şanslı bir şekilde hayatta kaldıktan sonra tekrar düşündüm aynı konuyu. “O anlatmaya değer hayatı mı yaşıyorum acaba?” diye.

Zeki Müren’in sesinden Yıldızların Altında çaldı az önce.

“Ne keder ne yas olur yıldızların altında, çakıllar elmas olur yıldızların altında...”

Deren “Aa, ben buralarını bilmiyormuşum [bu şarkının]” dedi. Ben kadehimi zamanında biz gerizekalı ortaokul bebelerine -Şu hayatta en tiksindiğim şeylerden biri ortaokul talebeleridir- Türk Sanat Müziği’ni öğretmeyi ve sevdirmeyi başarmış olan Ali Naci Hoca için kaldırdım. İyiler erken ölür klişesinin gerçeğe dönüştüğü insanlardan biri daha ):


Beyler Sokağı tam da benim yazmak isteyeceğim tarzda bir kitap gibi. Ahmet Amca, hayatının en keyifli yıllarını yazmış sanki. İçinden geldiği gibi, keyfine göre.

Bugün bir kitap yazsam anca anılarımı yazarım. O da anca hayatımım ilk 30 senesi işte. Bunu düşününce kendimi şimdiden yaşlı gibi hissediyorum. 30 ne lan? Cahit Sıtkı’ya güvensek yolun yarısı bile değil. Biraz tırt olur o kitap… İlk 30 yılı yazayım, kabul. Ama tek kitap bu olmamalı. Daha yaşanacak çok anının ve yazılacak başka kitapların olduğuna inanmak istiyorum. Başlarda bir yerlerde de dediğim gibi, yazmaya değmeyecekse yaşamanın ne gereği var ki zaten?

Bu yazının en hüzünlü detayı da, Ahmet Amca’nın Beyler Sokağı’nın ardından gelebilecek onlarca kitabından mahrum kalmış olmamız...

20 Haziran 2013 Perşembe

Etiler halkının doğrudan demokrasiyle imtihanı

Bu yazı, iki gün üstüste forumlara katılmanın getirdiği olaylara hakim olma hissinin ve dün yazıya aldığım tepkilerin ardından biraz daha fazla kişisel yorum ve eleştiri içeriyor olabilir. Başlangıcından itibaren Direniş'e elimden geldiğince destek vermiş biri olarak eleştirilerimde hakkaniyetli olmak adına elimden gelen tüm çabayı gösterdiğimi belirteyim. Buyurun lütfen:

Salı akşamki Abbasağa forumu deneyiminin ardından dün akşam da (19 Haziran) kendi semtimin forumunu görmek için Etiler Tepecik Yolu'ndaki Sanatçılar Parkı'nın yolunu tuttum. Saat 9'a 5 kala parka girdiğimde 100-150 kişilik amfitiyatronun çevresinde toplanmış küçük bir kalabalık var sadece. Saat 9'da alkışlar ve tencere tava seslerinin yükselmesiyle parkın geneline yayılmış olan kalabalık amfide toplanmaya başlıyor. Bir önceki gün Abbasağa'da bulunan yaklaşık 3,000 kişiye karşılık Etiler Forum'un en kalabalık hali 300 kişiyi anca buluyor. Bir önceki akşama göre bir hayli artış olduğu konuşuluyor, kalabalık arttıkça bir megafona ihtiyaç olduğu farkediliyor. Kalabalığın içinden bir kişi megafon sattığını ve ertesi gün bir tane getireceğini söyleyerek kitleyi rahatlatıyor.

Sayının az olmasının avantajları var elbette: Abbasağa'daki 2 dakikalık konuşma süresine karşılık Etiler'deki konuşma süresi 3-4 dakika, zorlarsan 5'e kadar da yolu var.

Ama muhtemelen en büyük fark demografik. Abbasağa'nın yaş ortalaması 25-30 arasında bir yerde olan kitlesine karşılık Etiler'de kalabalık bir 40 yaş üstü grup ortalamayı kabaca 30'ların ilerleyen kısımlarına çekiyor. Yine de olayı organize eden ve aktif rol alanlar gençler. Moderatörlerden biri 26 yaşında bir reklamcı, diğeri 22 yaşında bir öğrenci. İkisi de ilk gününden beri Gezi'de bulunduklarını ve orada başlayan organize olma çabalarının bir sonucu olarak bu parkta aktif olduklarını açıklıyorlar, Etiler'in şüpheci halkının "İyi de siz kimsiniz? Bu forumları kim düzenliyor?" sorularına yanıt vermek için.

Söz alanlar kendilerini tanıtıyorlar: Mimar, Avukat, X Bankası'nda yönetici gibi meslekler art arda geliyor.

Abbasağa ve Etiler arasındaki bu demografik fark özellikle iki noktada kendini manifeste ediyor:

1. Söz kesme & lafa girme
Abbasağa'da bulunduğum 2 saatlik süre içinde bir kere bile rastlamadığım "Oturduğu yerden lafa girme" davranışından, Etiler'de konuşan hemen hemen her konuşmacı nasibini alıyor. Sayıca belki az ama desibeli yüksek bir grup insan; ya ortamdaki kalabalığın az olmasından aldıkları cesaretle ya da sosyo-ekonomik seviyelerinin ve profesyonel hayatlarındaki konumlarının verdiği güvenle (Tamamiyle kişisel yorumlarım) hiç çekinmeden konuşmacıların lafını kesiyor, oturduğu yerden lafa giriyor ve her konuşmacının konuşması bittikten sonra onun konuşması kadar süren bir tartışma yaşanıyor. 16. konuşmacı konuşurken bütün forumun sempatisini toplamış 26 yaşındaki moderatör artık kendini daha fazla tutamıyor ve "Yahu 'gençler şöyle böyle' diyorsunuz ama Abbasağa'da 3,000 genç bir defa bile birbirinin sözünü kesmeden konuşuyor. Burada ise her konuşmacının lafı kesiliyor." diye isyan ediyor. Etiler Forum halkının gençleri bıyık altından gülümserken utangaç bir sessizliğe doğru konuşmasına devam ediyor sahnedeki.

2. Biz & Onlar söylemi
Başbakan'ın ağzından düşürmediği "Biz & Onlar" söylemi belli ki bu demografide, gençlere nazaran biraz daha fazla karşılık buluyor. "Apolitik" gençlerin hareketinin daha kucaklayıcı olmasının en önemli sebebi de "Politize" üst kuşakların hala "Biz & Onlar" söyleminden sıyrılamamış olması belki de... Kimi zaman bilinçli, kimi zaman ise istemsizce bu ayrım telaffuz ediliyor. "Onları da buraya davet edelim, onlara kendimizi anlatalım, onları eğitelim..." gibi öneriler havalarda uçuşuyor. Ama, bu ayrımın keskinleştiği her defada dinleyenler arasından birileri uyarıyor (Lafa giriyor) ve bir "Ötekileştirme" tartışması başlıyor kavramsal düzeyde. Konuşmacılardan bir tanesi bu konudaki tavrını çok net bir şekilde ortaya koyuyor: "Onlara kendimizi ya da bir şeyleri anlatmak değil, bizim bir şeyleri anlamamız gerekiyor. Anlatmaya çalıştığın zaman ders verir hale geliyorsun, biz kimsenin hocası değiliz. [Gezi'deki Antikapitalist Müslümanlar'ın namazına istinaden] Ben karşımdakinin namazının bekçisi olmadığım sürece, o da benim hayat tarzımın bekçisi olmadığı sürece toplumsal barış sağlanamaz. Toplumsal barış sağlanır da iki taraf birbirinden korkmayı bırakırsa o zaman zaten iktidar da ana muhalefet de oy alamaz hale gelir!" sözleri gecenin en coşkulu alkışlarından birini alıyor.

Aslına bakılacak olursa, eğitim seviyesi açısından biraz daha homojen bir grup bulmaktan mütevellit, kavramsal tartışmalar buldukları her çatlaktan sızıyorlar. Bir kadının "Etiler Forum ismi, Etiler'in algısı [Zengin bir muhit olması] dolayısıyla biraz dışlayıcı kalıyor. Sanatçılar Parkı Forumu mu olsun?" önerisi uzun uzun tartışılıyor. "İyi de, Sanatçılar Parkı tüm sanatçıları kapsayan bir yer değil, daha inşa edilirken bunu reddeden sanatçılar olmuştu." karşı teziyle parkın ismini de tartışmaya katıyor birisi. Bıraksan saatler sürecek bu tartışma çoğunluğun "Aman ne kasıyoruz. Semtin ismi Etiler, buranın ismi de Etiler Forum işte..." tavrını ortaya koymasıyla sona eriyor.

Bir başka tartışma ise daha konuşmalar başlamadan yaşanıyor. Önlerde duran bir kadın "Abbasağa'da konuşmalar başlamadan önce insanlar durup İstiklal Marşı'nı söylüyor, biz de söyleyelim" önerisinde bulunuyor. Öneri başta hafif kabul görür gibi olsa da birdenbire gecenin ilk hararetli tartışmasına evriliyor. Bir grup bayraklar ve flamalar gibi bunun da bir ötekileştirmeye dönüşebileceğini belirtirken bir başkası da "Marş ve bayrak kanunlara tabi, kafamıza göre söylememeliyiz" açısından olaya yaklaşıyor. Tartışma iyice hararetlenmeye yaklaşırken bir adam Direniş sürecinde hayatını kaybeden 4 kişiyi hatırlatıyor ve bir saygı duruşu önerisinde bulunuyor. Öneri anında kabul görüyor ve parka bir dakikalık sessizlik çöküyor, marş tartışması da bu şekilde bitiyor.

Şu anda yurtdışında bulunan yakın bir dostum, ben parka gitmeden önceki Facebook iletişimimizde Abbasağa'daki özgürlükçü/sol kitleye nazaran Etiler'de daha laik/Kemalist bir kitleyle karşılaşmamı beklediğini söylüyor. Baştaki İstiklal Marşı tartışması bu beklentiyi doğrulayacak gibi görünse de, aslında çok keskin bir laik/Kemalist çizgi hissedilmiyor. Öyle ki saat 23:00 gibi kalkarken kendi kendime "İki saattir konuşuyoruz, bir kere bile Atatürk demedik" diyorum. Buna karşılık, kitlenin genel söylemine hakim bir seküler tavır mevcut. Dostumun beklentisinin tam anlamıyla karşılanmamasının sebeplerini eve döndükten sonraki Skype konuşmamızda tartışıyoruz. Çok net bir sonuca vardığımızı söyleyemeyeceğim, zira hepi topu 300 kişilik grup çok büyük bir örneklem değil.

Birkaç anektodla bitireyim:

  • - Bir önceki gün Abbasağa'da olduğu gibi, Etiler'de de boykot konusu çokca tartışılıyor. Bolca farklı görüş mevcut. Birisi "Hükümet halktan iki şey bekler: Oy ve vergi. Tüketim yapmazsanız hükümetin vergi gelirleri düşer. Ekonomideki gidişat bozulursa da hükümetin elinde koz kalmaz." diyor ve ABD'nin İngiltere'den bağımsızlığını kazanmasındaki kilit söylem olan "No taxation without representation"ı hatırlatarak "Madem mecliste temsil edilmiyorum, mümkün olduğunca az vergi vermek istiyorum" diye ekliyor.
  • - Bir başka katılımcı ise boykot konusunda tam tersi görüşe sahip. Direniş'in başarıya ulaşması için sermayeyi ve büyük güçleri yanımıza çekmemiz gerektiğini savunuyor. Fransız Devrimi'nin simgelerinden La Liberté guidant le peuple'den örnek veriyor: "Solda kapital durur, sağda halk". Koç ve Boyner'in desteğini hatırlatıyor. Uluslararası medya sayesinde algının güçlendiğini ve uluslararası baskının artmasının dün ABD Büyükelçisi Ricciardione'nin AKP'yi "basmasıyla" sonuçlandığını belirtiyor ve sonuç olarak "Bu gruplardan destek alınmalı" diyor. Enteresandır kimse bu görüşe "E ama dış mihraklar?" diyerek karşı çıkmıyor.

Eugène Delacroix - La Liberté guidant le peuple

  • - Bir katılımcı yerel siyasetçilere ulaşmaya çalıştığını ve Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal'la telefonda konuştuğunu anlatıyor. Direniş hakkında konuşmak isteyen katılımcıya Ünal, "Telefonda konuşmaktansa yüzyüze konuşmak daha doğru olur" şeklinde cevap vermiş. Katılımcının "5-10 kişi toplanıp ziyaret edelim" önerisi şiddetli bir itirazla karşılanıyor. "Biz niye gidiyoruz? O buraya gelsin, konuşalım işte Forum'da" fikri ağır basıyor, o sırada arkalardan bir ses yükseliyor: "O başkan buraya gelecek!" (Gülüşmeler).

19 Haziran 2013 Çarşamba

Abbasağa Parkı'nda neler oluyor?

Dün akşam, yani 18 Haziran 2013 akşamı Abbasağa Parkı'ndaydım. Genel izlenimlerimi yazdım. Bunlar tamamen ortama ve konuşmalara ilişkin kişisel gözlemlerimden çıkan kişisel bir yazı. Eğer siz de Abbasağa'da ya da bir başka parkta idiyseniz yorum ya da başka bir şekilde izlenimlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Ama öncelikle nasıl oldu da bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğimi anlatmak istiyorum. İlgilenmiyorsanız alttaki ilk iki paragrafı kafadan atlayabilirsiniz, gücenmem (:

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezunum. Bilenler bilir, GSÜ İletişim'de ilk iki sene ortak dersler alınır, üçüncü ve dördüncü senelerde modüller seçilir. Bendeniz Radyo-TV-Sinema bölümü mezunu naçizane bir reklamcıyım. Lakin özellikle fakültenin ilk iki senesinde bolca gazetecilik dersi almışımdır. Bir iletişimci gözüyle, son üç haftada olan biten karşısında medyanın haline bakıp da üzülmemek elde değil. Ne acıdır ki, ilk zamanlardaki otosansür mekanizması beni ne şaşırttı, ne de sinirlendirdi... Normalleşmiş demek ki... Ama, son birkaç gündür göz göre göre yapılan yalan haberler beni çileden çıkardı. Önce pazar günkü Sabah'ın manşeti (Manşeti görür görmez ani bir reaksiyonla şu tweet'i attım) ardından dünkü (18 Haziran) Takvim'in utanç verici rezaleti ve son olarak da arkadaşım Hande'nin başına gelen insaniyet yoksunu olay gerçekten kalbimi sıkıştırdı.

Bugün Abbasağa'ya gittiğimde aklımda böyle bir yazıyı yazmak yoktu. Ama basamakların önüne oturup da insanlar konuşmaya başladığında istemsizce, refleksif bir şekilde iPad'imi çıkarıp konuşulanları not almaya başladım. İki saat kadar sonra kız arkadaşım "Artık kalkalım" diyene kadar konuşan 25 kişinin söylediklerini not aldım. Sanırım vücudum ve zihnim son dönemlerde maruz kaldığım medya parodisine otomatik bir tepki verdi. "İletişimci refleksi" diye bir şey varsa herhalde bu odur...

Abbasağa Parkı'na saat tam 21:00'de girdik. Beşiktaş halkı "aynı hava"yı çalmaya başlamıştı, parkın içinden de alkışlar, ıslıklar ve birkaç tane de çıngırak sesi yükseliyordu. Amfitiyatro parkın kalbini oluşturmaktaydı lakin parkın hemen hemen her yerinde insan vardı. Kimi çimlere oturmuş, kimileri ayakta kümelenmiş, herkes kendi sohbetindeydi.

Tencere, tava ve alkış sesleri kesilene dek amfitiyatrodaki kalabalığa biraz dışarıdan baktık. Beşiktaş formalarıyla dikkat çeken çArşı grubunun ortamın gayrıresmi ev sahibi olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Fenerbahçe formalı 40-50 kişilik bir grup da sahnede "Onur konuğu" misali takılmaktaydı. En büyük özelliği güç gösterisi yapmak olan ve popülistliği düstur edinmiş ultrAslan'nın gösterdiği kaypak tavırdan duydukları utançtan olsa gerek, Galatasaray formalı insanlar malesef tek tüktü (Yazarın koyu bir Galatasaray'lı olması müsebbibiyle geride bıraktığınız cümle yoğun miktarda kişisel fikir içerir, pardon). Yine de formalılar göze çarpsa da kalabalığı oluşturanlar aslında formasız, işinde gücünde insanlardı.

Saat 21:15 civarı forumun başlaması için çalışmalar hızlandı. Basamaklarda oturacak yer bulamayarak sahneye kadar indik biz de o arada. Ufak bir ses sistemi (1 mikrofon ve 1 hoparlör) kurulması için uğraşıldı bir süre, elektrik sıkıntısı yaşandı, "Yanında elektrik bandı olan var mı?" anonsu yapıldı, biri "Abi evde var" diyerek evi olduğunu tahmin ettiğimiz yöne doğru koşmaya başladı, o sırada işi uzatmamak adına ilk konuşmacılar mikrofonsuz olarak seslerini duyurabildiklerince konuşmaya başladılar.

Konuşmalar kısmına geçmeden önce forumun genel havasından bahsedelim.

O anda orada olmayan birkaç arkadaşıma parktan çıkar çıkmaz WhatsApp'tan şöyle özetledim ortamı:

Yunan şehir devleti doğrudan demokrasisinin Alaturka bir simülasyonu

8. Sınıf Vatandaşlık Bilgisi kitaplarından hatırladığımız kadarıyla Yunan şehir devletlerindeki doğrudan demokrasi; seçmenlerin tamamının (Kadınlar ve köleler yok) forumda toplanıp meseleleri tartıştığı, herkesin her konuda oy verdiği, yöneticilerin seçildiği ve kararların alındığı bir sistem. Genel sistem olarak Abbasağa'daki forum da aslında böyle işliyor. Tabii, ortamda örgütlü bir devlet yapısı yok (En büyük tartışma konularından biri de "Nasıl örgütleneceğiz?" konusu zaten), dolayısıyla tam olarak bir karar alma ve oylama süreci henüz yok. Onun yerine ardı ardına gelen konuşmalarla genel hatlarıyla prensipler ortaya konuluyor, bir anlamda işin teorik çerçevesi şekilleniyor.

Konuşmalara bakacak olursak aslında her konuşan farklı konularda da olsa birbirine yakın şeyler söylüyor. Aslında parktaki herkes aşağı yukarı benzer fikirlerde, konuşanlar da genellikle bu ortak fikirleri yansıtıyorlar. En çok vurgulanan şey pek çok farklı insanın bir araya gelmiş ve birbirini anlamak ve birbiriyle anlaşmak için gayret ediyor olmasının önemi. Bir de, organize olmak konusu tartışılıyor bolca. Bir kadın yerli malı haftalarından ilham alarak "Boykot haftaları" yapmayı öneriyor, özellikle direnişe destek vermeyen firmaları hedef alan bu öneri her ayın bir haftasında boykot yapmayı öngörüyor. Bu öneriyi yapan katılımcıdan sonraki üçüncü kişi boykot önerisini daha da ileriye götürüyor: "Boykot eylemi bir sistem eleştirisi olmalı. Neo liberal kapitalizme karşı, logosu olan her şeye karşı. Yerel ürünlere dönelim, pazar mallarına dönelim. Tüketim fetişizmi son bulsun!" diyen katılımcı iktidarın "%50"sinin ötekileştirilmemesi uyarısını da yapıyor. Zaten en sık tekrarlanan şeylerden biri de geçtiğimiz haftasonu AKP mitingleri ardından mizah konusu olan insanlar: "Cehaletle dalga geçilmesin" lafı alkış alıyor*.

Taksim Dayanışması'nda yer alan bir genç o gün yapılan toplantıdan notları paylaşıyor, konuşmasından önce 2 dakikalık süresini aşacağının uyarısını yapıp topluluktan ve moderatörden icazetini alarak. Alınan kararlar arasında iki şey dikkat çekici: (1) Genç iletişimcilerin yoğun olduğu bir basın merkezi kurmak, dayanışma hakkında çıkan haberleri hızlı ve etkili bir şekilde yalanlayabilmek ve en önemlisi bu basın merkezi aracılığıyla 140 karakter çağına uygun açık ve kompakt manifestolar oluşturabilmek. (2) Eylemlerin mahallileşmesi. Taksim'e çıkma çabasının şiddeti artıracağı, iktidar ve ana akım medyanın direnişi kriminalize etmesine yol açacağını söylüyor. Artık her parkın gezi olacağı, #heryergeziheryerdireniş düsturuyla herkesin kendi mahallesindeki en yakın parka giderek sivil ve barışçıl bir şekilde orada toplanabileceği ve eylemlerin bu şekilde süreceğini söylüyor. "Her binanın girişinde doğal afet durumlarında toplanacak yerler belirtilir ve bunlar hep en yakın parklardır. Şu anda beşeri bir afet var: Erdoğan'ın polis devleti. O yüzden parklarınıza gidin!" çağrısı da alkış alıyor* katılımcılardan.

İki farklı konuşmacı ilgi çekiyor: Biri Eminönü bölgesinde "Ötekileştirilmemesi gereken %50'yle" konuşmuş bir kadın, diğeri de bir önceki gün Taksim'de polisle sohbet etmiş bir genç adam. %50'nin en büyük kaygılarının turizmin etkilenmesi ve darbe korkusu olduğunu, bu korkunun da yandaş basın tarafından körüklendiğini söylüyor ilki. Polisle konuşan genç ise polisin diyaloğa açık olduğunu iddia ediyor ve "Cevap veriyorlar, konuşuyorlar, anlamaya çalışıyorlar, bir şeyler diyorlar" diyor ve gelen tepkiler üzerine "Yok hayır, küfür etmediler" diye ekliyor. Konuştuğu polisin "Aranıza PKK'lıları alıyorsunuz, o yüzden hepiniz PKK'lısınız." dediğini söylüyor ve "Biz halkın çocuğuyuz, zaten PKK ile görüşen de hükümet değil mi?" sorusuna ise polisin cevap veremediğini belirtiyor.

Bunlar dışında da konu çeşitliliği yüksek: bir kadın cinsiyetçi küfürlere dikkat çekiyor, bir diğeri Brezilya olaylarına destek vermek için bir şeyler yapmayı öneriyor. Arada Ukraynalı bir çift söz alıyor, simültane çeviri aracılığıyla bizimle dayanışma içinde olduklarını belirtiyorlar. İki ay boyunca Occupy Wall Street hareketinde yer aldığını belirten biri "We are the 99%" gibi bir mesaj bulmak gerektiğini söylüyor. Bir başkası LGBTT'yi ve yaklaşan onur haftasını hatırlatıp topluca destek vermeye çağırıyor.

Belki de en net görülen fikir ayrılığı örgütler ve flamalar konusunda. Özetle "No örgüt, no flama" diyenler çoğunluğun takdirini alsa da, "Örgütlere hakkını teslim etmek lazım. Hep direndiler, önde durdular..." diye düşünenlerin de sayısı az değil.

Dinleyebildiğim 25 kişinin konuşmaları genel hatlarla bunları içeriyor. Ama aslında konuşulanların içeriği değil, forumun genel niteliği daha büyük önem arzediyor bu dönemde. Bir kişinin konuşmasını binden fazla sayıda insanın ses çıkarmadan dinlediği, hatta mahalle sakinlerini rahatsız etmemek için alkış vb. tepkilerini bile sessiz bir şekilde gösterdiği ve fikirlerin özgürce paylaşılabildiği ortamıyla Abbasağa Parkı Forumu belki henüz içeriğiyle ve çıktılarıyla değil ama hayata geçiş süreciyle çok değerli bir birlikte yaşama ve demokrasi pratiği sunuyor.

Özetle park forumları; ilk 3 haftası sokaklarda biber gazıyla, tazyikli suyla bir hayli hararetli geçen direnişin biraz soluklandığı ve bir sonraki adımları kafasında tarttığı bir dönemi işaret ediyor. Belki ilk günkü kadar hareketli olmayacak ama parklarda toplanan binlerce insan için şurası kesin: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.



*: Abbasağa Parkı Forumu'nun birtakım kuralları mevcut:

  • Bir moderatör seçiliyor, konuşma sırasını o düzenliyor.
  • Herkes sahneye çıkıp konuşabiliyor.
  • Konuşanların sadece 2 dakikası var.
  • Konuşan ve moderatör dışında herkes oturuyor.
  • En önemli kural: Çevre sakinlerini rahatsız etmemek adına ses çıkartılmıyor! Alkış yok, bağırma yok, yuhalama yok...
  • Konuşmacının sözüne katılıyorsanız, alkış yerine iki el havaya kaldırılıyor ve ampül sökermiş gibi -Yazardan çok ince gönderme, kıpss- hızlı hızlı sallanıyor.
  • Konuşmacıyla aynı fikirde değilseniz eller yumruk yapılmış bir şekilde kollar X haline getiriliyor.
  • Konuşmacı baydıysa "Hadi abi, ufaktan toparla istersen" anlamında basketbol hakemlerinin "Steps" hareketi gibi bir hareket yapılıyor. (Bu harekete maruz kalanlar genelde kafası karışık konuşmacılar oluyor. Bu hareketi görünce iyice kafaları karışıyor ve "Hepinizi çok seviyorum" diyerek konuşmalarını bitiriyorlar)

Zaman zaman bir konuşmacı sözleriyle kitleyi gaza getirdiğinde bir grup ellerini sallamakla yetinemeyip bir alkış kopartmaya kalkışıyor. Alkışlayanlar hemen moderatörün ve çevrelerindeki diğer katılımcıların ŞŞŞŞTTT tepkilerinin hedefi oluyor.

31 Aralık 2012 Pazartesi

2012 özeti: seyahatler ve düğünler...

Hayat git gide daha hızlı geçiyormuş gibi geliyor ya, aylar, yıllar... Hah işte, bilimadamlarının bununla ilgili bir teorisi var: diyorlar ki biz insanların zaman algısı insanın doğumuyla o an arasındaki zamanın karşılaştırılmasıyla oluşuyor. Yani, 7 yaşındaki bir çocuk için "1 yıl" hayatının tam 1/7'si iken, benim için bir yıl hayatımın sadece 1/28'i anlamına geliyor. 56 yaşıma geldiğimde bir yıl muhtemelen benim için "Ohoo, biz bunlardan 55 tane daha gördük" laubaliliğiyle yaklaşacağım bir zaman dilimi olacak, o esnada o 7 yaşındaki çocuk uçsuz bucaksız bir yaz tatilini yaşıyor olacak...

Şaka bir yana, 2012 hakkında yazayım diye blogu açtım ama aklıma "Ne kadar hızlı geçti lan!" demekten başka bir şey gelmiyor. Çok çalışıp az izin yaptığım, o az izinlere de güzel seyahatler sığdırdığım bir sene oldu.

7 yıllık bir aradan sonra tekrar Paris'e gittiğim sene oldu 2012. Benzer şekilde, 5 yıl sonra bir kez daha Berlin'i de gördüm. 2007'deki seyahatimde 6 aydır yurtdışında olmaktan, Türkiye'ye dönüş yolumda olduğumdan ve çeşitli sebeplerden ötürü moralsiz olmamdan dolayı Berlin'de geçirdiğim iki günden pek bir keyif almamıştım. O sene ne kadar Berlin'den İstanbul'a dönmek için hevesli idiysem bu sene de dönmemek için hevesliydim adeta.

Bir de, hepi topu 30 saatlik olmakla birlikte, impulsive olarak tek başıma yaptığım Kos seyahati uzun zaman sonra bana bisiklete binme keyfini yaşatması açısından güzeldi.

Genel olarak sosyal ve insan ilişkileri iyi olan bir insan olduğumu düşünüyorum, lâkin yapmaktan keyif aldığım iki sportif aktivitenin kayak ve bisiklet gibi ziyadesiyle bireysel aktiviteler olması da enteresan. "Takım çalışmasına yatkın" satırını CV'mden kaldırsam mı acaba... (:

Bir seyahati de Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi mücadelesini takip ederek Braga'ya doğru yaptım. Çok bahsedilecek bir şey yok aslında, 19 saati yolculuk olacak şekilde toplam 38 saatlik bir seyahatti. Aslında bundan da yola çıkarak 2012'de benim için yükselen taraftarlık mevhumumdan bahsetmek isterdim de onun için ayrı bir yazı yazmam icap ediyor. Aslında bakacak olursanız o yazının akışını da çıkarmıştım yaklaşık 9 ay önce ama yazmak kısmet olmadı...

Neyse, sonuç olarak 2012 genel olarak seyahatlerle hatırlayacağım bir yıl oldu. Bir de düğünlerle... Avcılar'da bir düğün salonundan Çubuklu Hayal Kahvesi'nde şekilli bir geceye kadar uzanan geniş bir spektrumda 5 farklı düğüne katıldım. 2013'ten en büyük beklentim düğünsüz bir yaz...

Bir de bloga daha fazla bir şeyler yazabilmek...

17 Ocak 2012 Salı

Sizin hiç memleketiniz öldü mü?

Benim öldü bir kere
Memleketimden ummazdım bunu
Hemşehrimin biri
"Bir Ermeni için dünyanın yaygarasını yaptınız" dedi
Benim memleketim o gün öldü.


Cemal Süreya'ya saygıyla...

31 Aralık 2011 Cumartesi

Sene 2012 ve hala...

Blogun duzenli yilbasi yazilarinin besinci bolumune hosgeldin sevgili okur. Bu yazilari kisisel hayatima dair yazdigim icin o kadar mutluyum ki, ulkem adina her sene bir oncekinden daha boktan gecerken kendimin ve senin ic dunyamizi karartmaktan kendimi alamazdim zira...

Neyse kisisel dedik, kisisel devam edelim (:

Adet oldugu uzere az once onceki senelerde yazdigim yazilara baktim. 2010 bittigindeki kabullenmislik halimin hala ne kadar tanidik geldigini farkedip kendi adima biraz endiselenmedim desem yalan olur. Yine de, atalarimizin da dedigi gibi "Degismeyen tek sey degisimin kendisidir". -Bizim anne tarafi Herakleitos'a dayaniyor da...-

Zira hayatima Deren'in girmesiyle yasanan guzellesmeler ozel hayatimda beklenmedik ama cok keyifli degisiklikler yaratti. Ne yalan soyleyeyim, bu degisiklikleri hayatima layigiyla sokabilip sokamayacagimdan endiseliydim, neyse ki endiselerimi yersiz cikarmayi basardim bir sekilde.

Isteki degisiklikler ise, onceki senelerden farksiz bir sekilde daha fazla sorumluluk ve daha uzun calisma saatleriyle sonuclandi. Sikayetci degilim, isini severek yapan sansli insanlardanim zira.

Sonuc olarak, 2012 baslarken hayat hic de fena degil. Umarim seninki de en az benimki kadar guzeldir sevgili okur.

14 Ekim 2011 Cuma

ABD Seyahati Bölüm 7 ve 7. sanat sinema

NoBar Günlükleri, dördüncü bölüm. 

Sevgili günlük, bugün NoBar'daki dördüncü akşamım. Barmenlerle selamlaştım, hâl hatır falan sordular işte. Mahallede geçirdiğim bir hafta içinde samimiyet kurduğum tek esnafın bar olması beni şaşırtmadı. 

Mekân bugün bayağı kalabalık. Oturacak yer bulamadım, yazıyı yüksek masalardan birinde ayakta yazıyorum. Yarın daha da kalabalık olur muhtemelen, burada olamayacağım için biraz üzgünüm. 

Bu akşam TV'de futbol var (Beri, beyzbolu Wikipedia'dan okur anlatırım artık sana). NFL değil ama, kolej futbolu. Koskoca stad dolu bu arada, adamlar sporun marketing'ini inanılmaz iyi yapıyorlar. Hatta biraz fazla iyi yapıyorlar muhtemelen. Dave Zirin diye bir abi var, bloguna bi bakın, belki ilginizi çeker. Sporun endüstrileşmesi üzerine yazıyor.

Bugün önce Brooklyn'de dolaştım. Musevileriyle ve hipsterleriyle ünlü Williamsburg yöresinde yürüdüm Beri'nin önerisi üzerine, tweet'lerden takip ettiyseniz görmüşsünüzdür. Tam bir hipster yuvası diyebileceğim bir kafede oturdum. İçerdeki 19 kişiden 15'inin önünde laptop vardı, laptopların 14'ü MacBook'tu. Brooklyn'in zenci mahallelerine alışkın bendeniz için bu mahalle beyaz MacBook'lu beyaz hipsterleri ve şakaklarından sarkan saç örgüleriyle gezen musevileriyle enteresan bir değişiklik oldu. 

Sonrasında da adet yerini bulsun diye yine Manhattan'a geçtim. Union Square'e henüz gitmemiştim, Beri de bu civarda 1-2 yer önerince gideyim bari dedim. Güzel bir bölgeymiş orası da. Dükkanları dolaştım, 3-5 bir şey aldım (Beni bitiren Best Buy oldu). Sinemaya gittim. 

Sinema kararı biraz ani oldu aslında. Hava kararmıştı, yorulmuştum ve bara gitmek için saat daha çok erkendi. O sırada geçtiğim bir reklam panosunda Ides of March'ın afişini gördüm. Daha önceden de ilgimi çekmişti, birkaç gün önce de Starbucks'ta bırakılmış bir gazeteyi okurken olumlu bir eleştiri görmüştüm. Google'a sordum, bana en yakın sinemayı ve seansları gösterdi, biletimi de online aldım ve sinemaya doğru yürüdüm. Yolda bir de sosisli yedim. 

Burada yaşadığım sinema deneyimiyle, İstanbul'da herhangi bir büyük sinemada yaşadığım deneyimler arasında neredeyse hiçbir fark yok. Gözüme çarpan iki fark oldu, birincisi koltuk numarası yok, istediğin yere oturuyorsun. İkincisi de, seansın başlama saatine kadar reklamlar gösteriliyor, seansın başlayacağı saatlerde de fragmanlar. Saymadım ama herhalde 5-6 tane fragman gösterdiler. Deneyimim tam olsun diyerek girişte nachos ve ve dev bardakta kola da aldım. Film arası olmadığından kola tercihimden biraz pişman oldum ama neyse artık. Bu arada, amma pisboğazlık yapmışım, sosisli, nachos... 

Film hakkında da bir şeyler yazayım oldu olacak (Yanımdakiler kalktı, o yüzden artık oturuyorum, bir bira daha söyleyeyim en iyisi...). Filmin yönetmeni ve oyuncularından biri George Clooney, ABD başkanlığı yarışında Michael Morris isimli demokrat partinin iki aday adayından birini canlandırıyor. Film ise Morris'in kampanyasını yürüten ekipteki ikinci isim olan Stephen karakterinin etrafında şekilleniyor. Filmin başında Stephen ziyadesiyle naif bir şekilde "Morris ve ideallerini desteklediğim için bu işi yapıyorum ben" diye takılsa da, adaylık yarışındaki kilit nokta olan Ohio önseçimleri yaklaştıkça işin içindeki pisliğe şahit olmaya başlıyor ve ellerini kirletmekle kariyerini bitirmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor. 

Filmin hikayesini biraz fazla lineer bulduğumu belirtmek zorundayım. Genel olarak hikayeyi şekillendiren iki tane kırılma noktası var ve bunlar çok elverişli bir şekilde arka arkaya denk geliyorlar. Bir Deus Ex Machina olarak senarist biraz fazla görünüyor bence (Senaryoda imzası olan isimlerden biri yine Clooney bu arada). Yine de, iş politik arenanın pisliklerine gelince Obama'nın da destekçilerinden biri olmuş olan Clooney'nin bu pisliklerin yaşandığı arena olarak Demokrat Parti'yi seçmiş olması ilginç bir tercih gibi geldi bana. Gerçi Cumhuriyetçiler'e yönelik taşlamalar filmde bolca mevcut ama (OHA MANYAK YAĞMUR YAĞIYOR DIŞARDA) gerek filmdeki demokrat adayın kampanyasındaki pislikler, gerekse Clinton'ın Lewinski skandalına yapılan göndermeler filmin eleştirisinin genel olarak egemen kesime yönelmesini sağlıyor. Bu çerçeveden bakınca da aslında şu günlere damgasını vuran Occupy Wall Street hareketiyle filmin arasında bir paralellik kurmak mümkün. 

Sanırım filme dair diyeceklerim bu kadar (: Yazı da yine hayvan gibi uzun olmuş, sanırım yazılarımı iki birayla değil bir birayla yazsam daha iyi olacak...

Neyse, bu da zaten buradaki son gecem. Yarın öğleden sonra uçağa biniyorum bir aksilik olmazsa, bir yazı da orada yazarım artık...

13 Ekim 2011 Perşembe

ABD Seyahati Bölüm 6: Hastasıyım Broadway'in...

Sanırım bu serinin adını NoBar Günlükleri yapsam da olur, zira bu mahallenin barında geçirdiğim üst üste üçüncü akşam. TV'de yine beybol var. Hatta maçlar seri şeklinde oynandığından MLB'de, yine dünkü takımlar oynuyor: Texas vs. Detroit. Şöyle iki gün daha gelsem buraya oyunu da anlamaya başlarım herhalde. 

Aslında bugünkü planım genel olarak Brooklyn'de dolanmak ve Manhattan'a geçmemekti. Ancak öğlen Deren'le Skype'da konuştuktan sonra aklıma Broadway'deki oyunlardan biri geldi. Deniz gittikten sonra uygun bir bilet bulabilirsem giderim demiştim ama sonra bakmayı unutmuştum. Oyun çok yeni ve popüler olduğundan tkts'ye henüz düşmemiş, o yüzden normal fiyat kategorilerinden en ucuzuna bakmaya başladım internet sitesinden. İlk önce yarın akşamki oyuna baktım, bulamadım. Sonra bu akşamkine baktım, yine yok... Bugün öğlen 2'deki oyuna bakayım bir de dedim, baktım ki var. Oyuna sadece bir buçuk saat vardı, aldım bileti. Çıktım evden, metroya atladım ve tiyatroya gittim, bileti teslim aldım, sonra da Famous Famiglia'da iki dilim pizzayla kahvaltımı edip oyuna girdim. 

Oyunun ismi The Mountaintop. 3 Nisan 1968'i 4 Nisan'a bağlayan gece, yani öldürüleceği günün gecesinde Martin Luther King'in Memphis'deki otel odasında geçiyor. Oyun kurgusal, yani gerçekten o odada geçmiş bir şeylere dayanmıyor. Zaten oyun ilerledikçe bu rahatlıkla anlaşılıyor. İki kişilik bir oyun, King ve otelde çalışan Camae isimli zenci bir kadın arasında Lorraine Motel'in 306 numaralı odasında geçiyor. Hikayenin ağırlığı da MLK'nin aktivistliğinden ziyade insanı taraflarında. 

Benim gibi, MLK'nin hayatı hakkında yüzeysel bilgilere sahip olan biri için enteresan bir oyun olmakla birlikte, oyunun bir noktadan sonra saptığı ruhanî yol ne yalan söyleyeyim beni biraz baydı. Gerçi MLK'nin aslen bir rahip olduğunu düşünürsek hikayedeki bu tercih çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Beni oyuna götüren asıl sebep de -her ne kadar ilgi çekici de olsa- hikayesine duyduğum meraktan ziyade oyunculuğuna duyduğum meraktı. Zira, Dr. Martin Luther King rolünü sahnede canlandıran isim, beyazperdeden çok sevip saydığımız Samuel L. Jackson'dan başkası değil. 

Tiyatroyla bir dönem kısa bir ilişkim olduğundan öyle oyunculuk vb. konularında ahkam kesecek değilim. Ama sinemaya alışkın oyuncular için izleyici önünde oynamanın kolay bir şey olmadığını bilmek için uzman olmaya gerek yok. Zira bu oyun da, 62 yaşındaki Jackson'ın ilk Broadway oyunuymuş aslında. (Gençliğinde bir Broadway oyununda understudy'lik yapmışlığı varmış sadece [Understudy'nin Türkçesi nedir bilmiyorum, yedek aktör diyelim])

Dediğim gibi, uzman değilim ama adam şahane oynadı arkadaş. Açıkçası, adam sahneye çıktığında karakteri değil de aktörü göreceğim diye endişeleniyordum, mesela Haluk Bilginer'i izlerken oluyor bu, aktörün karakterin önüne geçtiğini hissediyorum (Tek istisnası Masumiyet). Böyle bir durum bir an bile olmadı. Hatta itiraf etmeliyim ki bir süre gerçekten sahnedeki Samuel L. Jackson mı yoksa understudy'si mi diye şüpheye düştüm. En ucuz bileti aldığımdan -literally- sahneye en uzak koltuktaydım, bir an emin olamadım. Müsait bir anda kitapçıktan understudy'nin fotoğrafına bakınca emin oldum. Adam öyle girmiş ki karaktere, oyunun çıkışında gelse yanıma elini uzatıp "Merhaba, ben Dr. King" dese elini sıkar, "Tanıştığımıza çok sevindim" derim. Adam çok güçlü bir karakterin bütün insani yönlerini; mizahını, korkularını, pişmanlıklarını gerçekliğinden şüphe duysan neredeyse utanacağın kadar doğal bir şekilde taşıyor ve aktarıyor. 

Neyse, biraz daha devam edersem yazının başlığını "I'm gay for Samuel L. Jackson" diye değiştirmem gerekecek sanırım. Jackson'ın rol arkadaşı Angela Basset'ın da sahnede Jackson'ın gölgesinde kalmayacak bir performans sergilediğini belirterek bu kısma son vereyim. 

Neticesinde oyunu izlediğime memnunum, her ne kadar hikaye beni derinden etkilememiş olsa da. Olur da önümüzdeki dört ay içinde bir ara New York'a yolunu düşerse ve bir tiyatro oyunu izlemek isterseniz (Müzikal değil) bunu tavsiye edebilirim. 

Aslında oyundan sonra da Deren'in ve abimin önerileri üzerine gittiğim South Street Seaport'tan çıkıp Brooklyn - Crown Heights'a kadarki 2 saatlik yürüyüşümden bahsedecektim ama yazı haddinden uzun oldu, biram da bitmek üzere zaten. Ayaklarımın acısına iki blok daha dayanarak eve gidip yatma vaktim geldi sanırım...


12 Ekim 2011 Çarşamba

ABD Seyahati Bölüm 5: İnsanlar simsiyah, kızıl, beyaz...

Dünkü melakolik yazımızın ardından normal seyahat yazısı formatımıza geri dönelim. Format dedim ama bi formatı da yok aslında, geldiği gibi yazıyorum. Bakalım bu sefer neler gelecek...

Öncelikle kısa bir özet yapalım. Bu serinin ilk iki bölümünde anlattığım üzere hızlı bir şekilde New York aktarmalı olarak Chicago'ya geldim 1 Ekim Cumartesi sabahı. Ertesi gün de Deniz katıldı bana. Üçüncü yazıda Chicago seyahatini yazdım zaten. Ekim'in 6'sında New York'a geçtik, Brooklyn - Crown Heights'daki evimize yerleştik. 

Airbnb'den bulduğumuz bu evin sahibi Debbie o sırada Florida'da olduğundan bizi annesi karşıladı ve yerleşmemize yardımcı oldu. Kendisi de iki sokak ötede oturuyormuş zaten. Mahallemiz filmlerden fırlamış bir zenci mahallesi adeta. Metrodan inip de eve yürürken sokakta bizden başka beyaz yoktu. Kıçlarından düşmeye ramak kalmış pantolonlarıyla gençler, geçen arabalardan yükselen hip-hop, "'Coz it says so in the Bible!" diye bağıran yaşlı amcalar... Hepsi var burda. 

Deniz'in ilk derdi müzeleri gezmek olduğundan onun burada olduğu günleri Manhattan'a gidip gelerek ve müze gezerek geçirdik. MoMA, Met, Guggenheim... Ne varsa gördük. Bunlar arasından birine gideceksen o MoMA olsun derim. Cuma akşamı gidersen ücretsiz ama çok kalabalık. 

ABD'deki günlerimizde o kadar çok müze gezdik ki (Bir de Sanat Tarihi mezunuyla gezince) şimdi karşıma gelse bir Seurat'yı, efendime söyleyeyim bir Francis Bacon'ı, bir Lichtenstein'ı 20 metreden tanırım (Yasal Uyarı: Tablo boyutuna bağlı olarak tespit mesafesi 5 metreye kadar düşebilir). 

Müzeler dışında, her turistin yapması icap ettiği üzere Empire State Building'e çıktık ve ben bu seyahatte içime işleyen kapitalizmin de etkisiyle "Acaba World Trade Center'ın yıkılması buranın gelirini ne kadar artırmıştır?" diye düşünmeden edemedim...

New York'a kadar gelmişken bir de Broadway müzikali izleyelim dedik ve tkts ofisinin yolunu tuttuk. tkts, belli saatlerde açık olan ve sadece o günün Broadway ve Off-Broadway gösterilerine 30-50% arasında değişen indirimlerle bilet satan bir ofis. Times Square'de ve Brooklyn'de ofisleri var. Bir yerde daha vardı ama unuttum, tdf.org'dan bakın gitmeyi düşünürseniz. 

tkts'in iPhone uygulamasından o gün hangi gösterilere bilet sattıklarını öğrenip Brooklyn ofisinin yolunu tuttuk cumartesi sabahı ve The Phantom of the Opera için 40% indirimli bilet bulduk. Broadway için adet yerini bulsun diyerek görece şık giyindik -öyle ki biletleri kontrol eden amcadan kxcd kravatım için bir övgüye dahi mazhar oldum- ve akşam Majestic Theater'ın yolunu tuttuk. 

The Phantom an itibariyle Broadway'in en uzun soluklu gösterisi, 1988'den bi aralıksız oynuyor. İstanbul terimleriyle konuşacak olursak tam bir Lüküs Hayat (: Hikayeyi biliyorsunuzdur, bilmiyorsanız da öğrenirsiniz nasıl olsa, ben gösteriden bahsedeyim. Müzikal yerine sürekli gösteri diyorum çünkü tam bir gösteri. "Adamlar bu işi iyi biliyor" diyorsunuz sonunda. Neticesinde müzikal -bence- komik bir şey ve konstantre olmak bana zor geliyor. Ama müziklerin güzelliği, dekorun kalitesi ve efektlerin başarısı sahneden gözünüzü ayırmamanızı sağlıyor. Şu meşhur avize umduğumdan daha yavaş düştü ama yine de gayet iyiydi...

Dün itibariyle Deniz İstanbul'a döndü. Ev sahibimiz de Florida'dan dönüp iki gün sonra tekrar bir yere gitti. Şu anda resmen Brooklyn'de tek başıma eve çıkmış gibiyim. Gerçi evde çok fazla da vakit geçirmiyorum. Hava daha geç kararıyor olsa bahçede takılırdım akşamları ama onun yerine mahallenin barını tercih ediyorum iki akşamdır. Biramı içip blogumu yazıyorum. Dün akşam mekandaki tek beyaz bendim, bu akşam 3 tane daha var. 

Bir de dün akşam TV'de futbol vardı, en azından touchdown falan olunca seviniyordum. Bu akşam beyzbol var, resmen bi bok anlamıyorum. Nereye koşuyor olm bu adamlar?

11 Ekim 2011 Salı

Trip to USA Part 4: Monday Night Loneliness

Brooklyn, 22:23 EDT

Left Deniz at the AirTrain station for JFK, she's flying back tonight and I'll be here for a couple days more. Took the subway back to Brooklyn and headed for the neighborhood bar. Ordered a bottle of Ithaca Pale Ale and been checking out the game: Chicago Bears vs. Detroit Lions. Haven't still figured out all the rules of football but I can enjoy a touchdown nonetheless. Bears are losing though ):

It'd been a while since I felt this lonely. I'm all by myself at NYC, while all my friends are sleeping (hopefully) on the other side of the globe. Time difference can be a bitch sometimes. 

Don't get me wrong, I know I ain't alone. Got friends, family, a girlfriend (How dearly she's missed). Yet, I guess it'd been a some time since I was at a bar by myself with nobody to call. 

By the way, it's really hard to be sentimental while guys on the big screen are just jumping on top of each other brutally. Thank you guys but I guess I'll prefer soccer. 

Switched to Brown Ale and the Bears scored a touchdown. Things are improving already (:

(Since there's no one to talk Turkish to, I felt like writing this one in English. Belki yarın da New York'a dair bir şeyler yazarım ana dilimde...)