13 Ekim 2011 Perşembe

ABD Seyahati Bölüm 6: Hastasıyım Broadway'in...

Sanırım bu serinin adını NoBar Günlükleri yapsam da olur, zira bu mahallenin barında geçirdiğim üst üste üçüncü akşam. TV'de yine beybol var. Hatta maçlar seri şeklinde oynandığından MLB'de, yine dünkü takımlar oynuyor: Texas vs. Detroit. Şöyle iki gün daha gelsem buraya oyunu da anlamaya başlarım herhalde. 

Aslında bugünkü planım genel olarak Brooklyn'de dolanmak ve Manhattan'a geçmemekti. Ancak öğlen Deren'le Skype'da konuştuktan sonra aklıma Broadway'deki oyunlardan biri geldi. Deniz gittikten sonra uygun bir bilet bulabilirsem giderim demiştim ama sonra bakmayı unutmuştum. Oyun çok yeni ve popüler olduğundan tkts'ye henüz düşmemiş, o yüzden normal fiyat kategorilerinden en ucuzuna bakmaya başladım internet sitesinden. İlk önce yarın akşamki oyuna baktım, bulamadım. Sonra bu akşamkine baktım, yine yok... Bugün öğlen 2'deki oyuna bakayım bir de dedim, baktım ki var. Oyuna sadece bir buçuk saat vardı, aldım bileti. Çıktım evden, metroya atladım ve tiyatroya gittim, bileti teslim aldım, sonra da Famous Famiglia'da iki dilim pizzayla kahvaltımı edip oyuna girdim. 

Oyunun ismi The Mountaintop. 3 Nisan 1968'i 4 Nisan'a bağlayan gece, yani öldürüleceği günün gecesinde Martin Luther King'in Memphis'deki otel odasında geçiyor. Oyun kurgusal, yani gerçekten o odada geçmiş bir şeylere dayanmıyor. Zaten oyun ilerledikçe bu rahatlıkla anlaşılıyor. İki kişilik bir oyun, King ve otelde çalışan Camae isimli zenci bir kadın arasında Lorraine Motel'in 306 numaralı odasında geçiyor. Hikayenin ağırlığı da MLK'nin aktivistliğinden ziyade insanı taraflarında. 

Benim gibi, MLK'nin hayatı hakkında yüzeysel bilgilere sahip olan biri için enteresan bir oyun olmakla birlikte, oyunun bir noktadan sonra saptığı ruhanî yol ne yalan söyleyeyim beni biraz baydı. Gerçi MLK'nin aslen bir rahip olduğunu düşünürsek hikayedeki bu tercih çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Beni oyuna götüren asıl sebep de -her ne kadar ilgi çekici de olsa- hikayesine duyduğum meraktan ziyade oyunculuğuna duyduğum meraktı. Zira, Dr. Martin Luther King rolünü sahnede canlandıran isim, beyazperdeden çok sevip saydığımız Samuel L. Jackson'dan başkası değil. 

Tiyatroyla bir dönem kısa bir ilişkim olduğundan öyle oyunculuk vb. konularında ahkam kesecek değilim. Ama sinemaya alışkın oyuncular için izleyici önünde oynamanın kolay bir şey olmadığını bilmek için uzman olmaya gerek yok. Zira bu oyun da, 62 yaşındaki Jackson'ın ilk Broadway oyunuymuş aslında. (Gençliğinde bir Broadway oyununda understudy'lik yapmışlığı varmış sadece [Understudy'nin Türkçesi nedir bilmiyorum, yedek aktör diyelim])

Dediğim gibi, uzman değilim ama adam şahane oynadı arkadaş. Açıkçası, adam sahneye çıktığında karakteri değil de aktörü göreceğim diye endişeleniyordum, mesela Haluk Bilginer'i izlerken oluyor bu, aktörün karakterin önüne geçtiğini hissediyorum (Tek istisnası Masumiyet). Böyle bir durum bir an bile olmadı. Hatta itiraf etmeliyim ki bir süre gerçekten sahnedeki Samuel L. Jackson mı yoksa understudy'si mi diye şüpheye düştüm. En ucuz bileti aldığımdan -literally- sahneye en uzak koltuktaydım, bir an emin olamadım. Müsait bir anda kitapçıktan understudy'nin fotoğrafına bakınca emin oldum. Adam öyle girmiş ki karaktere, oyunun çıkışında gelse yanıma elini uzatıp "Merhaba, ben Dr. King" dese elini sıkar, "Tanıştığımıza çok sevindim" derim. Adam çok güçlü bir karakterin bütün insani yönlerini; mizahını, korkularını, pişmanlıklarını gerçekliğinden şüphe duysan neredeyse utanacağın kadar doğal bir şekilde taşıyor ve aktarıyor. 

Neyse, biraz daha devam edersem yazının başlığını "I'm gay for Samuel L. Jackson" diye değiştirmem gerekecek sanırım. Jackson'ın rol arkadaşı Angela Basset'ın da sahnede Jackson'ın gölgesinde kalmayacak bir performans sergilediğini belirterek bu kısma son vereyim. 

Neticesinde oyunu izlediğime memnunum, her ne kadar hikaye beni derinden etkilememiş olsa da. Olur da önümüzdeki dört ay içinde bir ara New York'a yolunu düşerse ve bir tiyatro oyunu izlemek isterseniz (Müzikal değil) bunu tavsiye edebilirim. 

Aslında oyundan sonra da Deren'in ve abimin önerileri üzerine gittiğim South Street Seaport'tan çıkıp Brooklyn - Crown Heights'a kadarki 2 saatlik yürüyüşümden bahsedecektim ama yazı haddinden uzun oldu, biram da bitmek üzere zaten. Ayaklarımın acısına iki blok daha dayanarak eve gidip yatma vaktim geldi sanırım...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder