23 Nisan 2009 Perşembe

Film Festivali'nin ardından bakakaldım tıpkı bir tavşan gibi...

Bu yazı güzel bir dostun öğretisini takip etme hevesiyle, mürekkebin kağıt üzerinde bıraktığı izlere duyulan özlem, hayranlık ve tutkuyla karışık samimiyet hisleriyle harmanlanarak kaleme alınmıştır. -kağıt kalem kullandım yani (: -

Geçen yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda aslında niyetim bir gün önce veda ettiğimiz 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali hakkında üç-beş kelâm sarf etmekti. Gelin görün ki, yazma alışkanlığıma hükmeden düzensizlik fenomeni buna izin vermedi. Bu sefer kararlıyım, buyurun festivalde izlediğim filmlere:

Bu sene ilk olarak, Aykan Bey -o şimdi asker- sayesinde muhabbetine nail olduğumuz saygıdeğer insan Sanem Hanım'ın katkılarıyla, Der Baader Meinhof Komplex'i izledim. Almanya'da, Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun 1967-1977 arasında düzenlediği terör eylemleri etrafında şekillenen filmin pek çok başarılı yönünden iki adedini belirteceğim:
  • Film her ne kadar eylemcilerin kendileriyle ve amaçlarıyla bir sempati kurmamıza izin verse de, yaşananların birer terör eylemi olduğunu gözden ırak tutma olunu seçmiyor.
  • 150 dakikayı bulan süresine rağmen başarılı kurgusu sayesinde tempo asla aksamıyor.
Bir de şunu gördük: Nasıl Juilette Binoche'un Fransız Festival Fillmeri'nde bir tekeli varsa, Moritz Bleibtreu da bir benzerini Alman Festival Filmleri'nde kurmaya başlıyor -Henüz şikayetçi değiliz.-

İstanbul Film Festivali'nin bir başka popüler yüzü olan Gael García Bernal'in başrolünü oynadığı, İsveçli yönetmen Lukas Moodysson'un filmi Mammoth ise klişe bir "modern insan" hikayesini pek de yenilikçi olmayan bir anlatımla beyazperdeye taşıyor. Malesef özenli çekimler ve -çoğunlukla- başarılı oyunculuk, filmin sonunda ağzımızda kalan "Eee... Yani?" tadına engel olamıyor.

Ustalara saygı bölümünde gösterilen Raymond Depardon belgeseli 1974, Une Partie de Campagne, benim gibi belgesellerden pek hazzetmeyen bir bünyeyi bile etkiledi. 1974 Fransız başkanlık seçimlerinde, dönemin maliye bakanı Valéry Giscard d'Estaing'in adaylık sürecini konu alan belgeselin başarısının altında Depardon'un mitingler kadar d'Estaign'in belki seçim süreci boyunca sahip olduğu en mahrem anları büyük bir titizlikle aktarması yattığı gibi; d'Estaign'in süreç boyunca aldığı kararların arkasında yer alan dehası da yatıyor.

-Bu arada kısaca hatırlayalım, eski Fransız Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d'Estaing'i AB Anayasa Komisyonu Başkanı olarak hatırlıyoruz. Kendisi, AB Anayasası tartışmalarının alevlendiği zamanlarda Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğu açıklamış ve Türk medyasının gündeminde bir süre yer almıştı.-

Bir Meksika filmi olan Lake Tahoe ise, "40 dakikada da anlatılabilirmiş sanki bu" hissiyatı yaratmakla birlikte keyifli bir film. "Sen durmak istesen de hayatın akıntısına karşı koyamazsın" düsturunu şiar edinmişcesine...

Flammen & Citronen, İkinci Dünya Savaşı'nda Danimarka'daki direnişin suikastçılığını yapan ikilinin gerçek öyküsünden uyarlanmış bir film. Etkileyici öyküsüne rağmen benim son yıllarda izlediğim en sönük Danimarka filmi. Tabii bunun, benim Danimarka tarihine pek de hakim olmamamla da ilgisi olabilir.

Tôkyô sonata ise, ağır temposuna rağmen seyir zevkinden fire vermeyen, ilginç bir film. Tôkyô sonata aile kavramını, babanın varlığı şüphe götürür otoritesi özelinde sorgularken, trajediyle komediyi harmanlamaktan da geri durmuyor -ne biçim cümle lan bu?-.


Festivalin Uluslararası Yarışma kısmında izlediğim iki filmden biri olan DeUsynlige (Bulanık Sular) güçlü anlatımı haiz bir Norveç filmi. Kilise orgunun ağırlıklı olduğu müzikleri de hayli başarılı. Uluslararası Yarışma'da izlediğim ikinci film olan Tony Manero ise, ana karakterin sosyopatlığı ve sevimsizliğiyle beni biraz kıllandırmış olsa da Pinochet dönemi Şili'sinden sunduğu ince kesitle ilgiyi hak ediyor -Filmde ana karakter Raul'un fütursuzca suç işlemesi ile Pinochet rejiminin hareketleri arasında paralellik kurulmuş kimi izleyiciler tarafından, bu sava katılmadan edemiyorum-

Yazının sonuna yaklaşırken önce festivalin bende yarattığı en büyük hayalkırıklığına bakalım: Billy Plympton'lu animasyon bölümü. İki tane film izledim (I Married a Strange Person! ve Mutant Aliens), ikisi de tek kelimeyle baydı. Öyle ki, yine aynı bölümde Idiots and Angels için de biletim vardı ama isteksizliğimin de etkisiyle olsa gerek, yetişemedim, kaçırdım filmi.

Gelelim benim için bu festivalin en başarılı filmi olan Okuribito'ya (Gidişler). Festivalde Sürpriz Film olarak gösterilen Okuribito o kadar hoşuma gitti ki, hakkında bir şey yazamadım bile. Hikaye, çekimler, kurgu, oyunculuk ve müzik başta olmak üzere -ne kaldı?- her yönüyle başarılı bir film Okuribito -itiraf etmeliyim ki sonu biraz aksıyor, ama olur o kadar-. İncelikli komedisi de takdire şayan. Bu arada, Okuribito meğer 2008 En İyi Yabancı Film Oscar'ını da almışmış, az önce öğrendim...


Bir festivali daha bu şekilde geride bıraktık. Her ne kadar övgüye boğmuş olsam da, Okuribito'nun geçen seneki festivalin şaheseri The Fall kadar beni etkilemediğini de belirtmeden geçemiyorum. Son olarak, %60'a varan satış oranıyla lise arkadaşım Kerem'i de festivalin satışcısı ilan edip kendisine bir daha otobüs bileti bile almayacağımı huzurlarınızda açıklayarak yazıma burada son veriyorum. Yoruldum resmen, belim ağrıdı... 7 sayfa blog yazısı mı olur lan?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder