26 Kasım 2007 Pazartesi

Tavuk çevirme

Bir haftadır bir şey yazmadım buraya (Stating the obvious). "Zaten blog kardeşliğimde de bir suskunluk söz konusu" diye düşünüyordum ki, dün gece Çimen beni duymuşcasına hızlı bir atak yaptı. absen ise sakin ama istikrarlı bir tempoda devam etmekte. Diğer taraftan Sadun da, içip içip ilan-ı aşk ettikten sonra benimki gibi bir suskunluğa gömüldü. alces desen zaten seyrek yazıyor.

Her neyse, kendi ilgisizliğimi başkalarının da üzerine atıp vicdanımı biraz rahatlattıktan sonra bir şeyler yazabilirim artık. Gerçi ne yalan söyleyeyim, çok da yazacak şey yok aslında. Geçtiğimiz hafta genel anlamda durgun ve sıkıcıydı diyebilirim. Zaten bir çeviri işi aldım, üç gündür evden neredeyse hiç çıkmadan onunla uğraşıyorum. Çeşitli park yönetimi stratejileri konusunda derin bilgilere sahibim artık. Yarın bitirebilirsem bu çeviriyi süper olur.

Çeviriyi yaparken arada seslisozluk'ten yararlanıyorum. Neredeyse her kelime bulunuyor ama bilmem nedendir bir kelimenin anlamını birkaç defa yazmadan rahat edemeyen bir site burası. Hemen bir örnek vereyim:
Kelimemiz "Land use"

1. toprak kullanimi. araziden faydalanma, toprak kullanimi. toprak kullanımı. toprak kullanımı.
2. toprak kullanimi.
3. toprak kullanımı.

Land use'un "Toprak kullanımı" anlamına geldiği konusunda kafasında hâlâ şüphe olan var mı? Güzel... Bir başka kelimeye bakalım şimdi de:

Kelimemiz "Courtyard"

1. i. avlu, iç bahçe. avlu. avlu. avlu. i. avlu, iç bahçe. avlu. avlu.
2. avlu, avlu, iç bahçe.
3. avlu.
4. avlu. iç bahçe.

Sanırım, Courtyard'ın "Avlu" anlamına geldiğini ömrünüz boyunca asla unutamayacaksınız. Teşekkürler seslisozluk!

Buradan yola çıkarak, harika bir fikir ortaya attım, hatta Onur'la paylaştım, o da fikrin harikalığı konusunda bana katıldı: Bir dönem Flash TV'de bolca yayınlanıp hepimizin bugün bülbül gibi ingilizce konuşuyor olmasında büyük pay sahibi Hafıza Teknikleriyle İngilizce yöntemi çerçevesinde online bir İngilizce-Türkçe sözlük hazırlamak! Örneğin, kullanıcı "dungeon" yazıp arattığında karşısına "Bir zindandaki mahkumlar birbirleriyle haberleşmek için hücrelerden geçen boruları kullanıyorlardı. Mahkumlar borulara vurdukça DAN ÇIN DAN ÇIN diye sesler çıkıyordu. Bu DAN ÇIN seslerinden dungeon'ın zindan anlamına geldiğini hatırlayabilirsiniz" şeklinde bir metin çıkacak. Evet, kapsamlı ve hayata geçirilmesi zahmetli bir proje, ama bir başlasın, hisselerini satın almak için Microsoft, Google, Yahoo! kapımda kuyruk olacak...

Neyse, ben çevirime geri döneyim......

17 Kasım 2007 Cumartesi

MP3 arşivi, ALES ve diğerleri...

Şu yazıda başlamış olduğum işi az önce bitirdim. İndirdiğim bütün albüm kapaklarını albümlerle eşleştirdim yani. Başım da göğe erdi, evet...

Bu işi de hallettiğime göre, sanırım artık yarın sabahki ALES'e çalışmaya başlayabilirim...

15 Kasım 2007 Perşembe

Sınavların ilk haftası ve obez kirpi George

2007 yılı içinde ilk defa sınav oldum dün. Yazılı olarak diye belirteyim.

Bilindiği üzere geçen yılın bahar dönemini Norveç'te okudum. Ocak-Haziran arası oradaydım. Burada, ilk dönem derslerinin final sınavlarını da Aralık 2006 sonunda oldum, zaten sonra yılbaşı, bayram ve Norveç (6 Ocak).

Norveç'te toplam üç (rakamla 3) ders aldım, hiçbirinin yazılı sınavı yoktu. Biri fotoğraf dersiydi, portfolyo hazırladım ve sözlü sınava girdim. Diğeri tasarım dersiydi, bir dergi yaptım, bir de Volda'da Nisan sonunda yapılan belgesel film festivali'nin katalogunu yapan ekibe katıldım. Esas önemli olan bu iki dersti zaten, 15'er krediydi ikisi de ve ihtiyacım olan 30 krediyi karşılıyorlardı. Üçüncü dersim de geyik olsun diye aldığım inanılmaz bayık ve anlamsız çıkan 2 kredilik Norveç Dili, Kültürü ve Karakteri dersiydi. Bunda da Norveç'in neden AB'ye üye olmadığını anlatan bir ödev hazırladım final olarak.

Uzun lafın kısası, fotoğraf sözlüsünü saymazsak Norveç'te sınav olmadım. Yaz tatilimi de sınavsız geçirdikten sonra, vizelerimin başlamasıyla bu hafta ilk defa sınav oldum 2007'de. "Nasıl geçti?" diye soracak olursanız, şu şekilde özetleyebilirim sanırım: "Çalıştığım miktara oranlarsak tatminkar geçti".

Dünkü sınavın dili Türkçe'ydi. Bugün olduğum iki (rakamla 2) sınav ise Fransızca'ydı, bu da 2007 içinde ilk defa bugün kendimi Fransızca olarak ifade etmem gerektiği anlamına geliyor. Tahmin ettiğim kadar zorlanmadım. Tabii, şöyle de bir durum var, terimler zaten bilindik, ifadeler de genelde beylik kalıplar olduğundan aslında sınavlarda kullandığım Fransızca pek de bir şey ifade etmeyen bir Fransızca.

Evet, sınavların ilk haftası bu şekilde geçti, önümüzdeki hafta bir sınavım var (İngilizce). İki adet de ödev teslimi var ki bu derslerden birinin hocası da bu blogu okuyor olduğundan bu kısmı yorumsuz geçiyoruz. (Hocam, saygılar)

NTVMSNBC'de harika bir haber okudum az önce: "Obez kirpi George şok diyete giriyor". Çok eğlendim, bir süre "Obez kirpi George" olarak anılmak istiyorum izin verirseniz...

Obez Kirpi George (Ortada)

13 Kasım 2007 Salı

Bir balinayla yapılabilecek 101 eğlenceli şey, no: 82

Tarihte dün: 12 Kasım 1970 tarihinde, Oregon Eyaleti Otoyol Departmanı, Florence şehri kıyısına vurmuş 8 tonluk ölü bir ispermeçet balinasını yarım ton dinamit kullanarak patlattı. Daha fazla bilgi için tıklayınız.

11 Kasım 2007 Pazar

Akıl sağlığını yitirme aşamasında MP3'lerin önemi üzerine bir vaka incelemesi

MP3'lerimi düzenlemek konusunda sanırım biraz takıntılıyım. Arkadaşlarım bilirler, odam dağınıktır, hatta genel anlamda dağınık bir insanımdır. Ama, MP3'lerimi düzenli tutmak için özel bir çaba harcarım, eğer onlar da dağınık olursa ucunu toparlayamam muhtemelen bir türlü.

O yüzden, tek tek şarkılardansa albüm albüm tutarım MP3'lerimi, iTunes arşivim de albümlere göre düzenlenmiştir zaten. Her birinin ID3 etiketleri düzenlidir, ya CD'den MP3'e çevirirken CDDB'den alırım ID3 bilgilerini, ya da gerektiğinde elle girerim.

MP3 çalarımı aldığımda bir haftasonu uğraşmıştım bu arşivi düzenlemek için. Bir de şöyle bir problem var mesela, ID3 versiyonları. iTunes ID3 2.2 versiyonunu destekliyor. Ama Creative Zen Touch'ım türkçe karakterleri desteklemediğinden türkçe karakter içeren şarkıların ID3 etiketlerini 1.1 versiyonuna çeviririm. Dosya isimlerini de türkçe karakterlerden arındırmak gerekiyor ayrıca. Her yeni albüm alıp MP3'e çevirdikten sonra Zen Touch'ıma aktarmak için izlediğim bir yol var, bunu bir metin dosyası olarak kaydettim ve her seferinde adım adım takip ediyorum:

1. ID TAG DÜZENLE, V2.2
2. LIBRARY'DEN KALDIR
3. DÜZENLİ HALİNİ KOPYALA
4. KOPYALADIĞINI EKLE, V1.1'E ÇEVİR
5. V1.1'E ÇEVİRDİĞİNİ LIBRARY'DEN KALDIR
6. 1-5 ARASI ADIMLARI BÜTÜN ALBÜMLERE UYGULA
7. V2.2 HALİNDELİ ALBÜMLERİN KLASÖR İSİMLERİNİ DÜZENLE
8. DÜZENLEDİĞİN ŞEKLİYLE ITUNES MUSIC KLASÖRÜNE TAŞI
9. TAŞIDIKLARINI LIBRARY'E EKLE
10. V1.1 OLANLARI MP3 ÇALARA YÜKLE
11. MP3 ÇALARA YÜKLEDİKLERİNİ BİLGİSAYARDAN SİL


Dün gece, saat 1'i geçmişti, yatmayı düşünüyordum, o sırada aklıma bir fikir geldi, neden bilmiyorum, o saatte çok iyi bir fikirmiş gibi geldi: MP3 arşivimdeki albümlerin kapak görsellerini indirip iTunes'a eklemek. Bu nasıl oldu da iyi bir fikirmiş gibi geldi bilmiyorum ama geldi işte, başladım. Sabah 5'e kadar bununla uğraştım, 263 tane albüm kapağı indirdim. Ve işin en kötü yanı ne biliyor musunuz? Bunları albümlere göre iTunes'a eklemek de en az o kadar uğraştırıcı bir süreç ve ben bu kadar uğraşmışken muhtemelen onu da yapacağım.

Evet, bazen benim de akıl sağlığımdan şüphe ettiğim oluyor.

NOT: Albüm kapaklarının tamamına yakınını rateyourmusic.com'dan buldum, belki bir gün siz de kafayı yersiniz, aklınızda bulunsun...

9 Kasım 2007 Cuma

Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!

D&R'dan içeri girdim çarşamba sabahı, "High Fidelity'nin DVD'sini arıyorum" dedim. Adam önce belki ortalıkta bir yerdedir de arkaya gidip bilgisayara bakmak zorunda kalmam bakışıyla çevresini gözlemledi, sonra umutsuzluk içinde arkaya yollandı, ben de ortalıkta olsaydı önce ben görürdüm birader bakışımı bir kenara bırakıp takip ettim. Bilgisayara bakınca gördük ki, DVD'nin üretimi durdurulmuş, 2006'da bile gelmemiş hiç. Akşam idéefixe'e baktım, orada mevcuttu, siparişimi verdim.

Sahip olmak ilginç bir duygu. Bu arada, şuna gönülden inanıyorum ki eğer DVD'lerin böyle kutuları olmasa o kadar sevmezdik. Yani, 12 cm çapında bir plastik parçası neticesinde ve kağıt bir zarfta da satılabilir. Ama o kutu var ya, VHS döneminden kalma beklentilerimiza hitap eden o kutu, işte o aldığımızın 12 cm çapında bir plastik tekerlekten daha fazlası olduğuna ikna ediyor bizi, "Abi, koskoca film satın aldın baksana, içinde John Cusack var mesela, hem de iki saat sürüyor." falan diyor, sonunda bizi inandırıyor o parayı hak ettiğine.

"Sahip olduklarımız bize sahip oluyorlar" diyecek kadar ileri gitmeyeceğim, ama şurası bir kesin ki, sahip olduklarımız, satın aldıklarımız artık bizi tanımlıyorlar. Kendimizi tanımlamamızın, yani kimliğimizin bir parçası hâline geliyorlar. Satın almak, sahip olmak aslında güzel bir duygu. Sevdiği bir şeye para harcamak insanı bir anlamda mutlu ediyor. Sırf kitaplığımızda dursun diye önceden okumuş olduğumuz bir kitabı satın almak mesela. Verdiğimiz paranın karşılığında da, kitaptan sağlayacağımız faydadan farklı bir şey alıyoruz aslında. Paramızı sevdiğimiz bir şey için harcamış olmanın verdiği duygu işte o da. Çünkü, az önce de dediğimiz gibi, o aldıklarımız bizi tanımlıyor ve biz (ben) kendimizi Star Wars Box Set ile tanımlamayı seviyoruz muhtemelen (:

- Sevgili Sarper, az önce bir paragraf boyunca tüketim toplumundan bahsettiğinin ve hatta neredeyse ona övgüler düzdüğünün farkındasın değil mi? İçinde yaşadığımız tüketim kültürünün normları bizi satın aldıklarımızla tanımladığı için böyle yapıyoruz yani.
- Aslında farkındayım, ama içinde yaşadığım kültür bu. Kültürden, evet, şikayetçiyim ancak kendimden o kadar da şikayetçi değilim.
- Bence olmalısın. Konformist bir bakış bu seninkisi. 12 cm çapındaki plastik çemberlerinle mutlu olmaya çalışıyorsun, yaşamının tüm anlamı bu mu yani?
- Çember içi boş olan bir geometrik şekil değil miydi? Bence DVD'yi tanımlamıyor.
- Konuyu değiştirme, kendinden utanmalısın, acıyorum bu hâllerine...
- Kendime acıyacak olsam eğer, DVD'lerimden çok daha önde gelen sebepler var bunun için.
- ...
- ...
- Inner self out
- Out derken? Hanni inner'sın ya, o bağlamda? Ehehe mehehe...
- ...


Siparişimin durumunu kontrol ettim az önce, dün akşam Okmeydanı'ndan çıkmış, geceyi Kağıthane'de geçirdikten sonra bu sabah Yurtiçi Kargo'nun Etiler şubesine ulaşmış.

5 Kasım 2007 Pazartesi

Sen ne güzel bir adamdın Ray abi...

Eminim Ray filmini seyreden her kişi Ray Charles'a karşı bir sevgi beslemekten geri kalmamıştır, eğer önceden beslemeye başlamadılarsa...

Beni az çok tanıyan herhangi bir insana "Sarper'in en çok izlediği film hangisidir?" diye sorsanız alacağınız cevap Star Wars olur. Beni cidden yakından tanıyan birine sorarsanız alacağınız cevap ise "Blues Brothers" olur.

Şu yazımda abimin müzik zevkim üzerindeki etkisinden bir miktar bahsetmiştim. Benim Blues Brothers sevgim de, abimin film zevkim üzerindeki etkisinin bir göstergesidir. 1980'li yıllardan birinde TRT 2'den videoya (beta) kaydedilmiş bir filmdi Blues Brothers. Orijinal dilinde (İngilizce) ve altyazılıydı. Neden bilmiyorum, döner döner seyrederdim bu filmi. Kazık kadar adam oldum, beta video kalmadı artık ortalıkta ama ben hâlâ bu filmi seyrediyorum muntazaman (artık DVD var). Film hâlâ güzel...

Aşağıdaki sahne benim Ray Charles ile ilk tanışmam. Ray Charles öldüğünde sanki onu tanıyormuş da üzülmüşüm gibi hissetmemin sebebi olan sahne. Ray filmini izlediğimde, sanki eski bir dostumu görmüşüm gibi sevinmemi sağlayan sahne.

Bir sabah, bu sahneyi izleyip güne öyle başlayın. O gün kötü geçerse paranızı iade edeceğim...

3 Kasım 2007 Cumartesi

Paylaşmak güzeldir...

Geçen yazının sonunda demiştim paylaşmak güzeldir diye. Hafta bitmeden biraz daha paylaştım.

Liseme gittim cuma sabahı, HASAL'a. Serpil Hocam'ın sınıfıyla tanıştım. Eski bir HASAL'lı ve beş küsür yıllık bir üniversiteli olarak -eşsiz- deneyimlerimi paylaştım.

Birkaç hafta önce aklıma gelmişti. Bir nevî sorumluluk hissettim diyebilirim. Hani, hayatı yemiş bitirmiş birisi değilim elbette ama en azından hâlâ lise sıralarında oturan arkadaşlarımla paylaşabilecek az buçuk bir deneyimim var. Kafalarında oluşması muhtemel sorulara aşina olduğum gibi o soruların cevaplarına ya sahibim, ya da cevapların nerede bulunabileceği hakkında fikir sahibiyim. Ve, geçen yazının sonunda da dediğim gibi, paylaşmak güzeldir...

Nostalji diye bir şey var. Çok az kimse şu anda sahip olduğu yaşantısından memnun, hâl böyle olunca eskiye özlem doruğa çıkıyor. Aslında bundan beş yıl önce de yaşamımızdan şikayetçiydik, ama bu günden bakınca o günler çok mutluymuş gibi görünüyor. Öğretmenlerde de hep bu eğilim var dikkat ettiyseniz. Ne zaman HASAL'a gitsem, "Ah sizin dönem de ne güzeldi, şimdikiler hep şöyle, hep böyle..." diye serzenişlere maruz kalıyorum. Bir bakıma haklılar belki, dünya değişiyor, popüler kültür değişiyor, toplumdaki değer yargıları da değişiyor. Benden sadece beş yıl genç arkadaşlarımın hayata bakışı benim beş yıl önceki bakışımdan bir miktar farklı belki de.

Diğer taraftan, aslında farklılıkların bu kadar da derin olmadığına dün yakından şahit oldum. Evet, devir değişiyor. HASAL daha sosyal bir yer olmuş, kulüp dolu ortalık. Ama öğrenciler bizim olduğumuzdan çok da farklı değil sonuçta. Duvarların rengi değişiyor belki ama okul hâlâ aynı okul, üniformadaki kravatların desenleri değişse de öğrenciler de bir bakıma hâlâ aynı öğrenciler. Elbette ki her şey birebir aynı değil ama, her şey tanıdık...

Keyif aldım ziyadesiyle. Dinledim, konuştum. 40 yılda bir, bir işe yaradığımı hissettim. Gerçi sanırım bu yaşa gelip anca bu işe yarıyorsam aslında depresyona falan girmem gerekir ama neyse artık, şimdilik böyle kalsın...