16 Mayıs 2010 Pazar

BCN - Bölüm 2:
Ben Gaudí gördüm.

Previously on Gudik: BCN - Bölüm 1: Münih Havalimanı'nı kaç saniyede koştum?

Barselona macerası kaldığı yerden devam. Şimdiden söz veriyorum sevgili okur, bir önceki yazı kadar uzatmamaya çalışacağım lafı. Hatta, eğer becerebilirsem kronolojikten ziyade daha tematik bir sıralamayla karşına çıkma niyetindeyim. Bakalım olacak mı?

Barselona'yı gezmem şu ana kadarki en keyifli seyahatlerimden birisi oldu. Bunun en büyük sebebi de, Deniz Hanım'ın orada yaşaması ve onun sayesinde benim de orada yaşarmış gibi yapabilmem oldu. Yani, ortalama bir turistten farklı olarak, Barselona'da hâlihazırda yaşanan hayatın ritminin içine biraz olsun girebilmiş oldum. Aynı zamanda, Barselona'da geçirdiğim kısa sürenin Deniz'in taşınmasına denk gelmesi lojistik açıdan birtakım sıkıntılar doğurmuş olsa da, kendisinin ev arama sürecine burnumu sokma fırsatını yaratmasıyla ilgi çekici bir deneyim sağladı. Zannedersem 6-7 tane daire gezmişimdir Barselona'da, emlak koşullarıyla ilgili bilgi almak isteyenler e-posta atabilir (:

"Yediğin-içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat" dersin muhtemelen sen sevgili okur. Seni hayalkırıklığına uğratmak istemem ancak, Barselona'da geçirdiğim 5 buçuk günün sadece 2'sini turistik geziye ayırdım, geri kalanında da ayıptır söylemesi bol bol yedim ve de keyif yaptım. Turistik mekanlardan benim uzun uzun bahsetmeme gerek yok, internetten gerekli bilgiyi bulursun. Kendi gördüklerimden şöyle bir-iki öneride bulunabilirim: "Sanatla alakalıyım" diyorsan Picasso Müzesi'ni ve Miro Müzesi'ni görsen iyi edersin. Diğer müzeleri gezmediğimden onlar hakkında bir şey diyemem, Picasso ve Miro benim önceliklerim oldu, memnun da kaldım.

Tabii bir de Gaudí var. Turistik geziye ayırdığım 2 günden bir tanesini Gaudí'nin eserleriyle doldurdum sadece. Eserleriyle dediğim, sadece 4 tanesiyle aslında. Gaudí'nin en meşhur eseri, inşaatine 1882'de başlanan ve henüz tamamlanmamış olan devasa kilise: Sagrada Família. Bina estetik özellikleriyle olduğu kadar, 128 yıldır devam eden inşaatiyle de meşhur olduğundan, Barselona'nın en popüler turistik mekanlarından biri. Ne var ki bendeniz, kilisenin içine girmeyi tercih etmedim, etrafında bir tur attım ve gölgesindeki bir bankta oturup biraz kitap okuyarak dinlendim. Şehrin biraz kuzeyinde yer alan Parc Güell de, Gaudí tarafından tasarlanmış büyük bir park. Burada da biraz vakit geçirdim.

Parc Güell'de Turistler...

Ancak, Gaudí'nin dehasının en açık biçimde ortaya sunulduğu iki yer var ki, bunlar beni benden aldı. Sen de olur da bir gün Barselona'ya gidersen sevgili okur, bunlardan en az bir tanesini kesin ziyaret et: Casa Batlló ve Casa Milà. Bu binaların her ikisi de Passeig de Gràcia isimli, Barselona'nın en merkezi ve prestijli caddelerinden birinin üzerinde yer alan evler. 20. yüzyıl başlarında inşa edilmişler. O dönemde Barselona burjuvazisi arasında Passeig de Gràcia'da bir ev yaptırmak pek modaymış. İşte o burjuvaziden Batlló ve Milà aileleri Gaudí'den kendilerine birer bina yapmasını istemişler, Gaudí de yapmış -Bu arada iki binayı aynı cümlede anlatıyorum ama, Batlló ve Milà'nın inşaası arasında 30 yıldan fazla bir zaman farkı var, belirteyim-. Tabii, bu burjuvaya mensup aileler, hele de şehrin göbeğinde, müstakil evler yaptırmıyorlar, işlev dolayısıyla bizim apartman dediğimiz tarzda binalar yaptırıyorlar. İşlev dolayısıyla diye belirtmemin sebebi şu ki, insan bu binaları görünce "Bu apartmansa bizim oturduklarımız ne?" diye soruyor ister istemez. Benim oturduğum kutu gibi binayla bir Casa Batlló'yu aynı cümlede kullanmak bile ayıp.

Ne diyordum? Apartman... Apartmandan kasıt şu tabii, mesela Casa Batlló'da binanın bir katı Batlló ailesi için özel olarak inşa edilmiş, caddeye bakan devasa bir salon, efendime söyleyeyim arkada güneşli bir teras mevcut. Üst katlarda ise karşılıklı ikişer adet olacak şekilde başka daireler var. Hani dedik ya, 20. yüzyıl başında Barselona burjuvazisi için Passeig de Gràcia'da ev yaptırmak bir statü göstergesi; aynı şekilde, dönemin orta sınıfının statü göstergesi ise, o binalarda bir daire tutmak. Bir anlamda, Cumhuriyet'in ilk yıllarının Nişantaşı'sına benzer bir durum söz konusu: "Şişli'de bir apartıman, yoksa eğer hâlin duman."

Bu arada, Casa Milà'da, o orta sınıfın yaşadığı dairelerden bir tanesini gezme şansı mevcut ki, özellikle hizmetçinin odasını görünce insana bu topraklarda öğrendiğimiz orta sınıf kavramını bir kez daha sorgulattırıyor -Burada bahsedilen orta sınıfın 20. yüzyıl başlarına ait olduğunu ve bugünlerde işsizlik oranının 20%'ye yaklaştığı İspanya'da orta sınıfın o denli bir konfora sahip olmadığını belirtelim-.

Uzun lafın kısası, her iki bina da muazzam binalar. Gaudí'nin en ufak detayına kadar incelikle tasarladığı -Örneğin, kapı kollarını bile Gaudí elleriyle yapmış- bu binaların hiçbir öğesi, kendi adıma söyleyeyim ki, benim daha önce gördüğüm hiçbir binadakilere uzaktan yakından benzemiyordu. Aynı zamanda, binanın içinde sıcaklığın kontrolü ve ışığın dağılımı gibi detaylara getirilen çözümler, kelimenin gerçek anlamıyla dahiyane. Casa Batlló'dan tam olarak bu hislerle çıktım...

"Turistik mekanlardan uzun uzun bahsetmeme gerek yok" deyip de Gaudí hakkında 600 kelimeye yakın bir metin düzmem de bayağı iyi oldu. Değil mi sevgili okur?

Bir sonraki yazıda yediklerimden, içtiklerimden ve seyahatime dair şu anda tam olarak ne olduklarını kestiremediğim birtakım ufak tefek detaylardan bahsederek Barselona serisini tamamlamayı planlıyorum.

PS: Bu yazıyı geçen pazar günü yazdım ama üzerinden geçip düzenlemeye ve fotoğraf eklemeye bir türlü vakit ayıramadığımdan bir hafta bekledi. Yazacak şeyler de birikiyor hâliyle. Bugün öğleden sonra vaktim olursa Barselona Bölüm 3'ü de yazıp bu faslı kapatmayı amaçlıyorum. Hayırlısı.

1 yorum:

  1. e ben yorum yazdım neden çıkmadı ki?!

    neyse ben çok kıskandım. Ben de gidicem Barselona'ya.. Deniz bekle beni ben geliyorum!

    YanıtlaSil