23 Aralık 2008 Salı

Bu yazıyı okuduktan sonra yakınız

On gün önceki yazımda ismini henüz bahşetmediğim bir filme girmeden önce yaşadıklarımı anlatmıştım yanlış anımsamıyorsam. İşte bu da, merakla beklediğiniz devam yazısı:

Sevgili Deniz'in ısrarlı tavsiyeleri üzerine Burn After Reading'i izlemeye gittim Astoria'ya. Lise yıllarımdan beri hiçbir filmlerini kaçırmadığım Coen Kardeşler'in bu filmini de izlememek olmazdı zaten. Şimdi kontrol ettim de IMDb'den, The Hudsucker Proxy'den beri tüm filmlerini izlemişim, sanırım bunun üzerine Coen'lerin favori yönetmenlerim arasında yer aldıklarını söylemek doğru olur.

Dolayısıyla, eğer sizin için de bir sakıncası yoksa, Burn After Reading'le ilgili yazacaklarımı da Coen'lerin genel filmografisi dahilinde değerlendirmekten kendimi alamayacağım. Film alışık olduğumuz Coen kara mizahını ve senaryo karmaşıklığını içeriyor. Şüphesiz ki kalburüstü bir film. Ne var ki, No Country for Old Men ile yükselen Coen beklentilerimi tam anlamıyla karşılamadı. "Evet ama bu iki filmi karşılaştırmak çok da yerinde bir tercih değil sanki" dediğinizi duyar gibiyim. Katılıyorum, belki bu filmi Coen'lerin filmografisinde The Big Lebowski'ye yakın tutmak daha doğru olur. Benim kendi kişisel sıralamamda da bu iki filmi aynı rafa yerleştirdiğimi söyleyebilirim.

Burn After Reading'de yapım kalitesinin deneyim, bütçe ve teknik olanaklar doğrultusunda, The Big Lebowski'ye nazaran yükselmiş olduğu aşikar. Ne var ki bu tek başına filmden aldığımız keyfin de aynı düzeye çıkmasına yetmiyor.

Filmde en fazla tatminsizlik yaratan husus ise aslında filmin en güçlü olduğunu iddia ettiği yönlerden birinden kaynaklanıyor: oyuncu kadrosu. Brad Pitt, George Clooney, John Malkovich ve Frances McDormand'dan oluşan yüksek beklenti yaratan bu kadronun üyeleri, filmin kısa süresi dahilinde üstün bireysel performanslar sağlayacak kadar kendilerine yer bulamamış diye düşünüyorum. Hikayenin şöyle ya da böyle ana eksenini sağlayan McDormand belki bu noktadaki en şanslı isimken, Malkovich ve Pitt rakibinin misketlerini ütmeye iki tur kala annenin eve çağırdığı çocuklarınkine benzer bir hüzün yaratıyor kalbimizde.

Filmin senaryosu ise Coen'lerden beklediğimiz absürdlüğü taşıyor. The Big Lebowski'nin çıkış noktasını oluşturan yanlış anlama hadisesi, Burn After Reading'de defalarca karşımıza çıkarak filmin ana eksenini oluşturuyor ve filmi, Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedyası'nın (The Comedy of Errors) en güçlü halkasını oluşturduğu türe yeni bir halka olarak ekliyor. Yanlış anlama hadisesinden yola çıkan komedilere Roma İmparatorluğu'nda Plautus'un oyunlarından, günümüzün Sit-Com'larına kadar sıkça rastlamakta olduğumuzu da ekleyelim.

Tabii filmin bu ince örülmüş keyifli senaryosuna farklı bir okuma yapmak da mümkün. Bu paragrafı filmi izlemeyenlerin okumaması doğru olur. Filmin derininde, Hesiodos'un anlattığı Pandora efsanesinden bugüne değin varlığını sürdüren bir kadın düşmanlığının yattığını iddia etmek fazlasıyla mümkün. Zira bütün hadiseyi başlatan unsur bir kadının hırsı olduğu gibi, filmin sonunda da tüm erkekler ya ölmüş ya da bir şekilde mağdur olmuşken üç kadın öyle ya da böyle istediğini elde etmiş bir şekilde perdeden çekiliyor.

Pandora efsanesini de kısaca hatırlayalım elimiz değmişken: ismi "Tanrıların armağanı" anlamına Pandora, ilk kadındır. Prometheus'un ateşi çalmasına misilleme olarak Zeus'un emriyle yaratılır: topal tanrı Hephaistos, Aphrodite'den esinlenerek toprağa bir kadın şekli ve sesi verir; Athena, Pandora'ya çeşitli elişleri vb. öğretir; Aphrodite ise onu çeşitli büyülerile kuşatır. Son olarak Hermesias Pandora'nın içine bir köpek yüreği, tilki huyu hoyar ve Pandora Zeus'un ona "Sakın açma" diyerek verdiği kutusuyla birlikte dünyaya gönderilir. Kutunun içinde bilumum kötülükler, hastalıklar vardır. Merakına yenik düşen Pandora kutuyu açar, yaptığı hatayı fark edince kutuyu hemen kapatır ve umut, tek başına, kutunun içinde kapalı kalır...

Son olarak da filmin yukarıda da görebileceğiniz afişine değinelim. Özellikle Hitchcock filmlerine yaptığı afişlerle tanıdığımız Saul Bass'ın -Sağda kendisinin bir eserini görebilirsiniz- etkisi ortada. Renk seçimi, tipografi, silüet kullanılması ve hatta eskitilmiş kağıt görüntüsü bu etkiyi artırıyor. Filmin içindeki "gizem" hissiyatını ve casus filmi göndermelerini aktarmak için keyifli bir çözüm olmuş, güzel.

Evet, daldan dala atladığımız bir başka yazının daha sonuna geldik. Çünkü ben yoruldum. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere (:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder