22 Mayıs 2008 Perşembe

Tanrım ne yapıyorum ben?

Ne zamandır bloga doğru düzgün bir şeyler yazmadığımı ben de fark ettim. En son film festivali zamanında yazmışım kendimle, hayatımın nasıl gittiğiyle ilgili elle tutulur bir şeyler. Zaten festival bittikten sonra da hayatım rayından çıktı (: Bir süredir neler yapıyorum, bari paylaşayım dedim. Tanrılar'a bir yakarış söz konusu değil yani başlıkta yaratılan etkinin aksine.

Genel olarak okul bitsin diye bekliyorum aslında. Tezimi yazıp geçen hafta teslim ettim, pazartesi günü de savunması olacak. Bilmeyenler için tezimin başlığını paylaşayım: "Utilisation d'une carte géographique dans les systèmes interactifs d'information des transports en commun: Un test d'utilisabilité dur le système de recherche d'itinéraire d'İETT". Tahmin edebileceğiniz gibi başlık bu kadar uzun olması münasebetiyle (Kapakta beş satır tutuyor) tezin önemli bir kısmını özetliyor. Tezde araştırmaya çalıştığım konu seyahat planlama sistemi adıyla anılan interaktif bilgilendirme sistemlerinde bir arama yöntemi olarak interaktif bir haritanın sunulmasının sistemi daha kullanılır kılıp kılmadığı. İETT'nin seyahat planlama sistemi'ni örneklerimden biri olarak ele alıp, bu sistem üzerinde 10 adet kullanıcıyla bir test gerçekleştirdim.

Bunun dışında dersler bitti geçen hafta, finaller başladı. İşte birtakım sınavlar ödevler falan çok sıkıcı... Günlerdir sınavlar için film seyrediyorum. Salı akşamı The Village'ı ve Cléo de 5 à 7'i seyrettim, dün de The Departed'ı seyrettim. Belki biliyorsunuzdur, Scorsese'ye Oscar'ı getiren bu film Mou Gaan Dou (Infernal Affairs) isimli bir Hong Kong filminin uyarlaması. O filmi de Hong Kong sineması üzerine bir sunum hazırladığım sırada izlemiştim zaten, üç hafta kadar önce. O sunumu da yazılı bir ödev hâlinde yarın teslim etmem gerekiyor. Pöff...

Filmlerden bahsedince de, festival bittiğinden beri sinemaya gitmediğimi fark ettim. Bunda tezin etkisi de aşikar ama aslında geçen yazdan beri dört adet sinema festivaline gidip bir sürü film izlemiş olmama rağmen (Muhtemelen 50'den fazladır diye düşünüyordum, saydım 52 çıktı) vizyona giren filmlerden izlediklerimin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Daha sık gitmek lazım...

Derslerin bitmesiyle sınavların başlaması arasında geçen 3 günlük süreyi içerek değerlendirdik biz de... Cuma günü okulda festival başladı. Biz de okulda içmeye başladık, ama gecenin ilerleyen saatlerinde çıkacak olan Bedük'ü beklemedim ben ve Beşiktaş'a geçerek içmeye Çimen ve Aykan'la devam ettim. Cumartesi ise festivalimizin ikinci günüydü ve bir MFÖ konseri söz konusuydu. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum:

(MFÖ'yü öyle bir severim ki, öyle böyle değil. Konserlerine gideceğim zaman aklıma bir sene öncesi geldi. Nisan sonu gibiydi, o sırada Volda'daydım hâlâ, MFÖ Babylon'da diye bir mail geldi. İstanbul'dan uzak kalmanın acısını bir kez daha hissetmiştim derinlerde. Zaten yalnızlık da ömür boyu...)

Bu duygusal parantezimizin ardından cumartesi gününe geri dönelim. Festivalimize gittik, yedik, içtik, MFÖ'den önce Bora Öztoprak & Kaan Öztürk ikilisinin laubaliliğin limitlerinde dolaşan sahne şovuna maruz kaldık ve sonra da MFÖ ile ziyadesiyle coştuk. Ayrıca, gece boyunca çok ilginç bir şey üç defa başıma geldi: Tanımadığım insanlar beni tanıdı. Elimde üç birayla Deniz ve Cemile'nin yanına gitmeye uğraşırken birisinin "Aaa, Sarper geçiyor" dediğini duydum ve dönüp tanımadığım iki kızla karşılaştım, Aykan'ın arkadaşlarıymış, gürültüden daha fazla anlaşamadık. Sonra Deniz'le karşı karşıya dururken aramıza iki kız girdi birden bire, sonra kenara çekildiler, sonra da kızlardan biri bana "Sen Sarper'sin değil mi?" diye sordu, o da meğer Bes'in yurttan oda arkadaşıymış, fotoğraflarımı görmüş. Son olarak da MFÖ eşliğinde zıplarken Pelinler geldiler yanımıza, onların yanında gelen bir kız da bu sefer "Aaa, sen Sarp'sın değil mi?" diye bağırdı bana. Ortalıkta bu kadar çok fotoğrafımın dolandığından benim de haberim yoktu...

Pazar günü ise ada çıkartması yapıldı. Saat 12'de telefonun sesiyle uyandım: "Saat 2'de Kabataş'tan ada vapuruna biniyoruz" dedi hattın diğer ucundaki, "Peki" dedim ve o akşamki Pain of Salvation konseri biletlerini ulaştıracak bir yol bulmak için Alper'i aradım. Ancak Alper'e ulaşamadım, biraz daha denedim, sonra evinden aradım, babası "Alper Kadıköy'e doğru gitti" dedi. Sonra önce Onur'u aradım, evinde tez yazıyormuş. Daha sonra Kerem'i aradım, Ağva'da denizi arıyormuş o da. Kerem'den Koray'ın telefon numarasını öğrenip Koray'ı aradım, Alper Koray'ın yanındaymış, Kadıköy'deymişler. Ben bunları yapana kadar da saat 13.00'e geliyordu neredeyse. İDO'nun internet sitesinden vapur saatlerine bakıp 14.00'de Kabataş'tan kalkan vapurun adalardan önce saat 14:20'de Kadıköy'e uğradığını gördüm ve Alper'e 14:00'te iskelede buluşalım deyip evden çıkıp Kadıköy'e gittim.

Kadıköy'e beklediğimden daha erken ulaştım, biraz dolandım etrafta, bisiklete binerken takmak üzere bir spor gözlüğü satın aldım, sonra Bambi'ye girip kahvaltımı etmeye başladım, o arada Alper geldi, biletleri verdim, sonra ayrıldık ve ben iskeleye geçtim. 14:20'de hâlihazırda tıklım tıklım olan ada vapuru geldi ve bindim, bizimkileri buldum. Önce Büyükada'ya gidip dondurma yedik, ardından da yine tıklım tıklım olan bir başka vapurla Burgaz Adası'na geçtik ve içtik. Uzun zamandır geçirdiğim en keyifli (ve lezzetli) günlerden biri oldu.

Off kaptırıp çok uzun yazmışım, burada keseyim, hâlâ okuyanlar varsa kendilerine sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Hayat böyle işte...

2 yorum:

  1. Başlıkta adı geçen tanrı sana bir sürü kız potansiyeli sunmuş gibi bir izlenime kapıldım ben. Valla bana kimse "Aaa sen Sadun'sun" diye gelmedi. Vakti zamanında gelseydi... Ehe ehe :)

    YanıtlaSil
  2. Bu yazı bana Anathema'dan Angelica dinletti...
    O değil de çok özlemişim lan sizi. Nasıl olacak bu işler?

    YanıtlaSil