14 Ekim 2011 Cuma

ABD Seyahati Bölüm 7 ve 7. sanat sinema

NoBar Günlükleri, dördüncü bölüm. 

Sevgili günlük, bugün NoBar'daki dördüncü akşamım. Barmenlerle selamlaştım, hâl hatır falan sordular işte. Mahallede geçirdiğim bir hafta içinde samimiyet kurduğum tek esnafın bar olması beni şaşırtmadı. 

Mekân bugün bayağı kalabalık. Oturacak yer bulamadım, yazıyı yüksek masalardan birinde ayakta yazıyorum. Yarın daha da kalabalık olur muhtemelen, burada olamayacağım için biraz üzgünüm. 

Bu akşam TV'de futbol var (Beri, beyzbolu Wikipedia'dan okur anlatırım artık sana). NFL değil ama, kolej futbolu. Koskoca stad dolu bu arada, adamlar sporun marketing'ini inanılmaz iyi yapıyorlar. Hatta biraz fazla iyi yapıyorlar muhtemelen. Dave Zirin diye bir abi var, bloguna bi bakın, belki ilginizi çeker. Sporun endüstrileşmesi üzerine yazıyor.

Bugün önce Brooklyn'de dolaştım. Musevileriyle ve hipsterleriyle ünlü Williamsburg yöresinde yürüdüm Beri'nin önerisi üzerine, tweet'lerden takip ettiyseniz görmüşsünüzdür. Tam bir hipster yuvası diyebileceğim bir kafede oturdum. İçerdeki 19 kişiden 15'inin önünde laptop vardı, laptopların 14'ü MacBook'tu. Brooklyn'in zenci mahallelerine alışkın bendeniz için bu mahalle beyaz MacBook'lu beyaz hipsterleri ve şakaklarından sarkan saç örgüleriyle gezen musevileriyle enteresan bir değişiklik oldu. 

Sonrasında da adet yerini bulsun diye yine Manhattan'a geçtim. Union Square'e henüz gitmemiştim, Beri de bu civarda 1-2 yer önerince gideyim bari dedim. Güzel bir bölgeymiş orası da. Dükkanları dolaştım, 3-5 bir şey aldım (Beni bitiren Best Buy oldu). Sinemaya gittim. 

Sinema kararı biraz ani oldu aslında. Hava kararmıştı, yorulmuştum ve bara gitmek için saat daha çok erkendi. O sırada geçtiğim bir reklam panosunda Ides of March'ın afişini gördüm. Daha önceden de ilgimi çekmişti, birkaç gün önce de Starbucks'ta bırakılmış bir gazeteyi okurken olumlu bir eleştiri görmüştüm. Google'a sordum, bana en yakın sinemayı ve seansları gösterdi, biletimi de online aldım ve sinemaya doğru yürüdüm. Yolda bir de sosisli yedim. 

Burada yaşadığım sinema deneyimiyle, İstanbul'da herhangi bir büyük sinemada yaşadığım deneyimler arasında neredeyse hiçbir fark yok. Gözüme çarpan iki fark oldu, birincisi koltuk numarası yok, istediğin yere oturuyorsun. İkincisi de, seansın başlama saatine kadar reklamlar gösteriliyor, seansın başlayacağı saatlerde de fragmanlar. Saymadım ama herhalde 5-6 tane fragman gösterdiler. Deneyimim tam olsun diyerek girişte nachos ve ve dev bardakta kola da aldım. Film arası olmadığından kola tercihimden biraz pişman oldum ama neyse artık. Bu arada, amma pisboğazlık yapmışım, sosisli, nachos... 

Film hakkında da bir şeyler yazayım oldu olacak (Yanımdakiler kalktı, o yüzden artık oturuyorum, bir bira daha söyleyeyim en iyisi...). Filmin yönetmeni ve oyuncularından biri George Clooney, ABD başkanlığı yarışında Michael Morris isimli demokrat partinin iki aday adayından birini canlandırıyor. Film ise Morris'in kampanyasını yürüten ekipteki ikinci isim olan Stephen karakterinin etrafında şekilleniyor. Filmin başında Stephen ziyadesiyle naif bir şekilde "Morris ve ideallerini desteklediğim için bu işi yapıyorum ben" diye takılsa da, adaylık yarışındaki kilit nokta olan Ohio önseçimleri yaklaştıkça işin içindeki pisliğe şahit olmaya başlıyor ve ellerini kirletmekle kariyerini bitirmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor. 

Filmin hikayesini biraz fazla lineer bulduğumu belirtmek zorundayım. Genel olarak hikayeyi şekillendiren iki tane kırılma noktası var ve bunlar çok elverişli bir şekilde arka arkaya denk geliyorlar. Bir Deus Ex Machina olarak senarist biraz fazla görünüyor bence (Senaryoda imzası olan isimlerden biri yine Clooney bu arada). Yine de, iş politik arenanın pisliklerine gelince Obama'nın da destekçilerinden biri olmuş olan Clooney'nin bu pisliklerin yaşandığı arena olarak Demokrat Parti'yi seçmiş olması ilginç bir tercih gibi geldi bana. Gerçi Cumhuriyetçiler'e yönelik taşlamalar filmde bolca mevcut ama (OHA MANYAK YAĞMUR YAĞIYOR DIŞARDA) gerek filmdeki demokrat adayın kampanyasındaki pislikler, gerekse Clinton'ın Lewinski skandalına yapılan göndermeler filmin eleştirisinin genel olarak egemen kesime yönelmesini sağlıyor. Bu çerçeveden bakınca da aslında şu günlere damgasını vuran Occupy Wall Street hareketiyle filmin arasında bir paralellik kurmak mümkün. 

Sanırım filme dair diyeceklerim bu kadar (: Yazı da yine hayvan gibi uzun olmuş, sanırım yazılarımı iki birayla değil bir birayla yazsam daha iyi olacak...

Neyse, bu da zaten buradaki son gecem. Yarın öğleden sonra uçağa biniyorum bir aksilik olmazsa, bir yazı da orada yazarım artık...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder