16 Temmuz 2010 Cuma

Mürekkep yalamak ne acaip bir laf...

Sevgili okur,

Arkamdan bir ton laf etmişsindir kesin, yazacağım deyip de yazmadıklarım için... Ettiysen söyle, kızmayacağım...

Cannes konusunu yazma isteğim devam ediyor, vakit bulursam yazacağım onu. Ama öncesinde son zamanlarda okuduğum kitaplardan biraz bahsedesim geldi.

Üniversite yıllarımdayken bile bu kadar fazla kitap okuyabildiğim bir zaman dilimi olmamıştı sanırım. Belki, tek başıma Bodrum'a gidip sabahtan akşama kadar balkonda oturup kitap okuduğum zamanları bunun dışında tutmam gerekir.

Her neyse, son 3 ay içinde 8 kitap okumuşum. Favori hikaye anlatıcılarımızdan Neil Gaiman'ın, The Graveyard Book'uyla başlayan süreç, yıllardır kitaplığımda bekleyen iki adet bilimkurguyu devirmemle devam etti. Birisi, büyük usta Stanislav Lem'in Dünya'da Barış isimli kitabıydı. İkincisi ise, Kerem Bey'in bana yıllar önceki bir doğumgünümde -Galiba 2006'da- hediye ettiği Dune idi. Bu son iki kitabı nihayet okuyup geride bırakmak iyi geldi.

Bunların hemen ardından Murakami sevdam başladı. Barselona'ya gitmeden hemen önce Dune'ü bitirdim ve İstanbul Havalimanı'ndaki D&R'den seyahat boyunca okuyacağım bir kitap ararken gözüme takıldı Murakami'nin What I Talk About When I Talk About Running isimli kitabı. Geçen sene Murakami'nin bir romanını okumuş ve beğenmiştim ama sonrasında çok alakam olmamıştı. D&R'deki kitap ilgimi çekti, çok uzun görünmediğinden seyahatim için ideal olacağını düşündüm, haklıymışım...

Barselona boyunca okudum kitabı, dönüş yolunda uçaktayken bitirdim. Murakami'nin formda kalmak için koşmaya başlaması ve bu aktiviteyi yıllarca yarı-profesyonel bir tarzda sürdürmesi ve koşmanın nasıl bir şey olduğuna, koşarken kafasından geçenlere ve daha pek çok şeye dair yazdıklarından oluşuyor kitap. Okudukça Murakami'ye çok kanım ısındı.

Barselona dönüşünde Deniz Hanım'ın Sant Jordi Günü hediyesi olan Coming Up For Air'e (George Orwell) başladım. Orwell, kitabı 1984'ü yazmadan önce yazmış. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasına çeyrek kala İngiltere'de geçiyor. Kendini nostaljiye vermeye başlamış, ziyadesiyle orta sınıf ve orta yaşlı bir abinin ağzından dönemin toplumsal paranoyalarla bezeli gündelik hayatını anlatıyor Orwell. Bir taraftan da, 1984'ün doğumuna ilişkin ipuçları da orada burada karşımıza çıkıyor. Meraklısına tavsiye edilir.

Orwell'dan sonra, adadan çıkma bir başka yazarla vakit geçirdim. High Fidelity'nin yazarı olarak sevip tanıdığımız Nick Hornby'nin, çocukluğundan şu yaşına kadar bir Arsenal taraftarı olarak neler yaşadığını anlattığı kitabı Fever Pitch'i okudum. Taraftarlık üzerine yazılmış en iyi kitap olduğu söylenir, okudum ve bu sava bir itirazım yok.

Daha Fever Pitch'i bitirmeden satın almıştım bir sonraki okuyacağım kitabı: Murakami'nin kısa öykülerinden oluşan The Elephant Vanishes. Çok büyük bir hevesle okudum bu kitabı ve hevesimi boşa çıkarmayacak kadar da keyifliydi.

Şöyle bir huyum vardır: Bir öykü kitabı okuyacağım zaman, kitaba başlamadan önce içindekiler listesinden kitaptaki en kısa öykülerden bir tanesini seçer ve öncelikle onu okurum. Bir nevi kitaba ısınmak için. Murakami'nin öykülerinde de bunu yaptım ve okuduğum o ilk öykünün -On Seeing The 100% Perfect Girl One Beautiful April Morning- tadı adeta damağımda kaldı. Kitabı bitirdikten sonra, istemsizce 3 tane tweet yaptım arka arkaya. İkincisindeki cümle de, işte o öyküden alıntıydı...

Yine Murakami'yi okurken bir sonra okuyacağım kitabı satın almıştım. Kanyon'da Demet Hanım'ın işten çıkmasını beklerken Remzi'de görüp biraz kıllanarak aldım Paul Auster'ın son romanı Invisible'ı. Biraz kıllanarak diyorum, çünkü anlatımı keyifli olmasına rağmen, Auster'ın önceden okuduğum kitapları ağzımda bir nebze kekremsi bir tat bırakmıştı. Bu arada belirteyim, kendisinin başyapıtları olarak anılan Moon Palace ve Brooklyn Follies'i okumadım, henüz. Ancak bu kitap, yani Invisible, o kadar sürükleyici bir şekilde başladı ve devam etti ki, adeta elimden bırakamadım. Öyle ki, geceleri kitaba dalıp geç yatıp sabahları işe geç kaldım ve işe geç gittiğim için öğle yemeğine de geç ve tek başıma çıkarak yemekte de okumaya devam ettim kitabı. Bu tempoyla da yaklaşık 300 sayfalık kitap 5 günde bitti.

Sıradaki kitaba dün akşam başladım. Yine Murakami. The Wind-up Bird Chronicle. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ından bu yana ilk defa bir kitap beni sayfa sayısıyla korkuttu. Bitirince haber veririm...

607 sayfa bir ninjanın gözünü korkutamaz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder