19 Haziran 2013 Çarşamba

Abbasağa Parkı'nda neler oluyor?

Dün akşam, yani 18 Haziran 2013 akşamı Abbasağa Parkı'ndaydım. Genel izlenimlerimi yazdım. Bunlar tamamen ortama ve konuşmalara ilişkin kişisel gözlemlerimden çıkan kişisel bir yazı. Eğer siz de Abbasağa'da ya da bir başka parkta idiyseniz yorum ya da başka bir şekilde izlenimlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Ama öncelikle nasıl oldu da bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğimi anlatmak istiyorum. İlgilenmiyorsanız alttaki ilk iki paragrafı kafadan atlayabilirsiniz, gücenmem (:

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezunum. Bilenler bilir, GSÜ İletişim'de ilk iki sene ortak dersler alınır, üçüncü ve dördüncü senelerde modüller seçilir. Bendeniz Radyo-TV-Sinema bölümü mezunu naçizane bir reklamcıyım. Lakin özellikle fakültenin ilk iki senesinde bolca gazetecilik dersi almışımdır. Bir iletişimci gözüyle, son üç haftada olan biten karşısında medyanın haline bakıp da üzülmemek elde değil. Ne acıdır ki, ilk zamanlardaki otosansür mekanizması beni ne şaşırttı, ne de sinirlendirdi... Normalleşmiş demek ki... Ama, son birkaç gündür göz göre göre yapılan yalan haberler beni çileden çıkardı. Önce pazar günkü Sabah'ın manşeti (Manşeti görür görmez ani bir reaksiyonla şu tweet'i attım) ardından dünkü (18 Haziran) Takvim'in utanç verici rezaleti ve son olarak da arkadaşım Hande'nin başına gelen insaniyet yoksunu olay gerçekten kalbimi sıkıştırdı.

Bugün Abbasağa'ya gittiğimde aklımda böyle bir yazıyı yazmak yoktu. Ama basamakların önüne oturup da insanlar konuşmaya başladığında istemsizce, refleksif bir şekilde iPad'imi çıkarıp konuşulanları not almaya başladım. İki saat kadar sonra kız arkadaşım "Artık kalkalım" diyene kadar konuşan 25 kişinin söylediklerini not aldım. Sanırım vücudum ve zihnim son dönemlerde maruz kaldığım medya parodisine otomatik bir tepki verdi. "İletişimci refleksi" diye bir şey varsa herhalde bu odur...

Abbasağa Parkı'na saat tam 21:00'de girdik. Beşiktaş halkı "aynı hava"yı çalmaya başlamıştı, parkın içinden de alkışlar, ıslıklar ve birkaç tane de çıngırak sesi yükseliyordu. Amfitiyatro parkın kalbini oluşturmaktaydı lakin parkın hemen hemen her yerinde insan vardı. Kimi çimlere oturmuş, kimileri ayakta kümelenmiş, herkes kendi sohbetindeydi.

Tencere, tava ve alkış sesleri kesilene dek amfitiyatrodaki kalabalığa biraz dışarıdan baktık. Beşiktaş formalarıyla dikkat çeken çArşı grubunun ortamın gayrıresmi ev sahibi olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Fenerbahçe formalı 40-50 kişilik bir grup da sahnede "Onur konuğu" misali takılmaktaydı. En büyük özelliği güç gösterisi yapmak olan ve popülistliği düstur edinmiş ultrAslan'nın gösterdiği kaypak tavırdan duydukları utançtan olsa gerek, Galatasaray formalı insanlar malesef tek tüktü (Yazarın koyu bir Galatasaray'lı olması müsebbibiyle geride bıraktığınız cümle yoğun miktarda kişisel fikir içerir, pardon). Yine de formalılar göze çarpsa da kalabalığı oluşturanlar aslında formasız, işinde gücünde insanlardı.

Saat 21:15 civarı forumun başlaması için çalışmalar hızlandı. Basamaklarda oturacak yer bulamayarak sahneye kadar indik biz de o arada. Ufak bir ses sistemi (1 mikrofon ve 1 hoparlör) kurulması için uğraşıldı bir süre, elektrik sıkıntısı yaşandı, "Yanında elektrik bandı olan var mı?" anonsu yapıldı, biri "Abi evde var" diyerek evi olduğunu tahmin ettiğimiz yöne doğru koşmaya başladı, o sırada işi uzatmamak adına ilk konuşmacılar mikrofonsuz olarak seslerini duyurabildiklerince konuşmaya başladılar.

Konuşmalar kısmına geçmeden önce forumun genel havasından bahsedelim.

O anda orada olmayan birkaç arkadaşıma parktan çıkar çıkmaz WhatsApp'tan şöyle özetledim ortamı:

Yunan şehir devleti doğrudan demokrasisinin Alaturka bir simülasyonu

8. Sınıf Vatandaşlık Bilgisi kitaplarından hatırladığımız kadarıyla Yunan şehir devletlerindeki doğrudan demokrasi; seçmenlerin tamamının (Kadınlar ve köleler yok) forumda toplanıp meseleleri tartıştığı, herkesin her konuda oy verdiği, yöneticilerin seçildiği ve kararların alındığı bir sistem. Genel sistem olarak Abbasağa'daki forum da aslında böyle işliyor. Tabii, ortamda örgütlü bir devlet yapısı yok (En büyük tartışma konularından biri de "Nasıl örgütleneceğiz?" konusu zaten), dolayısıyla tam olarak bir karar alma ve oylama süreci henüz yok. Onun yerine ardı ardına gelen konuşmalarla genel hatlarıyla prensipler ortaya konuluyor, bir anlamda işin teorik çerçevesi şekilleniyor.

Konuşmalara bakacak olursak aslında her konuşan farklı konularda da olsa birbirine yakın şeyler söylüyor. Aslında parktaki herkes aşağı yukarı benzer fikirlerde, konuşanlar da genellikle bu ortak fikirleri yansıtıyorlar. En çok vurgulanan şey pek çok farklı insanın bir araya gelmiş ve birbirini anlamak ve birbiriyle anlaşmak için gayret ediyor olmasının önemi. Bir de, organize olmak konusu tartışılıyor bolca. Bir kadın yerli malı haftalarından ilham alarak "Boykot haftaları" yapmayı öneriyor, özellikle direnişe destek vermeyen firmaları hedef alan bu öneri her ayın bir haftasında boykot yapmayı öngörüyor. Bu öneriyi yapan katılımcıdan sonraki üçüncü kişi boykot önerisini daha da ileriye götürüyor: "Boykot eylemi bir sistem eleştirisi olmalı. Neo liberal kapitalizme karşı, logosu olan her şeye karşı. Yerel ürünlere dönelim, pazar mallarına dönelim. Tüketim fetişizmi son bulsun!" diyen katılımcı iktidarın "%50"sinin ötekileştirilmemesi uyarısını da yapıyor. Zaten en sık tekrarlanan şeylerden biri de geçtiğimiz haftasonu AKP mitingleri ardından mizah konusu olan insanlar: "Cehaletle dalga geçilmesin" lafı alkış alıyor*.

Taksim Dayanışması'nda yer alan bir genç o gün yapılan toplantıdan notları paylaşıyor, konuşmasından önce 2 dakikalık süresini aşacağının uyarısını yapıp topluluktan ve moderatörden icazetini alarak. Alınan kararlar arasında iki şey dikkat çekici: (1) Genç iletişimcilerin yoğun olduğu bir basın merkezi kurmak, dayanışma hakkında çıkan haberleri hızlı ve etkili bir şekilde yalanlayabilmek ve en önemlisi bu basın merkezi aracılığıyla 140 karakter çağına uygun açık ve kompakt manifestolar oluşturabilmek. (2) Eylemlerin mahallileşmesi. Taksim'e çıkma çabasının şiddeti artıracağı, iktidar ve ana akım medyanın direnişi kriminalize etmesine yol açacağını söylüyor. Artık her parkın gezi olacağı, #heryergeziheryerdireniş düsturuyla herkesin kendi mahallesindeki en yakın parka giderek sivil ve barışçıl bir şekilde orada toplanabileceği ve eylemlerin bu şekilde süreceğini söylüyor. "Her binanın girişinde doğal afet durumlarında toplanacak yerler belirtilir ve bunlar hep en yakın parklardır. Şu anda beşeri bir afet var: Erdoğan'ın polis devleti. O yüzden parklarınıza gidin!" çağrısı da alkış alıyor* katılımcılardan.

İki farklı konuşmacı ilgi çekiyor: Biri Eminönü bölgesinde "Ötekileştirilmemesi gereken %50'yle" konuşmuş bir kadın, diğeri de bir önceki gün Taksim'de polisle sohbet etmiş bir genç adam. %50'nin en büyük kaygılarının turizmin etkilenmesi ve darbe korkusu olduğunu, bu korkunun da yandaş basın tarafından körüklendiğini söylüyor ilki. Polisle konuşan genç ise polisin diyaloğa açık olduğunu iddia ediyor ve "Cevap veriyorlar, konuşuyorlar, anlamaya çalışıyorlar, bir şeyler diyorlar" diyor ve gelen tepkiler üzerine "Yok hayır, küfür etmediler" diye ekliyor. Konuştuğu polisin "Aranıza PKK'lıları alıyorsunuz, o yüzden hepiniz PKK'lısınız." dediğini söylüyor ve "Biz halkın çocuğuyuz, zaten PKK ile görüşen de hükümet değil mi?" sorusuna ise polisin cevap veremediğini belirtiyor.

Bunlar dışında da konu çeşitliliği yüksek: bir kadın cinsiyetçi küfürlere dikkat çekiyor, bir diğeri Brezilya olaylarına destek vermek için bir şeyler yapmayı öneriyor. Arada Ukraynalı bir çift söz alıyor, simültane çeviri aracılığıyla bizimle dayanışma içinde olduklarını belirtiyorlar. İki ay boyunca Occupy Wall Street hareketinde yer aldığını belirten biri "We are the 99%" gibi bir mesaj bulmak gerektiğini söylüyor. Bir başkası LGBTT'yi ve yaklaşan onur haftasını hatırlatıp topluca destek vermeye çağırıyor.

Belki de en net görülen fikir ayrılığı örgütler ve flamalar konusunda. Özetle "No örgüt, no flama" diyenler çoğunluğun takdirini alsa da, "Örgütlere hakkını teslim etmek lazım. Hep direndiler, önde durdular..." diye düşünenlerin de sayısı az değil.

Dinleyebildiğim 25 kişinin konuşmaları genel hatlarla bunları içeriyor. Ama aslında konuşulanların içeriği değil, forumun genel niteliği daha büyük önem arzediyor bu dönemde. Bir kişinin konuşmasını binden fazla sayıda insanın ses çıkarmadan dinlediği, hatta mahalle sakinlerini rahatsız etmemek için alkış vb. tepkilerini bile sessiz bir şekilde gösterdiği ve fikirlerin özgürce paylaşılabildiği ortamıyla Abbasağa Parkı Forumu belki henüz içeriğiyle ve çıktılarıyla değil ama hayata geçiş süreciyle çok değerli bir birlikte yaşama ve demokrasi pratiği sunuyor.

Özetle park forumları; ilk 3 haftası sokaklarda biber gazıyla, tazyikli suyla bir hayli hararetli geçen direnişin biraz soluklandığı ve bir sonraki adımları kafasında tarttığı bir dönemi işaret ediyor. Belki ilk günkü kadar hareketli olmayacak ama parklarda toplanan binlerce insan için şurası kesin: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.



*: Abbasağa Parkı Forumu'nun birtakım kuralları mevcut:

  • Bir moderatör seçiliyor, konuşma sırasını o düzenliyor.
  • Herkes sahneye çıkıp konuşabiliyor.
  • Konuşanların sadece 2 dakikası var.
  • Konuşan ve moderatör dışında herkes oturuyor.
  • En önemli kural: Çevre sakinlerini rahatsız etmemek adına ses çıkartılmıyor! Alkış yok, bağırma yok, yuhalama yok...
  • Konuşmacının sözüne katılıyorsanız, alkış yerine iki el havaya kaldırılıyor ve ampül sökermiş gibi -Yazardan çok ince gönderme, kıpss- hızlı hızlı sallanıyor.
  • Konuşmacıyla aynı fikirde değilseniz eller yumruk yapılmış bir şekilde kollar X haline getiriliyor.
  • Konuşmacı baydıysa "Hadi abi, ufaktan toparla istersen" anlamında basketbol hakemlerinin "Steps" hareketi gibi bir hareket yapılıyor. (Bu harekete maruz kalanlar genelde kafası karışık konuşmacılar oluyor. Bu hareketi görünce iyice kafaları karışıyor ve "Hepinizi çok seviyorum" diyerek konuşmalarını bitiriyorlar)

Zaman zaman bir konuşmacı sözleriyle kitleyi gaza getirdiğinde bir grup ellerini sallamakla yetinemeyip bir alkış kopartmaya kalkışıyor. Alkışlayanlar hemen moderatörün ve çevrelerindeki diğer katılımcıların ŞŞŞŞTTT tepkilerinin hedefi oluyor.

16 yorum:

  1. yalnız tüm okullarda ilk iki sene ortak ders olur. sadece galatasaray'a özel değil onu bir söylemek istedim refleksif olarak.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selamlar, yorumunuz için teşekkürler.

      Yazının içinde detaylı değinmedim ama GSÜ'deki sistemin diğer okullara göre şöyle ufak bir farkı vardır: (Daha iyi ya da kötü anlamında değil)

      İletişim Fakültesi'nde sadece iletişim bölümü vardır. Üniversiteye başladığınızda o bölüme yerleştirilirsiniz, mezun olduğunuzda da diplomanızda İletişim yazar. İlk iki sene bütün fakülte aynı tedrisattan geçer (Benim dönemimde seçmeli ders bile yoktu, sanırım şu anda az olmakla birlikte mevcut). Öğrenciler ikinci senenin sonunda okumak istedikleri modüle karar verirler (RTS, Reklam & Halkla İlişkiler ya da Gazetecilik), 3 ve 4. senelerini o modülün derslerini alarak geçirirler. Ama modülleri ne olursa olsun diplomalarında İletişim bölümü yazar, modülden bahsedilmez.

      Öğrencilere tanıdığı özgürlük açısından (2. senenin sonuna kadar karar verme şansı) güzel bir sistem olmakla birlikte modüllerde uzmanlaşma şansını azaltan bir sistem kanaatimce.

      Bildiğim kadarıyla Sabancı Üni.'de de benzer bir sistem mevcut. GSÜ'de sadece İletişim için geçerli bu.

      Sil
  2. öncelikle eline sağlık. o kadar uğraşmışsın ama naçizane fikrimi belirtmek isterim. cüneyt özdemir'in iPad'inden depremzedelere tweet atması gibi olmuş. yüzeysel, duygusuz ve bilindik.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorum için teşekkürler.

      Ben sadece Abbasağa'da oturup gözlemlediklerimi yazdım. Baştan böyle bir yazı yazmak gibi bir niyetim olmadığından detaylı bir araştırma yapmadım, insanlarla birebir söyleşiler yapmadım, derinlemesine bir görüşme olmadı. Dolayısıyla yüzeysel kalmış olabilir.

      Duygusuzluk konusunda da haklılık payınız olabilir zira bir coşkuyu, duyguyu paylaşıp yaymak gibi bir kaygım olmadı. Orada olanları, orada olmayanlara aktaracak bir rapor gibi bir şey oldu çıkan sonuç.

      Bilindiklik konusuna gelirsek, olayların içinde olan ya da takip edenler için belki bilindik konular. Ama ben, üç haftadır olayların içinde olsam da dünkü ortamı bir deneyim olarak çok farklı buldum. Belki kimse çığır yaratacak yenilikte bir şeyler söylemiyor henüz ama demokrasi pratiği olarak yeni bir şey olduğu kesin. Parklarda bulunmayan ve "Ne oluyor orada acaba?" diye düşünenlerin bunları bilindik bulmayacağını düşünüyorum.

      Son olarak, Cüneyt Özdemir benzetmenize itiraz etmek zorundayım. Ben en azından iPad'imi alıp Abbasağa'ya gittim ve oradaki gözlemimi aktardım. Evde oturup pencereden gördüklerimi yazmadım.

      Tekrar teşekkürler, iyi günler.

      Sil
  3. bence bunları amerika yazdırıyor insanlara. buna eminim. her yerde aynı şeyler aynı cümleler amerika'nın oyunu bu yapmayın evinize gidin parklarda yatmayın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 2011 yılında ABD'ye turist olarak gittim ve pasaport polisi hariç herhangi bir ABD'li yetkiliyle görüşmem olmadı.

      Sil
  4. O gece ben de Abbasağa Parkı'ndaydım. İtiraf ediyorum: Amerika'dan bir telefon aldım. Abasağa Parkı'na gideceksin dediler, gittim.

    YanıtlaSil
  5. Oradaki insanların bu ülke için çok değerli olduklarını düşünen ve olup biteni merak eden biri olarak teşekkür ediyorum. Elinize saglık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, beğendiğinize sevindim.

      Sil
  6. Ellerinize saglik. Yaziyi tam da sizin bahsettiginiz nedenden dolayi okudum. 12 yillik Istanbul gecimisimin 10 yilinda Yildiz.da oturdum ve su an Ingiltere'de yasayan biri olarak, Abbasaga parkinda neler oldugunu tarafsiz bir sekilde ogrenmek istiyordum. Facebook.da bi arkadasim yazinizi paylasmis, simdi ben de ayni seyi yapacagim. Umarim yeni yazilarda kaleme alirsiniz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler, vakit bulabildikçe yazmaya devam etmek istiyorum. Umarım başarabilirim.

      Sil
  7. Yazı için teşekkürler.
    Olaylar ilk çıktığında evde bir bebek bakıyor olmamdan kaynaklı Taksim'e hergün gidememiştim. Ve içim içimi yemişti.
    Şimdi de çok değerli bulduğum bu forumlar heyecanlandırıyor beni.
    Henüz gidemedim ama mutlaka gideceğim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ederim, umarım vakit bulup gidebilirsiniz.

      Sil
  8. merhaba sarper..
    yurtdisinda yasayan birisi olarak istanbul'da neler olup bittigini, insanlarin ne hissettigini, nasil organize oldugunu ya da olamadigini sadece online takip edebiliyorum.. ve benim durumumda olan ne kadar cok kisi oldugunu tahmin edebilirsin.. ben yazini begendim.. ortami tasvir etmen ve kendi gozlugunden olanlari degerlendirmen guzel olmus bence.. bi cok insan ayni resme bakiyor ve eminim bi cok insan degisik sekilde algiliyor butun bu olanlari.. senin gibi daha cok kisi yapsa keske.. sosyal medya bizim icin en buyuk mikrofon.. bu teknoloji sayesinde bi kisinin konusmasini binlerce kisi duyabiliyor.. ve daha cok ses cikmasi olanlara degisik acilardan bakma sansi veriyor.. umarim senin daha fazla yazilarin olur ve senin gibi yapan daha cok kisi cikar..

    YanıtlaSil